A. Vehbi Vakkasoğlu’nun Osmanlı’dan Cumhuriyete İslâm Âlimleri kitabının ismi Tek Parti İktidarında Din Sorunsalı başlıklı yazımın bir yerinde geçmişti. O yazımda söz konusu kitabın içeriği ile alâkalı bir bilgi vermemiştim. Eserle ilgili yazı yazma fırsatını şu anda elde etmiş bulunmaktayım.
Vehbi Vakkasoğlu’nun kitabında Elmalılı Hamdi Yazır’dan tutun da döneme damgasını vuran İslâm âlimlerinden Hasan Basri Çantay, Alasonyalı Hacı Cemal Öğüt, Ömer Nasuhi Bilmen, Konyalı Mehmed Vehbi Çelik, Babanzade Ahmet Naim, Ahmet Hamdi Akseki de dâhil olmak üzere din konusunda ehil olan zat-ı muhteremlerden geniş ölçüde bilgi verilmiş. Onların hayatı, dine bakış açıları, İslam dini konusundaki kararları tutumları, medreselerin kapatılmasıyla içine düştükleri buhran, CHP ile uyuşmadıkları noktalar vs. ele alınmış. Bu isimlerden sadece Elmalılı Mehmed Hamdi Yazır’ınkini duyduğunuzu tahmin ediyorum. Diğerlerinden benim hiç haberim yoktu. Kitabı okuyunca kim olduklarını öğrendim ve gerçekten bu İslam âlimlerinin çabalarına ve zekâlarına hayran kaldım. Mesela Ahmed Hamdi Akseki beş yaşında Kur-an’ı Kerim’i okumaya başlıyor. Bu âlimlerin Müslümanların gerileyiş sebeplerini madde madde açıkladıklarını da okuyoruz eserde. Bu isimlerden birkaç tanesi üzerinde duralım.
Elmalılı Hamdi Yazır, 1878’de doğdu, 1942’de son yolculuğuna uğurlandı. Ömrü kendini dine adamak ve milletin huzuru için çalışmakla geçti. 2. Abdülhamid döneminde İttihatçıların getireceği meşrutiyet idaresine karşı gelmedi, fakat Avrupa’daki meşrutiyetin aynen alınmamasını savundu. Şeriatın meşrutiyeti emrettiğini ve meşrutiyetin meşru olduğunu açıklıyordu. Meclise geldiğinde kendisinden Sultan 2. Abdülhamid’in fetvasını- Sultan’ın hal’ edilmesi için fetva verilmesi gerekiyordu yazması istendi. Bu teklifi istemeyerek de olsa kabul etti. Çünkü meclisteki 274 üyeden sadece biri hariç olumsuz oy kullanmıştı. Bu konuda onu suçlayanlar oldu. Fakat o dönemim parlak yıldızlarından Talat Paşa, din adamlarının üzerinde baskı kuruyordu. Oyların nasıl alındığını Ali Fuat Türkgeldi şu cümlelerle anlatıyor: “…Karar kabul edenlerin ayağa kalkması suretiyle sağlanır. Talat Paşa, Reis Said Paşa’nın yanında durarak bilhassa hocalardan ayağa kalkmayanlara hışımla bakar; onlar da derhal ayağa kalkarlar…” Yine Talat Paşa’nın daha sonra anlattığına göre, hal’ günü Talat Paşa şeyhülislamı mazeret kabul etmeksizin meclise getirmiş ve “Ben hastayım, idrarımı tutamıyorum.” diyen adama zorla fetva yazdırmaya çalışmıştır. Şeyhülislamın direnmesi üzerine Hamdi Yazır’a dönen meclisin ileri gelenleri Elmalılı’dan fetva yazmasını istemişlerdir. Elmalılı şartlardan dolayı yazmak zorunda kaldığı fetvayı kaleme almış, oldubittiye getirilerek bu iş halledilmiştir. Bu zor aşama atlatılmış, sıra 2. Abdülhamid’in fetvayı okuyunca tahtı İttihat idaresine bırakmasına gelmiştir. Buradan anlıyoruz ki, o dönemde İttihat ve Terakki Partisi revaçtadır ve ülkenin yönetim sistemini değiştirecek kadar büyük bir güce sahiptir. Dönemim dindar kişilerinin 2. Abdülhamid’in hal’ edilmesine gönülleri razı olmasa da baskıyla korkutuldukları müşahede edilmektedir. Zira bu baskı, romanların konusunu bile teşkil etmektedir. Yakup Kadri’nin Hüküm Gecesi adlı eseri, İttihat ve Terakki Partisi’ne muhalif olan Hürriyet ve İtilaf Cemiyeti’ne destek olan gazetecilerin öldürülmesine tanıklık etmektedir ki eser gerçeğin romanlaştırılması yöntemiyle meydana getirilmiştir. Böyle bir kaos ortamında dindarların korkması çok doğaldır. Elmalılı Hamdi Yazır, şu sözlerle verdiği karardan daha sonra pişmanlık duyduğunu oğlunun sorduğu soruya cevaben ifade edecektir:” Cinayet, cinayet! Bu iş bir cinayet… Bunu bana bir daha sorma!” Yorumlarsak; İttihat ve Terakki Osmanlı İmparatorluğu’nu 33 yıl ayakta tutmuş bir sultanı tahtan indirmiş ve tek kurtuluş gördüğü meşrutiyet idaresini meclisin iradesiyle vücuda getirmiştir. Ancak meşrutiyet onların düşündükleri gibi Osmanlı’yı kurtuluşa erdirmemiştir ve ne hazindir ki, onların idaresi yaklaşık on yıl hüküm sürmüştür. Osmanlı’yı daha iyiye götürelim derken, batırmışlardır. Yanlış hesap Bağdat’tan dönmüştür. Hasta gördükleri Osmanlı’ya yanlış ilaçlar vermiş, hastanın bir müddet sonra kalbinin durmasına yol açmışlardır. Dolayısıyla Elmalılı, meşrutiyeti kısmen kuşkuya düşse de ilk başta sevindirici bir hadise olarak karşılamış, fakat dindar bir aileden gelen Müslüman 2. Abdülhamid’in hal’ edilmesine sıcak bakmamıştır. Dediğim gibi, hal’ işi oldubittiye getirilmiştir. Meşrutiyetin ülkeyi daha ziyade çökertmekte olduğunu, işlerin hiç de iyi gitmediğini gören Elmalılı Hamdi Yazır’ın istemeyerek verdiği bu kararın kısa zamanda 2. Abdülhamid’i mumla arattığını söylemek abartı olmaz her halde.
Elmalılı Hamdi Yazır’ın 9 ciltlik meşhur Hak Dini Kuran Dili, Yeni Meali Türkçe Tefsir adı altında yazılan tefsiri Atatürk zamanında ihtiyaçtan dolayı yazılmıştır. Bu tefsir ilim hayatımızın gerçekten bir yüz akıdır ve Türkçe en güzel ve istifadeli tefsir olma sıfatını hâlâ korumaktadır(sayfa 15). Bu tefsirin yazılması TBMM’ce kararlaştırılmıştır. Aynı sayfada tefsire ihtiyaç duyulmasının iki sebebi belirtilmiştir: 1-) Kuran’ı okuyup anlayacak ilim adamlarının günden güne azalması ve dini sahada gittikçe yayılan kopkoyu bir cehaletin artık iyice görünür olması, 2-) Özellikle Kuran konusundaki bilgisizlikten istifade ederek, kötü niyetlerle ortaya çıkarılan bozuk ve yanlış Kuran tercümeleri. Kuran’ın Türkçe tercümesi üzerine mecliste müzakereye gidildi. En sonunda Kur-an’ı Kerim ve hadis-i şeriflerin Türkçe tercüme edilmesi hususunda mutabık kalındı ve tefsir edecek ihtisas heyetine yirmi bin lira tahsis edilmesi kararlaştırıldı. Buna göre, Kuran’ın tercüme ve meal kısmını yazmak Mehmet Akif’e, tefsir ve açıklama kısmını yazmak da Elmalılı Mehmet Hamdi Efendi’ye verildi. İlk başta ünlü şairimiz Mehmet Akif, zor olduğunu söyleyerek bu işi kabul etmek istemedi. Ancak, Elmalılı Hamdi Yazır, “Sen kabul etmezsen, ben de yanaşmam. Bize düşen ancak mümkün olanı yapmaktır.” demesi üzerine yumuşadı(sayfa 16) O sıralarda Türkçesi’ni okuyarak namaz kılma faaliyetleri baş gösterdi. Ezanın da Türkçe okunması gerektiği savunuluyordu. Ziya Gökalp Türkçe’yi yücelten şiirler düzüyordu. Bu tür olayların ilki Erenköy’de yaşanmıştı. Namazda Türkçe Kuran okuyan imam hakkında Diyanet İşleri Başkanlığı takibat açmış ve imamı geçici olarak vazifeden azletmiştir. Bu husus basına günlerce tartışma malzemesi olmuş ve etkili yayınlar yapılarak bu imam müdafaa edilmiştir( Kitapta bu husus Milliyet yazarı Ahmed Ağaoğlu’nun 11 Nisan 1926’da yazdığı yazı ile örneklendirilmiştir.) Bu tür haberlerin cereyan etmesi üzerine Kuran’ın asla tercüme edilemeyeceğini ve ancak meali nakil olunabileceğini savunan Mehmed Akif, kendi tercümesinin inkılâpçılar tarafından suistimal edileceğini anlayarak, yazıp gönderdiği tercümeleri geri almış ve aldığı avansı da iade etmiştir. Bunun üzerine Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmed Akif’in işini de üstlenmiştir. Böylece 9 ciltlik ve 6433 sayfalık büyük bir eser ortaya çıkmıştır.
Elmalılı Hamdi’nin “Kuran’ın Türkçe tercümesiyle namaz kılınamaz.” ifadesi sansür edilmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır, Kuran’ın niçin tam tercümesinin yapılamayacağını şu cümlelerle açıklıyor: “Kuran, Allah’tan başka hiç kimsenin yapamayacağı canlı bir dokuma ile dokunmuş, lâfız mananın, mana da lâfzın aynısı halinde sonsuz beyan parıltılarıyla parlatılmıştır, dolayısıyla da aynen tercümesinin imkânsızlığı ortadadır.” Dolayısıyla Elmalılı Hamdi Bey’in Mehmed Akif’in tereddütlerini paylaştığını söylemek yanlış olmaz. Elmalılı Hamdi Yazır’ın Türkçe’ye son kerte hâkim olduğu bu eserinde anlaşılıyormuş.
Yukarıda yazılanlardan yola çıkarak diyebiliriz ki, inkılâpçılar İslam dinini yalan yanlış tercümelerden arındırmak için değerli din âlimlerini kutsal vazifeye davet etmişlerdir. Amaç, İslam dini adına yazıp çizenlerin hurafelerinden ve sapkınlıklarından uzaklaşıp, katiyen doğru dürüst bir tercüme ve tefsir yazılmasıdır. Fakat tek sorun “Türkçe’yi Arapça’nın önüne koyma” da yaşanmıştır. İslam dininin önde gelenleri Türkçe ezan ve namaza karşı çıkarken, Türkçe’yi ilahlaştıranlar Türkçe ezan ve namazda ısrar etmişlerdir. Ziya Gökalp gibi Türkçe’yi ilahlaştıranların olduğu bir dönemde Türkçe ezan ve namazın müdafaa edilmesi doğaldır ki Atatürk bile Güneş Dil Teorisi adı altında bütün dillerin kaynağının Türkçe olduğunu ispatlamaya çalışan kafileye bir zamanlar destek vermiştir. Atatürk bu çabanın beyhude olduğunu anlayarak, kısa zamanda “köken aramadan” vazgeçmiştir. Ayrıca “Kayıp Kıta Mu” ile ilgili Atatürk’ün çabaları da unutulmamalıdır( Kayıp Kıta Mu ile alakâlı iki kitap şu sıralar kitapevlerinin raflarında yerlerini almıştır) Türk kimliğinin “asil” olarak tanımlandığı sıralarda bu tür bahtsız olayların yaşanması kadar doğal bir şey yoktur. Fakat diyebiliriz ki, din konusunda yeterli bilgisi olmayanların ahkâm kesmesi kadar cahilce bir davranış yoktur. Bari hiç bilginiz olmadığı bir konuda pası din adamlarına verseydiniz, Türkçe ezan ve namazda Nuh deyip peygamber dememek yerine?
Kitapta yer alan bir diğer âlim de Alasonyalı Hacı Cemal Öğüt’tür. Müezzin olarak başladığı dinî hizmetleri vefatına kadar sürdürmüş ve vaiz olarak da görev yapmıştır. O, vaaz verirken kelimeleri dikkatlice seçer, halkın seviyesine inerdi. Ahmed Şahin hoca onun bu özelliklerini şöyle anlatır: ”Cemal Efendi, “iyi komşu aileden, kötü komşu gaileden” derdi. Bu muhterem vaizimiz kendine has bir ifade ve üslup tarzıyla, dinini diyanetini unutmuşları bile öylesine tatlı hırpalardı ki sadece övülenler değil, iğnelenenler bile memnun olur, gülüşürlerdi. Mesela gaileden sayılan bir komşusunu vaazında şöyle hırpaladığını hatırlayalım: “Bizim hanım var ya çok saf bir kadındır. Böylesine saf bir kadınla Hacı Cemal nasıl idare etsin? Neden mi saf diyeceksiniz. Bakın anlatayım da siz de hak verin… Geçen gün abdestimi alıp buraya vaaza gelmek için pardösümü giydiğim sırada, aniden bir çığlık attı:
—Hayrola Hatun, ne var ki, yangın alarmı gibi bağırıyorsun, dedim.
—Ne olacak görmüyor musun, kedi iftarlık pideleri yiyor, dedi.
—Yahu insan bir pide için bu kadar telaşlanır mı? İşte gidiyorum, vaazdan sonra istediğin kadar pide alır gelirim iftara merak etme, dedim. Fakat baktım hanım büsbütün hiddetlendi:
—Ayol ben pidelere acımıyorum. Evde pidemiz var. Benim hayret ettiğim şey, bu kedinin böyle mübarek Ramazan’da oruç tutmayışıdır. Baksana, hayvancağız şıpır şıpır durmadan ekmek yiyor.
Bu sefer ben de hiddetlendim:
—İlahi hatun, sen ne kadar da safsın! Bilmiyor musun ki; Hayvanlar oruç tutmaz, hayvanlar namaz kılmaz, hayvanlar açık yerlerini örtmez, hayvanlar komşu hakkı nedir diye bir şey bilmez! Nasıl iyi demiş miyim?”
Ahmed Şahin aktardığı bu hatıraya gülmemek elde değil.
Hacı Cemal Hoca’nın Batı medeniyeti ile ilgili fikirleri dikkate şayandır. O, Batı’dan ithal ettiğimiz kanunları bize uygun olmadıkları düşüncesiyle eleştiriyor:” Şark âlemi Batı medeniyetini hazmetmek mecburiyetindedir. Bizim dinimize, mukaddesatımıza, ahlakımıza mani olmayan her şey bizim için mubahtır. Türk milletinin medeniyetlere erişmesi için ilim yolunda gece gündüz çalışması gerekir.” “Ancak kanunlar Batı’dan ithal yoluyla alınmamalı, onları biz kendi örf, adet ve kültürümüze uyacak biçimde hazırlamalıyız. Bizim ithal ettiğimiz kanunlar hazır elbise gibi oluyor, üzerimize tam olarak uymuyor. Nasıl ki çarşıdan elma alırken bile önümüze geleni hemen kapmayız, çürüğünü çarığını seçerek güzelini alırız. Dışarıdan aldığımız şeylerin de iyisini, güzelini, kendimize uygun olanını alalım; çürüğünü, bozuğunu değil.” Hasan Cemal Hoca’mızın bazı tespitlerinin yerinde olduğunu düşünüyorum.
Kanunlar bizim kültürümüze göre şekillenmeliydi. Fakat bir imparatorluktan yeni bir devlet kuran Türkiye’nin özellikle Cumhuriyet döneminde daha taşlar yerine oturmadan kanunların kültürümüze uygun olup olmadığını araştıracak kadar zamanının olmadığını söyleyebiliriz her halükarda. Mesela Cumhuriyet dönemimde İsviçre’den Medeni Kanun, İtalya’dan Ceza Kanunu, Almanya’dan Ticaret Kanunu iktisap edildi. Mecelle kaldırıldı. Şeriat hükümlerinin yerini Atatürk’ün muasır medeniyetler seviyesi olarak gördüğü Batı’nın kanunları aldı. Bilhassa Medeni Kanun ile Türk kadını neredeyse İsviçre kadını ile eşit haklara sahip oluyordu. Ernest Jackh Yükselen Hilal adlı kitabında kadınlara verilen bu hakların birkaç yıl içinde Batı’daki bayanları imrendirecek derecede genişletildiğini belirtiyor. Ayrıca, Medeni Kanun’la Türk bayanının seçme ve seçilme hakkı kazandığını, kendilerine açık olan her mesleği icra etme hakkına eriştiğini, erkeklerle aynı maaşı alma hakkına haiz olduğunu vurguluyor.
Osmanlı’nın son demlerine doğru etkisini kaybeden çokeşlilik de Medeni Kanun ile tarihin kara sahifelerine gömülüyor. Şimdi, yüzünü Batı’ya dönmüş bir liderin elde avuçta hiçbir şey yokken ve halkın yüzde doksanı cahilken kısa zamanda icra etmesi gereken ilkeleri bir kenara bırakıp eski hükümleri devam ettirmesi herhalde mümkün olamazdı. Devrimlerin acilen hayata geçirilmesi gerekiyordu. “Batı” üstün olarak görülüyor ve doğal olarak Batı’nın kanunları, ilmi ülkemize iktisap ediliyordu. Kısa bir zamanda hayat bulması gereken ilkeleri Türk gelenek, kültür ve adetlerine uyarlamak son kerte zaman kaybettirici bir hareket olsa gerektir. Dolayısıyla o dönemi eleştirirken bunları da düşünmek zorundayız. İki arada bir derede- Doğu ile Batı- kalan Türkiye’nin “yok şu kanun Türk kültürüne uygun mu, yok bu kanun bizi bozar mı” gibi yaklaşımlar içine girerek zaman kaybetmesi beklenemezdi büyük ihtimal.
Asırlarca şeriatla yönetilen bir devletin küllerinden yeni bir devlet doğmuştu ki şeriat maalesef Doğu’yu Batı’dan üstün kılmıyordu( Maalesef dedim, çünkü şeriat Allah’ın kuralları olarak biliniyor. Allah’ın kurallarını tatbik ederek yaşamak elbette her Müslüman’ın itaatte şüpheye düşmeyeceği bir yaklaşımdır. Fakat köhnemiş bir imparatorluğun küllerinden doğan ve yüzünü Batı’ya çevirmiş yeni bir devletin şeriatı kabul etmesi demek, Atatürk ve cephe arkadaşlarının tabiatına tamamıyla aykırı düşmesi demekti. Günümüzde şeriat Araplarda farklı Şiilerde farklı uygulanıyor. Ayrıca dört temel mezhepten hangisinin kurallarını tatbik edeceksin? Hangi şeriat sorusu geliyor akla. Böylesine ucu açık bir çizgide ya da limit sonsuza giderken nasıl olur da bunlara kafa yorulabilir kısa zaman içinde! ) Şartları hesaba katarak yorum yapmak daha bilinçli hareket etmemizi sağlayacaktır.



