"Tür: Deneme. Konu: Her şey!"

| kayıt! | şifrem?

Bilgi, nesne ile özne arasındaki ilişkidir. Bu ilişki duyu organlarımız ile gerçekleşir çünkü duyu organlarımız olmadan nesneleri fark edebilmemizin imkânı yoktur. Yani, öznenin bilgiyi edinme aşamasında nesneyi fark etmesi lazımdır. Herhangi bir nesneyi fark ettiğimizde duyu organlarımız onu sinirlerimiz aracılığıyla beyine iletir. Beynimiz fark edileni hemen kaydetmez. Beyin, fark edileni daha önce elde edilen bilgilerle karşılaştırır ve yorumlar. Kişinin deneyimlerinin ve bakış açısının etkilediği yorumlama ve karşılaştırma aşamasından sonra bilgi tasnif edilerek beyinde gerekli yere depolanır.

John Locke bilinci döşenmemiş bir odaya benzetir. Oda boştur ama sonra izlenimlerimiz girer devreye. Etrafımızdaki dünyayı görürüz, koku ve tat alırız, dokunuruz ve duyarız. Böylece temel duyumlar oluşur. Daha sonra bilgi edinme aşamasında da bu temel duyumlardan yararlanırız.

Nesne ile ilişki kurmamızı sağlayan duyu organlarımız, nesnel bir araç olmadığına göre bilgi kişiden kişiye göre farklı şekillerde yorumlanacaktır. Çünkü yorumlanma aşamasında elde edinilen deneyimlerden ve deneyimler ile oluşturulan bakış açılarından yararlanılacaktır. Her insan farklı deneyimler elde ettiğine göre insanların bakış açıları da farklı olacaktır. Yani bilgi, her insanda aynı etkiyi uyandırmayacaktır. O zaman genel bir bilgiden bahsetmek anlamsız olacaktır. F. Nietzsche‘nin dediği gibi “Bu dâhil bütün genellemeler yanlıştır.”

Platon, değişen bir şey hakkında hiçbir zaman kesin ve emin bir bilgiye sahip olamayacağımızı düşünmüştür. Duyular dünyasına ait -tutup dokunabildiğimiz- şeyler hakkında ancak bir takım görüşlerimiz olabilirdi. Platon nesnel bilginin akıl ile elde edilebileceğini savunmuştur. Tutup dokunabildiğimiz şeyler her insanın duyumsama yetisine kalmıştır. Fakat akıl, yetilerini duyumsal özelliklerden almamıştır. Yani “soğuk hava” izafi bir şeydir fakat “2+2” değildir.

Nesnel bilgiler oluşturulurken, insanların duyu organları ile gözlemlediği olgu belirli bir evrensel sisteme dayandırılmalıdır. Örneğin; “Bu masa dünya üzerinde her yerde karedir.” tezi için evrensel bir sistem olan “kare” teriminden yararlanılır. Bunun yerine “Bu masa, dünya üzerinde her yerde benim gördüğüm gibidir.” denilir ise bu nesnellik taşımayacaktır. Çünkü söz konusu kişinin masayı olduğundan daha farklı görme ihtimali göz önüne alınırsa, onun masayı nasıl gördüğü bilinmelidir. Ve bilinmesi için söz konusu kişinin, masayı nasıl gördüğünü betimlemesi gerekir. Masayı betimlerken başvuracağı yöntem duyu organları olacağı için bu tez nesnellikten uzaklaşacaktır. Çünkü söz konusu kişi masayı gördüğü şekli ile betimleyemeyebilir. Bu söz konusu kişinin betimleme yetisine kalmış bir şeydir. Nesnel bilgi, kabul edilmiş evrensel sistemlere dayandırılır. Kişilerin yetilerine değil.

Nesnel bilgi, gerçeğin kendisi olmak zorunda değildir. Tüm insanlık kabul edip deney ve gözlemler ile ispatlamışsa da bu gerçeği yansıtmayabilir. Çünkü söz konusu deney ve gözlemleri yapanlar insanlar olduğu için hata payı olacaktır. Örneğin, bazı canlılar çevresini kırmızı görmektedir ve kırmızı gördüğü için gördüğü nesnelerin gerçekte kırmızı olduğunu sanmaktadır. Aslında gördüğü nesneler kırmızı değildir. Yani bizimde dünyayı algılayışımız gerçeği yansıtmayabilir. Gördüğümüz görüntüleri, şu an sahip olduğumuz görüş biçimi ile gördüğümüz için gerçek sanıyoruz. Eğer sahip olduğumuz görüş biçimi gerçeği yansıtmıyor ise yani insan gözü nesneleri algılamada yanılıyor ise nesnelere yükleyeceğimiz anlamlarda gerçeği yansıtmayacaktır ve o zaman nesnel dediğimiz bilgiler gerçeğin kendisi olmayacaktır.

Biz nesnel bilgiden yararlanırken, insanlık tarafından doğru olarak kabul edildiği için yararlanıyoruz. İstanbul’un Fethi’nin 1453 olarak kabul edişimizin nedeni, ulaşabildiğimiz en sağlam kaynakların bu yönde olduğudur. Yani o kaynakların gerçeği yansıtmama ihtimali de söz konusudur. Belki başvurduğumuz kaynaklar tarih içerisinde belirli bir zümre tarafından değiştirilmiş kaynaktır. Bu bilemeyeceğimiz bir olgudur. Bilebileceğimiz kısım, ulaşabileceğimiz en sağlam kaynaklarla elde ettiğimiz sonuçlardır. Yani nesnel bilgiden yararlanırken bilgiyi elde edebileceğimiz en sağlam kaynaklarla elde etmeli ve sonrasında kullanmalıyız.

Bilgiyi elde etme sürecinde, kesin doğrulara sahip olamayacağımızı bilmeliyiz fakat diğer yandan insanın bilgi sahibi olmadan yaşayamayacağını da göz ardı etmemeliyiz. George Orwell’ın “Çift Düşün” kuramını zihinlerimize kazandırmalıyız yani. Aynı anda bir arada bulunamayacak iki kavramı birden düşünebilmeli ve bu yeti ile varlığımızı sürdürmeliyiz.

, , , , ,

Yazar Hakkında

Bio: Satılmışlığın, kahpeliğin, riyakarlığın, adiliğin ve her çeşit aşağılık ve her çeşit yabancılaşmanın karışımı olan, Karanlık Denizi'nin ortasında, Güneşi batmayan bir ada. Ben ne şuralıyım ne buralı, Adalıyım adalı, Adam ormanlıktır. Dostluk yoldaşlık, mertlik ormanı, bütün Ada'mı kaplar. Erdemin güneşi yirmidört saat aydınlatır adamı Biz ada sakinleri bilmeyiz karanlığı. Ben adalıyım ey kahpe hücre, Ada'lı. Doğru ya, sen nereden bileceksin Ada'mı.Benim adamın ormanlığından aldıkları fideleri, "birer birer dikiyor, kahpeler koalisyonunun dünyasına.Evet adamı karanlığın suları bastı. Evet, benim gibi pek çok adalı bu çirkef suların altında, ama boşuna sevinme, Ada'm batmaz, yok olmaz Ada'm, sadece karanlık denizinde yerini değiştirdi. Hepsi o kadar!.

Sen Ne Düşünüyorsun?

Güvenlik Kodu:

DY | deneme tahtası

Körfez’de Bundan Sonra Ne Olacak?

DY | deneme tahtası'na fotoğrafın size ne düşündürdüğünü yazın, denemenizi anında okurlarla paylaşın!

DY | facebook hayran sayfası