Bir iklim hayal ediyorum daha önce kimsenin hayal etmediğini varsayarak. Etrafta rengârenk gökkuşakları ve altında sarı saçlı güzel peri kızları. Her birinin başında papatya taçları. Kimin göresi gelmez ki onları! Bizim peri kızlarının her biri küçük çocukların ellerinden tutmuş oyun oynuyorlar göz kamaştırıcı ışık atmosferi altında. Sonra başımı hafifçe sağa çeviriyorum, meyve yüklü ağaçlara tesadüf ediyor gözlerim. O kadar meyve yüklü ki ağaçlar, meyvelerin ağırlığıyla ince, narin kolları eğivermiş dallarını yere doğru.
Güneş tam tepede ama sadece ışıl ışıl aydınlatıyor etrafı. Kızgınca değil ve aksine hafif rüzgârla okşuyor yanakları. Bulutlar pamuktan bile yumuşak neredeyse bir dokunuşla dağıtıvereceğim. Kendime göre şekiller vereceğim. İşte dağıtıyorum bir bulutu ve kocaman bir gemi haline getiriyorum ve açık mavi dalgalara yelken açtırıyorum. Ardında da dalga dalga bulutlar… Sonra bir süs balığı şekillendiriyorum pullarının arasına da birazcık gökkuşağından renkler çalıp serpiştirerek. Ne de güzel oldu ama alıp bir akvaryuma koymak onu zindanlara atmak olur. O da takılıyor geminin ardına hoplaya zıplaya gidiyor yeni dünyalara.
Çiçekler yapıyorum. En çok da pembe pembe güller, gelincik, menekşe, karanfil, lale derken gökyüzünü hiç bu kadar cicili bicili görmemiştim. Sanki bir anda cennet bahçelerine dönüştü. Neyse artık toprağa temas etmeli ayaklarım. Yemyeşil otlarla bütünleşebilmeli. Altın ve gümüşten ırmaklar akıyor, bakın karşıki tepelerden nazlı nazlı süzülerek geliyorlar buraya doğru. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşüyorlar. Üzüm ağaçlarından düşen salkım tanelerini yiyorlar birer ikişer ve iç geçirmiyor da değiller küresel ısınmanın hakim olduğu dünyamıza.
“Ah keşke oradaki kuşlar da bu kadar mutlu olabilse. İnsanlar susuzluktan ölmese. Küçük çocuklar nükleer silahların Azrail kokulu nefeslerine karşılık vermese. Aynı buradakiler gibi güle oynaya her şeye meydan okuyabilse. Ve her şeyden önemlisi artık insanlar pişmanlıkları yüzlerinde besbelli iken buralara hiç uğramadan, buraları hiç hayal bile etmeden çekip gitmese… Her şey ne kadar harika olurdu. Cennet içinde cehennemi hissedip gitmeler olmadan…”




Aynur’un yazısındaki çocuksu sevinçlerin, durgun suda sektirilen bir taşın oluşturduğu halkalar gibi yayılması, ne kadar hoş ve ne kadar gizemli.
Dünya böylesine kirliyken, bunca kirliliğin aksine, tertemiz duygularla dolup taşmak, gerçekten takdir edilesi bir durum.
Aynur’un, türlerini bir bir saydığı o güzelim çiçekler arasında sereserpe gezinmek, yurdumun ve dünyanın en iyi şairlerinden mısralarla coşkulanmak duyguları kabardı içimde. Nerde ve ne zaman samimi bir yazı okusam, hep öyle olurum, çocuklaşırım birden. Edebiyat emeği, bizim içimizi-dışımızı başka doğrultulara taşıyabiliyorsa; bizi başka atmosferlerin havasıyla teneffüs ettirebiliyorsa, o emek haklı bir emektir. Aynur’ın buradaki emeği gibi tıpkı.
Aynur, beni birkaç on yıl geriye götürdü, zaman tünelinin içinde. Teşekkür ederim kendisine.
@idea,yorumunuz için en içten teşekkürler…samimiyetimi hissetmeniz benim için çok büyük önem arz ediyor kirlenen dünyamıza güneş gözlüklerinizi çıkarıp baktığınız için mutlu oldum.Sizin zaman tünellerinden her geçişinizde çocuksu mutluluklara boğulmanız dileğiyle :)
Sevgili @Aynur Şanlıtürk,
“kirlenen dünyamıza güneş gözlüklerinizi çıkarıp baktığınız için mutlu oldum” diye seslenmişsiniz bana.
sizi mutlu edebildiysem, kıvanç duyarım bundan; ne var ki, hayatımda güneş gözlüğü hiç kullanmadım. güneşte çıplak gözle dolaşmayı sevdiğimden midir, güneş gözlüklerinden gözlük olarak hazzetmediğimden mi, bilemem; fakat sahiden kullanmadım. ayrıca, sizin etkileyici yazılarınızdaki samimiyeti hissedebilmek, bence, gönül gözlerimizin açık olabilmesiyle mümkün. öyle değil mi?