“Kendimin sofada yok pırıltısı / Sesime gölgeler ses vermededir / Saat tıkırtısı, kor çıtırtısı / Gecem bu seslerle ürpermededir”. Umudun dokusunda saklı kalan kader gibi acımasızdı zaman. Ay ise olanca loşluğunu vurmuştu sahile. Dalgalar bütün hasretlikleriyle hırçındı o gece. Yosun ve kömür kokuyordu yakamozlu denize bakan cadde.
Fakat o tüm bu ürpertiye ve karanlığa rağmen tırabzanlardan tutunarak indi ve başladı yürümeye, yitik şehrin hatıralar caddesinin unutulmayan kaldırımlarında.
Yarı ütülü gömleğinden, kendinden emin olmayan adımlarından ve buğulu gözlerinden belliydi yalnızlığının iliklerine kadar işlediği. Yalnızlığının… Kendi yalnızlığının… Çünkü yalnızlık tek kişiliktir. Yaktığı kadar yakar yürekleri, üstelik bencillikleri de ardından sürükler. Vazgeçtirmez kendinden, alıştırır ruhunu ve kurbanı olursun siyah gecenin, ıslak, tozlu ve gizemli kaldırım taşlarının.
Belki o da bütün yalnız yürekler gibi mecburdu (uyuşturucu nöbeti geçirircesine) hatıralarının caddesine gelmeye. Oysa bir bırakabilseydi yalnızlığını, yalnızlığı da onu. Bu kör gecenin ortasında yaşatmak için var olan sudan olmayacaktı sonu.
Yürüdü, yürüdü ve iskelenin ucuna vardı. Hiç düşünmüyordu, düşünemiyordu. Kaydırdı ayaklarını ıslak taşlardan aşağıya. Pişman olup çırpınmadı bile. O yalnızlığından vazgeçemediyse de ruhu bedeninden vazgeçmişti sabretmeden kuytu sularda…
“Kederler insanı vaktinden önce yıpratıyor bu doğru!
Kış günü solgun güneş çabuk batıyor.”



Islak taşlar bazen insanın kalbinide kaydırıyor uçurumlara.Kendimi Buldum. Devam,devam…
teşekkür ediyorum Abdullah bey bu yorumları duymak güzel özellikle sizden çünkü herkes gibi betimlemelerinize hayran kaldım bir kitabınız olduğunu duydum yorumlardan bende merak ettim doğrusu mailinizden size ulaşmaya calışacagım.
tamam ben mailimden isteklerinizi talip ediyor olacağım…