Deneme Yazıları



DY | üyelere özel



| Kaydol | Parolam?

DY | reklam

DY | sen de dene!

DY | kitapyurdu

DY | facebook resmi sayfası

DY | haberler

I'm listed in Personal

Geçen yazılarımdan birinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün rektörlük atamalarının demokrasiye aykırı olduğunu yazmıştım. Birinci seçilen rektör adaylarının rektörlüğe getirilmemesini eleştirmiştim. Fakat sonradan okuduğum köşe yazarlarından aldığım bilgilere göre, önceki Cumhurbaşkanı Ahmet N.Sezer’in Abdullah Gül’den farkı yokmuş. O da birinci seçilen rektör adayını/adaylarını tanımamış, ikinci veya üçüncü seçilen adayları rektörlüğe atamış.

Anlayacağınız demokrasi katliamı her iki cumhurbaşkanı zamanında da yapıldı. Tahminime göre Ahmet N. Sezer AKP ile arası iyi olmayan, AKP’ye sırt çeviren insanları rektör olarak atadı; şimdiki cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise, üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasını savunanları rektör koltuğuna oturtuyor çoğunlukla. Değişen hiçbir şey yok. Herkes kendi kafasına uygun adamları kayırmaya çalışıyor. Böyle devam ettiği sürece Türkiye’deki demokrasi suçu işlenmeye devam edecektir. Laik-anti laik diye ülkemizi bölen zihniyet bilerek ya da bilmeyerek ülkemize zarar vermektedir.

“Dindar olan laik de olabilir” anlayışı ülkemizde hâkim olmadıkça, kutuplaşmalar yayılır ve sert bir seviyeye gelebilir. Nitekim dinimiz bir hoşgörü dini olmasına rağmen, İslam dini adı altında laikliğe karşı çıkanlar mutaassıp ve yobaz insanlardır. Laikliği Atatürk’ün bir nimeti olarak göremeyenler kendi dinine hıyanet etmektedirler ve ülkemize en büyük zararı veren insan tipi bunlardır. Bu ülkeyi Atatürkçü-Atatürkçü olmayan diye bölen dindar kesim -başta bunu tetikleyen AKP- farkında olarak veya olmayarak başat dış güç ABD’nin “böl-parçala-yönet” üçgenine hizmet etmektedir.

Demokrasiden laik–anti laik çatışmasına değindiğim yazıda kendi adamlarını kayıran her iki zihniyetin ülkemize hayırlı olmayacağı görüşündeyim. Çünkü zamanında zıtlıkların birlikteliğini “hoşgörü” kavramı altında barındıran bir milletin, zıtlıkların çarpışmasını yaşıyor olması hayırlara vesile olmayacaktır. Şunu söyleyebilirim ki; insanları bir ideoloji şemsiyesi altında tutmak, kavram kargaşası meydana getirmek isteyen güçlerin ana amacıdır; bu ideolojiden etkilenenler elbette olacaktır. Ve bir müddet sonra birbirine zıt ideolojiler ortaya çıkacak ve bunlar çarpışacaktır. Bir ideolojiyi yok etmek istediğimizde, yok edilmek istenen ideoloji daha ziyade azıtacaktır ve fanatik ideologlar ortaya çıkacaktır. Bu aynı, babasının baskılarına maruz kalan genç bir kızın dünyasına benziyor. Baba ne kadar baskı yaparsa yapsın kız, içinde beslediklerini açığa vuramamaktan dolayı yuvarlanan bir kartopu gibi büyütecek ve nihayetinde patlayacaktır. Bu patlama büyük bir sarsıntıya sebep olacaktır. Baba ile kavgalar başlayacaktır. Bu benzetmeden yola çıkarak birbirine zıt ideolojilerin topluma zarar verdiği ve bir ideoloji üzerinde baskı kurmanın üzerinde tahakküm kurulmak istenen ideoloji taraftarlarını aşırılaştırdığı, fanatizme ittiği veya katılaştırdığı hakikatini göz ardı edemeyiz. Milliyetçilik üzerinden bir örnekle konuyu daha ziyade anlaşılır kılalım.

Gözle görülür iki milliyetçilik var şu anda ülkemizde: Türk ve Kürt milliyetçiliği. Türk milliyetçiliğinin faşist bir milliyetçiliğe doğru kaydığını düşünün. Buna karşılık hemen Kürt milliyetçileri de refleks olarak aynı cins milliyetçiliğe bürünecektir. Böylece bir tarafın azgınlığı diğer tarafın da azgınlığına yol açacaktır. Mesela sağ-sol kavgası da böyle bir şeydir. Dış ve içimizdeki güçlerin oyunuyla meydana gelen bu çatışma, her iki grubun azıtmasıyla daha da ileri gitmiştir. Binlerce kişi öldürülmüş, yaralanmıştır. Askerî darbe ile bu kavgaya nihayet verilmiştir.

Kavram kargaşası meydana getirerek tozu dumana katmayı çok iyi başaran dış mahlûklar, ülkeyi parçalamanın en münasip yolunun, o ülkeye birbirine tezat ideolojiler serpiştirmekten geçtiğini çok iyi idrak etmektedirler. Ne yazık ki ülkemiz bu pis oyuna alet olmuştur. Yaftalar üzerinden konuşur hale gelinmiştir. Nitekim bu şeriatçı, bu komünist, bu milliyetçi, bu liberal, bu dinci, bu Alevî, bu Sünni, o Türk, bu Kürt gibi yaftalarla birlik ve kardeşlik içinde yaşamaya çalışan insanlarımızın arasına nifak tohumları atmaktan bir geri adım atmamaktadırlar. Adada daha yeni tanıştığım arkadaşım Kutay’ın çok beğendiğim bir saptaması var: “Bu ülkede insanları birbirine düşürecek enstrüman bol.”

Atatürk zamanında sağ-sol kavgası yoktu; bunlar hep İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkartıldı. Bizim kalkınmamızı istemeyen dış güçler kuyuya bir taş attılar, kırk akıllı o taşı çıkartamadı. Hükümetlerimiz de ABD’ye destek çıktılar. Neredeyse ABD’nin arka bahçesi olduk (Zaten bu ekonomik kriz de ABD’nin arka bahçesi olduğumuzu göstermektedir. Sabah gazetesinin haberine göre, Türkiye küçülen ülkeler sıralamasında baştan üçüncü ülke. Kriz ABD’de patlak veriyor, ama ne birinci sırada ABD var, ne de ikinci sırada. ABD -yanlış hatırlamıyorsam- yirminci sıradaydı. Şimdi soralım iktidara “Kriz bizi mi teğet geçti?” diye. Sormak hakkımız değil mi?) Soğuk Savaş zamanında ülkemizin Sovyet Rusya’sına yanaşmasını istemeyen başta ABD olmak üzere dış mihraklar sağcılara destek vermiş ve öyle bir destek vermiştir ki askerî darbe ile solcular üzerinde hâkimiyet kurmayı başarmıştır. Zaten 1971 darbesi ile 1980 darbesini ABD’nin çıkarttığı söyleniyor. Hatta bir üst düzey yetkili, “Bizim çocuklar yaptı.” demişti.

1980 darbesinde birçok solcu cezaevine götürülüp, işkence görmüştür. Diyarbakır bilmem kaç no’lu cezaevinde yaşadıklarını Ahmet Türk gibi birçok kişi anlatmıştır. Adamlara zorla İstiklal Marşı, Andımız (burada bir parantez açmakta yarar var. Andımız ırkçı söylemler taşıyor. Türk’üm, doğruyum diye giden Andımız Türk milliyetçiliği aşılıyor resmen) söylettirmişler, çırılçıplak soyup tazyikli suyla yıkamışlar, elektrik vermişler vücutlarına vs. (Bu bilgileri Can Dündar ve Hasan Cemal’in Milliyet’teki yazılarından aldım) Bir Kürt’e bu tür işkenceler yapılırsa, bu adam Kürt milliyetçisi olmaz mı? Kürt milliyetçiliğinin doruğa çıkmasında darbelerin de payı olduğu yadsınamaz. Bir yandan solcular katledilmiş, bir yandan Kürt milliyetçiliğinin önü açılmıştır bana göre. 1980 darbesinin en yıkıcı boyutu budur. PKK belki de bu yüzden çıkmıştır. ABD’nin çıkarttırdığı darbeden daha ne beklenir!

Bir ülke birlik ve beraberliği sağladığı ölçüde güçlü olur. Kurtuluş Savaşı buna yerinde bir örnek teşkil eder. Hiçbir ayrım gözetmeksizin herkes vatanını düşmanlardan temizlemeye ant içmiştir. Sadece Türkler emperyalist güçlere karşı savaşsaydı ve mamafih Ermeniler’in yaptığı kalleşliği Kürtler yapsaydı, halimiz nice olurdu! Türkiye Cumhuriyeti tek bir amaca kilitlenen insanların el ele vermesi sayesinde kurulmuştur. Bu sebeple kozmopolit bir yapıya sahip ülkemiz, yabancı mihrakların oyun sahası haline gelmiştir. Bize Kurtuluş Savaşı’ndaki birlikteliğimizi unutturacak arayışlar içine girmişlerdir. Kavram kargaşası meydana getirerek insanları birbirine düşüren emperyalist zihniyet, içten yok etme metodunu kullanarak ülkemizi delik deşik etmeyi amaçlamaktadır. Bu amaca ulaşmak için ülkemizdeki azınlıklara destek vermekte ve bu konuda bizi yöneten “yönetim takımı”na baskı yapmaktadır. Son zamanlardan bir örnekle konuyu açıklayalım:

AB’de Aleviliğin bir din olarak kabul edilip edilmemesi tartışılıyor. Size ne Alevilerden? Adamlar resmen içişlerimize karışıyor. Sanki ülkemizde Aleviler dışlanıyor, yok sayılıyor. Sünni nasıl cami yaptırabiliyorsa, onlar da Cem Evi yaptırabiliyor. Hatta bunların açılışına Deniz Baykal bizzat gidiyor. Serbestçe ibadet edebiliyorlar. Sadece tek sorunları gündemden takip ettiğimiz kadarıyla Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi görmek istememeleri. Bu dersin seçmeli olmasından yanalar (En iyisi şu ki; Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine Alevilik adı altında bir bölüm koymak. Hatta ve hatta diğer Semavî dinlerini de ders kitabına almak. Böylelikle çocuk sadece İslam dinini değil, diğer dinleri de mezhepleri de tanıma fırsatı bulacak. Bunların hepsini tarafsız bir öğretmen anlatacak. Çocuk aklına yatan dini seçecek. Ama çocuk ortaokula giderken bunları sorgulayabilir mi? Önemli olan konu budur. Bana kalırsa, bu eğitim ailede başlar ve okulda devam eder. Burada anne ve babaya da görev düşmektedir. Çocuklarına İslam’ı anlatacak olan onlardır. Bu sebeple donanıma sahip olmalıdırlar. Fakat Hıristiyan bir aileden doğan çocuk Hıristiyan dinine mensup olarak yetiştirilecektir. Bu çocuğun hak din İslam’ı nasıl ve nereden öğreneceği muammadır. Bu konu dipsiz bir kuyu gibidir. Fazla derine inmeyelim) Size ne Alevilerden; bir din olsun olmasın size ne? Siz gidin kiliselerle, sinagoglarla uğraşın.

İşte, ülkemizdeki etnik azınlığı böyle kullanıyorlar. Her zamanki gibi, işlerine geldikleri gibi… Bunların içişlerimize karışmanın yanı sıra AB’ye üye olmak istememizle de alakası var. Dobra dobra konuşanlar, “Biz sizi almayacağız.” diyen babayiğitler var, ama bizi oyalayanlar da az değil. Bunlar diyorlar ki, “Şunları, bunları yerine getirmezseniz sizi AB’ye almayız.” Zaten bizi almayacakları belli. Merkel, Sarkozy bas bas bağırmıyor mu? Bunların amacı aklı sıra bizi istekleriyle meşgul ederek, kendi istedikleri kıvama getirmektir. Ülkemizi yöneten takım bunların elbette bilincindedir. Yapılacak olan en iyi davranış, çıkarlarımıza uyan veya kalkınmamızı sağlayabilecek maddeleri ülkemizde uygulamaya sokmak, uymayan maddeleri bertaraf etmektir. Hükümetimizin bu konuda dikkatli adımlar attığını düşünüyorum. Mesela dese ki AB, “şunları şunları yapıp yoksulluğu %5 seviyesine indirirseniz, sizi AB üyesi yaparız.” Fena mı olur? Hükümet bize yararlı olacak bir amaç uğrunda yol almaya çalışır veya çalıştığını varsayarız. Sadece bu tür şeyler istense ne âlâ! Hava, deniz sahanızı açın, Kürtçeyi seçmeli ders olarak koyun, Aleviler’e Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunlu olmasın gibi istekleri bizi zor durumda bırakmaktadır. Dolayısıyla AB’nin ülkemizi ileriye götürecek tavsiyelerine uyulmalı, diğer safsatalara meydan verilmemelidir. Bu sadece AB için değil, ABD için de cari olmalıdır.

Okumaya Bunlarla Devam Et:

- Yazının başına dön!


Sen ne düşünüyorsun?