“Sen Şimdi Gidecen Ya Cehennemin Dibine Git”, “Sadece Aptallar Sekiz Saat Uyur”, “Adam Dediğin Benim Gibi Olur”, “Yerim Seni ÖSS”, “İflas Etmenin Yolları”, “Sadece Başbakan Okusun” gibi enteresan kitap başlıklarıyla insanda ilgi uyandıran Erdal Demirkıran’ı okuma ve anlama yolculuğuna devam ediyorum. Bu seferki durağım yazarın “Ben Dünyanın En Akıllı İnsanıyım” adlı birinci eserinde.
Şimdiden “Bu adam çok ukala” dediğinizi duyar gibiyim. Başlık, kendini beğenmiş bir insanın sarf edebileceği bir söz gibi duruyor uzaktan. Ama yakından baktığınızda hiç de öyle olmadığını fark ediyorsunuz. Yazarlar ilginç kitap isimleriyle okurların dikkatini çekmeye çalışabilirler. Erdal Demirkıran da böyle bir yazar. Kitabın ismini okuduğumuzda edindiğimiz öngörü, yazarın burnu havalarda olduğu şeklindedir. Fakat kitabı eline alıp, okuyan için hiç de öyle olmadığı hiç kuşkusuz anlaşılacaktır. Çünkü bazı insanlar kendini bilgili gören ve seven ile ukala olmayı birbirine karıştırıyorlar. İnsanların kendilerini sevmesi ve doğru bildiği konularda ısrar etmesi gayet tabiidir. Tabii olmayan şey, insanların bilmediği konularda ahkâm kesmesi ve kendinden nefret etmesidir. Bir insan kendisiyle barışık olmadıkça hiçbir adımda başarılı olamaz. Başarının ilk adımı kendine özgüven duymaktır; ikinci adımı, atlayacağı basamağı doğru tayin edebilmektir; üçüncü adımı, bu basamakta duracağını kendine inandırmaktır; dördüncü adımı, etrafındakilere inandığın şeyi doğru anlatabilmendir; beşinci adımı, çevrendekilerin görüşlerine kulak vermendir; altıncı adımı, tüm görüşleri değerlendirip sentezleyerek kafandakine uygun olanı yapabilmendir. Aslında kitap temel olarak bu adımlar üzerine bina edilmiştir.
Erdal Demirkıran kendini, doğayı, en önemlisi yaşamayı seviyor. İnsanlara yararlı olmaktan gurur duyuyor. Erdal Demirkıran’ın daha önceden okuduğum Adam Dediğin Benim Gibi Olur özetimde “Erdal Demirkıran’ın Türklere mahsus bir kişisel gelişim yazarı” olduğunu belirtmiştim. Bu savım geçerliliğini korumaya devam ediyor kısmen. Niye mi? Mesela Sır ve Yüzde Yüz Düşünme Gücü gibi kitaplarda insan tanrı seviyesine yükseltilir. Kader inancını arka plana iterek, her şey onun elindeymiş gibi anlatılır. Her şey bizim elimizde olsaydı, ilk önce ebeveynimizi biz tayin ederdik. Ondan sonra da vur patlasın çal oynasın. İnsanı ilahlaştırmak Allah’ı inkâr anlamına gelir ki bu da dine küfretmekle eşdeğerdir. Erdal Bey bu kadar ileriye kaçmıyor, tabiri caizse haddini aşmıyor. Fakat 140. sahifede “insanın mükemmel bir varlık” olduğunu yazmış. İnsan mükemmel bir varlık değildir, kusurlu bir varlıktır. Yahudi milyarder George Soros bile bunu kabul ediyor. O zaman bu kavrama açıklık kazandırmalıydı Erdal Bey. İnsan diğer canlılar içindeki en mükemmel yaratılan bir varlıktır, denmesi gerekirdi. Kusurlu olarak doğduğumuzu kimse inkâr edemez bu saatten sonra. Baksanıza, beynimizin ancak yüzde üçünü kullanabiliyormuşuz. Kalan yüzde 97’lik kısmı boşa gidiyormuş. Bilim adamları açıkladı bunu, ben değil. Erdal Bey yüzde 97’lik kısmın yaratıcının boşa yaratmadığını söyleyerek, buna kaşı çıkıyor. “Neden beyin yüzde 97 oranında fazladan yaratılmış olsun ki?” diyor. Bu, örneklerden sadece biridir. İstediğiniz kadar bunu çoğaltabilirsiniz. Mükemmel olan yüce varlık, rahman ve rahim Allah’tır, biz değil. Olsa olsa biz akıl sahibi ve düşünebilen bir varlık olarak diğer canlılara galebe çalarız. Aslında biraz daha kapsamlı düşündüğünüzde her böceğin, hayvanın kendi görevini mükemmel bir şekilde yerine getirdiğini görürsünüz. Mesela karıncalar, arılar vs. Arılar çiçeklerden bal alırlar ve kovanlarındaki petek gözlerine doldururlar. Bu işi devamlı yaparlar, hatta bunlara işçi arılar denir. Karıncalar da öyle değil mi? Bizim için pek yararının olduğunu düşünmediğim karıncalar kendi alanlarında bize ders veriyorlar. Her gün insanoğlunun artıklarını taşıyıp yuvalarına götürüyorlar. O ufacık yiyecekleri dağ bayır demeden yuvalarına taşıyorlar. Dolayısıyla her canlı kendi içinde doğaya faydalı ve mükemmeldir. Fakat kıyaslarsak biz diğer canlılardan akıl ile ayrılıyoruz. Bu da bizi yaşayan en mükemmel varlık yapıyor.
Ben Dünyanın En Akıllı İnsanıyım başlığı çok iddialı görünüyor. Fakat yazar bu iddiayı taşımıyor. Yazarın amacı okurda farklılık ve heyecan uyandırmaktır. Bir bölümün sonunda bu başlığın bir felsefe olduğunu ve dünyanın en akıllısı olma iddiası taşımadığını belirtiyor.
Erdal Demirkıran kendine güvenen, olaylara farklı açılardan bakabilen, olumsuzluklar karşısında yılmayan bir yapıya sahip kişisel gelişim uzmanıdır. Erdal Bey ile tanışmadım, ama kitaplardan çıkardığım sonuç budur. Olumsuzluklar karşısında yılmadığına dair bir misal verelim. Ben dünyanın en akıllı insanıyım ismini yaklaşık on sayfada kendine ve başkalarına nasıl sindirdiğini ve bir topluluğa karşı nasıl hitap edeceğini anlatıyor. Bu ikisi için de çok uğraşmış yazar. İnsanlar ilk başta destek vermemişler, alay etmişler. Ancak sonradan benimsemişler bunu. Annesine “Sen dünyanın en şanslı kadınısın.” diyen Erdal Demirkıran’ın, annesinin “Neden oğlum?” sorusuna verdiği cevap insanı güldürebilecek türdendir: “Çünkü sen anneciğim, dünyanın en akıllı insanını doğurdun. Düşünsene, dünyanın en akıllı insanı resmen senin oğlun. Çok şanslısın çoook!”
Annesinin nasıl bir tepki vermiştir sizce? “Vah yavrum vah” deyip komşusuna giderek… Erdal Demirkıran notere bile gitmişti dünyanın en akıllı inanı olduğunu tescil ettirmek için. Noterdeki kadın ne demiştir sizce? Önce bunun saçma olduğunu ve Erdal Bey’e iyi olup olmadığını sormuş. Aksi ispat edilememiş ve beyanı tasdik edilmiş. Anlayacağınız Erdal Demirkıran kendini bu işe epey kaptırmış. Böylece yazarın yılmayan bir vasfa malik olduğunu anlıyoruz. Yazar “Başkaları ne der?” korkusunun aşılması gerektiğinden bahsediyor. Uzunca bu hususa parmak basıyor. Başkaları ne der diye yaşarsak başkası gibi oluruz ve böyle bir dünyada herkes birbirine benzer. Bırakın başkalarını, kendinize bakın. Siz başkaları için mi yaşıyorsunuz yani? Bu dünyada başkalarının mutluluğu mu önemli kendi mutluluğunuz mu? Zincirleri kırın diyor Erdal Bey. Mesela siz çevrenizde yakışıklı olarak görünüyorsunuz diyelim. Bir gün biraz topluca bir bayanla tanıştınız ve çıkmaya başladınız. Ama etrafınızdakiler o bayanı bir türlü size yakıştıramıyor. Diyelim ki zamanla ona çok alıştınız ve çok seviyorsunuz onu. Şimdi, düşünün bir kere. Başkaları beğenmiyor diye, o bayandan ayrılacak mısınız? Hadi ananız ve babanız neyse… Çünkü onlara pek karşı gelinemeyeceğini bilirsiniz. Ama yine de çok seviyorsanız, ailenizi ikna etmeye çalışırsınız. Fakat ister dostunuz, ister arkadaşınız her ne derse desin sadece dinleyin. Onların dediği doğrultusunda karar almayın. Sizi sizden başka kimse en iyi tanıyamaz. Siz yeter ki davranışlarınızla, cümlelerinizle o bayanı sevdiğinizi gösterin başkalarına. Eğer mutlu değilseniz veya o bayanı kullanıp atılacak bir mendil gibi görüyorsanız, elbette bundan yıpranacak olan karşı taraf olacağı için insanî değerler taşıyan çevreniz size dur diyecek ve bir bayanla oynamaktan alıkoyacaktır. Aklı başında herkesin yapacağı yardım budur. Ya sonsuza karar “evet” ya da kimseyi hırpalamadan yolun başındayken “hayır”. Bu sahici yolculuğa kim çıkmak ister ki? Herkes birilerinin kuyusunu kazma, ilişkiler çıkar peşinde. İşte görüyorsunuz mankenler dünyasını, magazin haberlerini. Bir gün onla, bir gün bunla. Mankenler dünyasının çivisi çıkmış. Mankenlerin örnek alınacak hiçbir davranışına rastlamadım. Bir de bunlar televizyon kanallarında gösteriliyor. Ne diye? Meğersem millet bunları istiyormuş. Bu da sana kapak olsun. Millet bağırıyor magazin magazin diye, duymuyor musunuz ahali! Evet, millet bunu istiyor lafına uyuz oluyorum. Sen magazinden başka bir halt koymazsan kanallara, millet ne izlesin? Millet dizi istiyor diye, saçma sapan dizileri koy akşamın bir vaktine, ondan sonra da kendini haklı göstermeye çalış. Buna “kendini haklı gösterme” müdafaası denir. İlk başta magazin yerine belgeseller konsaydı kanallara, millet belgesel isterdi. Ama birileri geliyor ve el âlemin özel hayatına dadanıyor; bunu gözümüzün içine sokuyor. Ve alıştırıyor. Kendi hayatımızdan çok başkalarının hayatının önemli olduğu aksettiriliyor. Bizim toplum bilinçsiz olduğundan böyle programlarda televizyonun karşısına geçiyor. Keşke toplumumuz bilinçli olsaydı da bu programlara ağzının payını verseydi. Fakat ben, bu durum karşısında toplumu değil, televizyonu kendi istedikleri gibi kullanan kanalları suçluyorum. Sonuçta o toplum bilgisizse, bunda sadece bireyin mi suçu var? Hayır. Herkesin suçu var ve başlangıçta insanları okumaktan uzaklaştıran devletin suçu var.( Bu konu uzar gider; özetimize devam edelim.)
Yazar günlük program yapmamızı öneriyor. Kendisine göre bir program yapmış. Ama maalesef bu program gerçeklerden çok uzakta duruyor. Mesela bize 06.00–07.00 arasında kitap okumamızı tavsiye ediyor. Yediden sonra seksize kadar kahvaltı ve egzersize zaman ayıracakmışız. Sekizden beşe kadar ise, iş ya da okul diyor. Akşam iki saatliğine ailenizle ilgilenin, eğlenin, coşun diyor. Sonra bir saat dinlenecekmişiz. Ondan sonra iki saat konumuzla ilgili çalışacakmışız. Ve nihayetinde uyku geliyor.(Horlamaya başlayınJ ) Bu programı nereden uydurmuş acaba yazarımız? Bir kere sabah kalkar kalkmaz adama kitap okuyun diyorsun. Ya adam açsa ne olacak? Aç ayı oynamaz diye bir atasözümüz var Erdal Bey. Zaten millet olarak az kitap okuyoruz. Adamın işi gücü yok sanki. Kalkar kalkmaz bir saatini kim kitaba ayırır? Önemli olan soru şu: Kişi altı saat uyumak yerine, “Aman bir saat kitap okuyup ne yapacağım? En iyisi bir saat daha uyumak.”demez mi? Bu ihtimalleri göze alan yazar, programda iyileştirmeye gidiyor. TV izlemeyi devreye sokuyor. Ne kadar program yaparsa yapsın, insanoğlu yaptığı her programdan taviz verebilir. Mesela ben günde en az bir saat kitap okuyorum. Ama bunu her zaman yapamıyorum. Arkadaşlarım arıyor, sınava çalışmak zorunda kalıyorum vs. Ama ne olursa olsun kitap okumaya gayret ediyorum. Burada aslında Erdal Bey’in anlatmak istediği şu: Başarılı olmak için program yapmak zorundasınız. Evet, ben her zaman programlı yaşadım. Yemek yiyeceğim zaman bellidir, ders çalışacağım zaman bellidir, akşam arkadaşlarımla dışarı çıkacağım zaman bellidir, sevgilimle buluşacağım zaman bile bellidir-istisnalar kaideyi bozmaz demekte fayda görüyorum. Fakat her programlı yaşayan başarılı olur diye bir şart yok. İsteyen kafasına göre takılsın. Ancak eğer hedefleriniz varsa ne yapıp ne yapmayacaklarınızı bir kenara yazmanız daha iyi olur. Mesela diyelim ki ÖSS’ye gireceksiniz. Bir yıl boyunca çalışmanız gerekiyor. Bir gün 50 soru, bir gün 100 soru, bir gün 25 soru çözerseniz elbette ki 300’ün üzerinde puan almanız zorlaşır. Dolayısıyla 300’ün altındaki bölümlere razı olursunuz. Tıpı, mühendisliği kazanan yatarak kazanmıyor. Günde bilmem kaç soru çözüyor. Velhasıl, gerçekçi programlar yapmaya gayret edin ve kendinizi fazla kasmayın. Sürekli olmamak şartıyla programdan taviz verebilirsiniz.
Erdal Demirkıran üslubu biraz farklı. O diğer yazarlar gibi sadece şunu yapın, bunu uygulayın demiyor. Konularına başlarken hikâyeler anlatıyor, kâh okuru güldürüyor kâh düşündürüyor. Asla Vazgeçme adlı bölümde hedefini yarım bırakan bir adamın düştüğü ibret verici durumu anlatıyor.
Türk milleti olarak gelişime sıcak bakmayan ve insanının şevkini kıran bir yapımızın olduğu inkâr edilemez. Başkalarının bizden daha başarılı olmasını hazmedemiyoruz, kıskanıyoruz. Destek olacağımıza, köstek oluyoruz. “Sen beceremezsin”, “Sen ona uyma”, “Böyle kitaplar okuyup kafanı bulandırma”, “Niye sen de normal insanlar gibi olmuyorsun” vs. bu laflar artık kalıplaşmış, tabu haline gelmiş. Bütün bunlar neyi gösteriyor? Yeniliğe açık olmadığımızı gösteriyor. Bırak adam okusun felsefî kitapları. Merak ediyorsa öğrensin; belki ileride büyük bir filozof olacak. Bunlar bizim milletimize göre, ihtimal dâhilinde hiç değildir. Muhafazakâr bir toplumuz. Yeniliğe kapalıyız çünkü. Başaramazsın, sen yapamazsın, edemezsiz sözlerini o kadar çok duyuyoruz ki. Benim babam bir keresinde çok kitap okuduğumdan yakınmıştı. Günde bir saat okuyordum, fazla mı yani? Milletin anası-babası çocuğu kitap okumuyor diye şikâyet eder, bizimki laf eder. Meğer kitap okumak yerine çok gezmeliymişim, çok görmeliymişim. Gezmeyi pek sevmiyorum. Kitap okumak daha hoşuma gidiyor. Buradan çok gezmek faydalıdır, çok okumak mı sorunsalına deyinebiliriz. Fakat özet uzadıkça uzayacak. En iyisi bu konuyu sonra ele alalım. Özellikle yorum yapacak arkadaşlar bu konuyu tartışmaya açabilirler.
Erdal Bey beyni küçülten şeylerden bahsediyor. Bunlardan bazıları, dedikodu etmek ve sinirlenmektir. Sinirlenince ağzımızdan çıkanı kulağımız duymaz ve genellikle kendimizi ve etrafımızdakileri belaya bulaştırırız veya en kötü ihtimalle rahatsız ederiz. Sinirlenince beş saniye tepkisiz kalın diyor yazar. Bu süre zarfında neden sorusunu karşımızdakine yöneltmemizi salık veriyor. Bir anlık öfkenin hayatımızı karartabileceğini belirtiyor (Bununla ilgili bir örnek okumuştum Üstün Dökmen’in Küçük Şeyler 2 kitabından).
Yazarın eleştireceğim bir yönü, uyku konusuna gereğinden fazla yer ayırmasıdır. Nrem uykusu ve rem uykusu diye bize teknik bilgiler veriyor. Altı saat uyumamız gerektiğinden bahsediyor. Bana göre insanın az uyuması önemli değildir, önemli olan geri kalan vaktini nasıl değerlendirdiğidir. On saat uyur, ama kalan 14 saatte aklının alamayacağı işler yapar. Ne bileyim, kansere çare bulabilir mesela( Bu konudaki görüşlerimi yazarın diğer bir kitabı olan Sadece Aptallar Sekiz Saat Uyur’un özetinde uzun uzadıya belirtmiştim.) Bu kadar yeter. Özetimi kitapta yer alan Zevraki’nin Düşün Biraz İnsanoğlu şiirinden bir dörtlük ile bitiriyorum:
Başımızda beyin vardır,
Düşün biraz insanoğlu,
Beyin yoksa neyin vardır,
Düşün biraz insanoğlu.



Öncelikle denemeniz için teşekkürlerimi sunuyorum.
Erdal Demirkıran’ın “İflas Etmenin Yolları” kitabını okudum.Çok güzel bir kitap.Biz insanlar, iflas etmek için elimizden geleni yapıyoruz.Kolay kolay da iflas edemiyoruz.Oysa kazanmak zor değil.Kazanmak, iflas etmekten çok daha kolay.Şans oyunlarından medet uman, kendine gün boyunca negatif mesaj veren bir toplumun insanlarıyız.Evet, biz yapamayız diyoruz.Aman boşver diyoruz.Oysa başarılı olmak ve kazanmak gerçekten iflas etmekten, yitip gitmekten çok daha kolay.
Toplumumuzda kitap konusunda yanlış düşünceler mevcut.Kitabı sadece ilgi alanına dayalı olarak okumaz ki insan.İnşaat mühendisi de kitap okumalı, amelelik yapan birisi de kitap okumalı.Kitap, insanın düşünce dünyasını genişletiyorsa herkes tarafından okunması gerekir.Hayal edemeyen, kurgulayamayan insan, hangi meslek dalında olursa olsun ilerleyemez.Cin Ali’de okunmalı, büyük hacimli romanlar da okunmalı.Ama, sonuçta kitap okunmalı.Biz, toplum olarak kitabın gereklilik olduğunu tam manasıyla anlayamıyoruz ki…
Saygılarımla…
Bana, çok gezen mi bilir, çok okuyan mı bilir diye sorsalar önceden çok gezen bilirmiş ama şimdi çok okuyan bilir derim.Şimdi düşünelim.Yeni Zellanda’ya gitme imkanımız var mı?Aramızda kim kendini Evliya Çelebi zannediyorsa gitsin.Ben gidemem.Denemenizde bunu ayrı bir sorunsal olarak algılamışsınız Aziz Bey..Konuyla ufak da olsa bir bağı olduğunu farkettiğim için değinmek istedim.
Günümüzde çocuklara bu soruyu sormaları bana çok ilginç ve abes geliyor.Kardeşim 21.yy’da yaşıyoruz.Ülkemizde hangi vatandaşımız Dünya turu için niyetleniyor?Rahmi Koç mu bu ülkede herkes?Rahmi Koç, Ekvator’un yüzölçümünü biliyor mu? :) .Kitaptan okuduğu zaman öğrenir.Ama gezerek öğrendiği şeyler, kitaplarda okuduğunun aynısı.Kitaplarda daha fazlası var.Çok kitap okuyan çok bilir.Gezerek, olayları yerinde öğrenerek de öğrenilir.Ama günümüzde internet de varken bu okumak, öğrenmek için en geçerli yol.Hocalarımız, küçükken bu soruyu sorduklarında bana ben gülüyordum.Yeni nesil çok zeki.Böyle sorular sormayalım çocuklara.
Denemeniz için teşekkürler..
Ben de yazarın ‘ Sadece Başbakan Okusun’ adlı eserini okudum ve gerçekten çok beğendim. Bazı şeyleri eleştirmekle birlikte diğer yazarların aksine çözüm yollarınıda kendince yazması çok hoşuma gitti. Okumayan herkese tavsiye ediyorum ;)
Size en içten saygılarımı sunuyorum.kitabınızı “ben dünyanın en akıllı insanıyım”bir kaç sefer okudum ve halen… kendimi eksik hissettiğim zamanlarda, bir yol gösterici edası ile okumaktayım.Mersin’e geldinizmi bilmiyorum.?sizinle tanışma şerefine nail olabilirsem kendimi şanslı sayacağım ,size ulaşabileceğim bir numara bırakırsanız mutlu olurum imzalı bir kitabınızada sahip olabilirsem..?yazılarınız konusunda, devamı diliyorum.hoşçakalın…
ben kitap okumaktan nefret ederdem tabi sizin kitabınızı okuyuncaya kadar ben kitap okumayı hiç sevmezdim ama sizin kitabınızı elime aldığımda artık bırakamadaım bi oturuşta soluksuzca okudum sizi tebrik ederim yeni kitaplarınızı bekliyorum başarılar
değerlii hocamm ben kitap okumaktan nefret eden bi kişilktim takii sizn kitaplarınızı okyana kadar . babam bi gün elinde sizn kitabını okyuodu sadece aptallar 8 satt uyur diyee bi gün ben bi yaramazlık yapmıştım ve odaam gidip sizn kitabınızı okumam söylendii ve o gün erdal demirkıran hayranı oldum hocam sizin bütün kitaplarınızı okudum sayenizde okulujnn kitap kurdu seçildimm sizee çok teşekkür ediyorumm… “Dünyanın en iyi kitap okuyan insanı”:)
Yorum yapan arkadaşlarım bu kitabı ben yazmadım. Ben Erdal Demirkıran değilim; sadece kitabın özetini, kitap hakkındaki görüşlerimi paylaştım. Lütfen sadece yazının ismine bakıp da yorum yapmayın.
@azizkan86, pek çok okurumuz durumu bu şekilde algılıyor aziz :)
Yoksa kitabım basıldı da benim mi haberim yok? Dünyaya dönmeliyim hemen. :-)
basılsa haberimiz olurdu :)
Yok, sizden saklayamam zaten. Her şeyimi paylaşıyorum sizinle.
süper bir kitap
bu kitap diyer okuduklarıma hiç benzemiyor,