Deneme Yazıları



DY | üyelere özel



| Kaydol | Parolam?

DY | reklam

DY | sen de dene!

DY | kitapyurdu

DY | facebook resmi sayfası

DY | haberler

I'm listed in Personal

Aslında yakın zamana kadar Aziz Nesin’in şu bilindik davalık sözüne çokça hak verir ve böyle bir durum karşısında “yalnız ve güzel ülkede” yapacak pek de fazla şey olmadığını düşünürdüm. Bu tezi destekleyen o kadar çok şey gerçekleşti ki memlekette, geçen süre içinde aksini söylemek zaten ya iyimserlik ya da salt pragmatik düşünmekle açıklanabilirdi ancak.

Sinema niteliğini taşımadığı konusunda diğer birçok eleştirmenle aynı düşünüyor olmama rağmen, Recep İvedik fikrinin yaratıcısı Şahan Gökbakar’ın oldukça doğru bir iş yaptığını düşünüyorum. En son Cannes film festivalinde en iyi senaryo ödülü alan Nuri Bilge Ceylan’ın filmleri olsun ya da aldığı birçok ödülle vizyona gelip sessiz sedasız kaybolan “Sonbahar” filmine olan ilgiyle karşılaştırıldığında, çok daha fazla kişiye ulaşabilen Recep İvedik’in toplumun duygularına temas edebilmesi ve –demek ki öyleymiş- toplumun düşüncelerini yansıtması açısından başarılı buluyorum.

Bu noktada yapılması gerekenin, bu yanımızı görmeyi ısrarla reddetmek yerine, gözlerimizi kapadığımızda göremediğimiz şeyin aslında hep var olduğunu ve biz görmediğimiz için kaybolmayacağı gerçekliğinden uzaklaşmamamızdır. Kendini pozitivist gören insanlar olarak, öncelikle sorunun temelinde yatan (eğer bu bizim için bir sorunsa) kaynakları iyi bilmemiz gerekir. Bu yazıda, aslında sosyologların yapması gereken bu işi yapmaya çalışmayacak, hatta “şunlar yapılmalı” diye kaygı dolu cümleler sıralamayacağım. Fakat şuna inanıyorum ki, eğer her türlü konuya içtenlikle yaklaşabilir ve toplum sorunlarını çözmede diyalogcu bir tutum geliştiremezsek, toplumun içine inmeden onları değiştirebileceğimizi düşünmek geçmişte denenip nasıl başarısız olduysa (bkz: Cumhuriyet İnkılâpları) bundan sonra da yapılacak her hamlenin aynı sonuçla karşılanması kuvvetle muhtemeldir.

Peki, ne yapmalı? İşte gene Lenin’in vaktiyle sorup ciltlerce yazmasına rağmen, bir sonraki yüzyıla bile taşıyamadığı o anlamlı ve geniş, rahat bir yaşama ulaşmak için geçilmesi gereken bu dar geçide geldik… Ne yapmalı? Elit normlarla değerlendirildiğinde basit değerlere ilgi gösteren, ucuz siyasetten ucuz ürünlere ve daha önemlisi ucuz ücretlere emeğini satan bir toplumda, yarınını kaybetmiş dünü unutturulmaya çalışan insanlara neyi anlatmalı? Ne yapıldıktan sonra istenen bilinç uyanacak? Din simsarlarının, bayrak tüccarlarının vicdanlarındaki kalın kabukların farkına varılacak ve “insanlar” uğruna mücadelesini verdiğimiz, tamamen insancıl bir bakış açısıyla “hep iyi olduklarına inandığımız insanlar” nasıl olup bütün bunları gerçekleştirecek, ötesini ve ardında yatan nedenleri rahatlıkla görebilecekler?

Ne zaman ki okullarda artık öğrenciler Cin Ali serisini bitirip, kitap okuma alışkanlığından vazgeçmez, ne zaman ki çocuklarımıza sorduğu sorulardan sonra “sus bakayım sen o nasıl söz!” denmez, ne zaman ki manav sattığı elmaların içine gizlice çürüklerini katmaz, ne zaman ki bütün bu olumsuzluklar gidip gelip “dış güçlere” bağlanmaz, işte o gün bir köylünün tiyatroya gitmesini neşeyle gözlemler, televizyonlarda baldır bacak ve yarı çıplak klipleriyle içinde ne bir nota ne bir ezginin bulunduğu şarkıları söyleyenlere önem verilmediğini görürüz, hiç değilse ve belki de ancak bundan sonra Beethoven dinlemesini bekleyebiliriz.

Yoksa öncesinde de yapıldığı gibi, melon şapka takarak yürünülmesi değil önünden halkın, fesi ve sarığı bir çırpıda atmasını gerçekleştirecek adımlar atılmalıydı öncesinde, tepeden inme değil tabandan yukarı hareketlilik sağlanmalıydı. Nitekim yarım kalmış bu adımlar her ne kadar bir memur çocuğunun iler,de çok daha yükseklere çıkmasını sağlasa da, onun çocuğunun da bu yüksek noktadan başlamasını engelleyemedi ve bu durum toplumdaki refah farkının önüne geçemediği gibi emniyet sibobu olarak kullanılan geniş bir orta tabakanın dışında kendi burjuvazisini ne yazık ki kendi fakir ve sefilini de yaratmış oldu.

Önemli olan az ya da çok olmak değildir. Bu bakımdan demokrasinin de her zaman doğruları getirdiğini düşünmüyorum (bkz: Amerika’nın demokrasi getirdiği yerler). Esas olan kendi düşüncelerinin doluluğu ve sağlamlılığıdır. Çetin bir düşünsel süreçten geçmiş ve yeterince esnek olan bir düşüncenin doğru zamanda temas etmiş her insanı değiştirip dönüştürebileceğine inanıyorum.

Kimseyi bizim gibi düşünmüyor diye aşağı, bayağı görme hakkımız yoktur. Aklımızdan çıkarmamız gereken şey insanları kendi doğrularımızın güçlülüğüne olan güvenle çağırmak ve bizler göremeyecek olsak da bu bağlamda süreci hızlandırmaktır. İçinde bulunduğumuz karanlık her ne kadar derinleşirse derinleşsin, bize düşen bir mum parçasının bütün bir karanlığı parçalayabilirliği gerçeğini kaybetmemektir. Her ne kadar mum olup tüketmek gerekse de, giderek kendimizi “daha uzun yaşamak”, “bir ot, bir böcek, bir yosun” gibi yaşamak, daha kısa ve fakat içi mücadele ve çalışma dolu kısa bir şekilde yaşamaktan daha anlamlı değildir.

Zamanın göreceli olduğu ispatının ardından yüzyıldan daha fazla “zaman” geçmişken bugün, yapılması gereken şey köşeyi dönme hayalleri kuran insanlara hangi köşeyi dönerken vicdanlarını düşürüp yerine cüzdanlarını koyduklarını göstermek ve umutla özünde iyi ve güzel olan insanın bu günlerde kan ve pislik içinde iğrendiren bir kokuyla aksa da, ikinciye yaşanmışlığın hiçbir kez tekrarlanmadığı zaman ırmağının iyiye ve güzele aktığı düşüncesinden uzaklaşmamaktır. İşte bu düşünce ve tarihte inançla verilen her mücadelenin zaferle sonuçlanmasından alınacak güçle seksen defa yenilsek de seksen birinciye deneme iradesini kendimizde ve omuz omuza yürüdüğümüz, kısa yaşamlarımızı paylaştığımız dostlarımızda göreceğiz.

O gün geldiğinde kabadayılara (feodal kültürün yarattığı insan tipidir, bir toplum gerçeğidir, görmezden gelmek onun durup dururken kaybolmasını sağlamaz) ve kabadayı zihniyetine, kabadayı karakterlere olan ilgi bitecek, insanlar kelimelerin içinde içerik ve anlamlılık arayacak, apış arasını kaşıyarak ya da küfrederek değer kazananlardan bir çırpıda verdiklerini alacak ve içimizdeki “Kral’a çıplaklığını haykıran çocuklar” o gün hepimize bunu haykıracak, zayıf yanımızı saklayarak, kapatarak örtmeye çalışmak yerine marka giysiler, makyajlar, pahalı bakım gereçlerini çıkardıktan sonra arta kalanın asıl kendimiz olduğunu ve bunun utanılası, örtülesi görülmeyesi bir yan değil; daha çok bir gerçeklik olduğunu fark edeceğiz. İşte o gün totem ve tabulardan sıyrılıp gerçek utanç ve vicdan değerlerine kavuşmuş insanı kazanacağız. Dilenciler görmek utandıracak örneğin, aç bir çocuk avucunu açtığında gözyaşlarımızla dolduracağız o avucu, korkusuzca gidip yanına saçlarını okşayabileceğiz ve açılan avucun ekmeğe değil, sevgiye aç bir çocuğa ait olduğunu işte o gün görebileceğiz ancak. Gelecekte bir dünya düşünden ya da bir ütopyadan söz etmiyorum. En büyük ilgiyi Recepler’e veren, okumayı Cin Ali serisinde bitiren, cinlerin, perilerin gerçekliğine bilgilerinden daha çok inanan bir ülkede ve bir milyarı aşkın insanın her akşam ve her sabah açlıkla karşı karşıya bırakıldığı dışarıdan küçücük masum mavi bir top gibi görünen gezegende var olan bunca yanlışa rağmen, varlığına inandığım, bu düşsel dünyanın da gene aynı mavi top içinde saklı olduğunu düşünüyorum.

Çocukken hep Doğu Karadeniz’in yüksek rakımlı yaylalarından birinde doğmuş olmanın verdiği şansla yeşil çayırlarda gün boyu koşup, daha hızlı, daha hızlı koşarak ve ancak çok hızlı koşarsam şimdiki zaman içinde kaybolan birçok şeyi saklayan ve haksızlık, adaletsizlik dolu bu dünyanın içinde kaybolan o güzel dünyaya bir çırpıda yırtılarak açılacak bir geçitten geçerek ulaşabileceğime inanır, her seferinde nefesim tükenip yorgunluktan yere düşünceye değin dener ve akşamüstleri güneş turuncu ışıklar bırakarak gökyüzüne dağların ardında kaybolurken “belki burada değil o dünya” derdim ama “mutlaka var, dağların çok ötesinde bir yerde belki, kimsenin henüz keşfetmediği bir adada yahut kalabalıklarıyla karşılayan bir şehirde sessizce yaşanmakta ve ancak yeterince hızlı koşarsak bu güzel dünyaya ulaşabilir, yaşayıp yaşatabiliriz”. Günümüz olumsuzlukları ise gündelik sorunların ötesinde bir şey değildir, yarına ancak doğru olan ve uğraşı verilen yaşamlar kalacaktır. Gerçekte uzun yaşamak, sonsuzluk budur, sonsuz kere sonsuz okunması yaptıklarının ve yazdıklarının ve bunu ancak bakan gözler görebilir. Soran ve sorgulayan bilinçlerde oluşur bu fikir ve düşünen beyinlerde gerçekleşir.

Yapmamız gereken budur, her yeni oluşumda elbisemizi çıkarıp bize hiç de uymayan o elbiseleri giymek yerine çıplak dolaşmayı göze alıp, henüz söyleyemesek de sözlerimizi düşüncelerimizi inatla saklamak, sonrasında zaten zaman doğruyu savunanların yanında olacak ve daha önce birçoklarına uyguladığı gibi, bayağılıklarını ve kokuşmuş yanlarını zavallılar üzerinde üstünlükmüş gibi gösterecekleri hiç düşünmeden silecektir. İşte ben buna inanıyorum.

Okumaya Bunlarla Devam Et:

- Yazının başına dön!


Sen ne düşünüyorsun?