Önce büyük bir patlama sesi duydum. Sonra arkama bakma fırsatı dahi bulamadan üzerime doğru koşan kalabalıktan kaçmak için kendimi bulduğum ilk emniyetli yere attım. Sonrasını hatırlamıyorum. Şimdi kendimi hayatın ve dur durak bilmeyen iş yaşantısının akışına öyle bir kaptırdım ki, yanı başımda ellerinde çiçeklerle bekleyen ve “babacım babalar günün kutlu olsun” diyen çocuğumun yanaklarından dahi öpemeden kapıdan çıkıp gittim.
Tıpkı büyük bir patlamadan kaçan insanlar gibi. Hayatı hep acele yaşamak isteriz. Bir an önce okulum bitsin. 18 yaşımı doldurayım ve reşit olayım. Üniversiteyi kazandıktan sonra bekle beni İstanbul deriz. Ailemizin “Allah’ın emri peygamberin kavli” ile istediği kızla da evlendikten bir yıl sonra “işte bu senin çocuğun” sözüyle baba olduğumuzun farkına varırız. Dur ne oluyor demeye kalmadan, hanım bavulları hazırlamış, patron uçak biletlerini almış ve elimize tutuşturulan listeleri daha incelemeye vaktimiz kalmadan kendimizi sevdiklerimizden uzakta bir yerde buluruz.
Özlemler, telefonlar, MSN’den yazışmalar başlar. Kariyer yapma isteğimiz içimizi yiyip bitirirken yüksek lisans, doktora, master derken yaşımızın 40′ı geçtiğini ancak 42. doğum günümüzde fark ederiz. Altımızda bizi idare edecek kadar bir otomobil, başımızı sokacağımız orta halli bir evimizin olduğunu unutmuşn halde çocuğumuzu okutma ve iyi bir meslek sahibi olması adına yaptığımız yatırımlar, okul taksitleri, dershane ödemeleri, üst baş derken kendimizi kaybederiz. Bir arkadaşımızın vefat haberini aldıktan sonra ölümün bize ne kadar yakın olduğunu fark ederiz. Daha düne kadar PlayStation başında maç yaptığımızı, hatta Counter Strike savaşlarını hafızamızı biraz yorunca hatırlar gibi oluruz.
Aslında hepsi daha dün yapılmış, bugünü düşünmeye fırsat kalmamıştır. Nasıl bindiğimizi dahi hatırlamadığımız ve nasıl ineceğimizi dahi bilmediğimiz bu hızlı trende hayatın tatlarına varamadan yolculuk ettiğimizi anımsarız. Önemli olanın bir an önce büyümek, reşit olmak, okul bitirmek, meslek sahibi olmak, kariyer yapmak, evlenmek ve zengin olmak olmadığını anlamak için biraz düşünmek yeterlidir. Fakat yaşının 50’ye dayandığını bilmekse seni ürkütüyor. Hızlı trenin arada bir durduğu istasyonlarda inmesini becerebilseydin zamanın yavaş ilerlediğini, doyumsuz sohbetlerin pek de umurunda olmadığını sandığın arkadaşlarının yanında yaşandığını ve gözlerinin içindeki hayat pırıltılarının 20’li yaşlarında daha canlı olduğunu anlayacaktın.
Sahi seni bu hızlı trene kim bindirdi? Hâlâ geç olmadığını düşünüyorsan, neden hızlı trenin acil durum kolunu çekmiyorsun? Yıllarını alıp götüren iş yaşantısına ara verip, biraz kendine zaman ayırmaya ne zaman başlayacaksın? Omuzlar üstünde son yolculuğa uğurlanmadan önce olsun diyorsan ilk önce “hayır” demesini öğrenmelisin. Şimdi seni nereye götürdüğünü bilmediğin hızlı trenin acil durum kolunu çek ve hayatın tadını çıkar. Tıpkı benim gibi.

