<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Deneme Yazıları &#187; Edebiyat</title>
	<atom:link href="http://www.denemeyazilari.com/bolum/kultur-sanat/edebiyat/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.denemeyazilari.com</link>
	<description>&#34;Tür: Deneme. Konu: Her şey!&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Jul 2010 23:00:21 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Bazı Düşünürlerin Tutarsızlıkları</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/bazi-dusunurlerin-tutarsizliklari.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bazi-dusunurlerin-tutarsizliklari</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/bazi-dusunurlerin-tutarsizliklari.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Jul 2010 09:00:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>azizkan86</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[cengiz özakıncı]]></category>
		<category><![CDATA[nietzsche]]></category>
		<category><![CDATA[ömer hayyam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5490</guid>
		<description><![CDATA[Araştırmacı yazar Cengiz Özakıncı İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü adlı eserinde kendilerini tanrıtanımaz olarak tanıtanların düştükleri çelişkilere değiniyor, tanrıtanımaz olarak kendilerini ilan edenlerin başka güçlere taparak, aslında, illa ki kendilerinden üstün bir varlık kabul etme ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="http://www.alternatiforum.com/uploads/36/c%C3%B6.gif" alt="" width="171" height="127" />Araştırmacı yazar Cengiz Özakıncı İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü adlı eserinde kendilerini tanrıtanımaz olarak tanıtanların düştükleri çelişkilere değiniyor, tanrıtanımaz olarak kendilerini ilan edenlerin başka güçlere taparak, aslında, illa ki kendilerinden üstün bir varlık kabul etme almayışı içinde olduklarını anlatıyor. Bu konuda Ömer Hayyam’dan, Jean Meslier’den, Joseph Dietzgen’den, Turan Dursun’dan, Friedrich Nietzsche’den örnekler veriyor, bu düşünürlerin düştükleri yanılgılara parmak basıyor.</p>
<p>Çelişkiye düşen düşünürlerin ilk sırasında Ömer Hayyam yer alıyor. 1047’de doğduğu ve 1122’de öldüğü tahmin edilen Ömer Hayyam, &#8220;Rubai’leri&#8221; (dörtlükler) ile tanınır. Yazdığı en önemli eser budur. Bu rubailerde genel olarak Ömer Hayyam’ın şarap içmeyi yasaklayan Hz. Muhammed’e sitemi konusu işleniyor. Şairin birçok dörtlüğü şarapla ilgili (Hatta bir şiirinde Hz. Muhammed’e, yanlış hatırlamıyorsam, “Ayran içmeyi yasaklamazsın da şarap içmeyi niye yasaklarsın?” diye isyankâr bir tavır takınıyor.) Cengiz Özakıncı’dan öğreniyoruz ki Ömer Hayyam’ın rubailerinin hepsini kendi yazdığını söylemek doğru değildir. Çünkü Hayyam yaşadığı dönemde İslam Halifesi’nce ve Müslüman Selçuklu Sultanı’nca yönetim görevlerine getirilmiş, toplum içinde adı “Huccet ül-Mülk”e (yöneticileri kılavuzuna) çıkmış saygın bir bilgindi. Böyle bir bilginin Allah’ı reddederek bu unvanı alması ihtimal dışıdır, gerçekçi değildir. Rubailer Hayyam’ın yaşadığı dönemden bir süre sonra kitap haline getirilmiştir. Cengiz Özakıncı Hayyam’ın dörtlüklerinin bazılarını kitabına yansıtmış. Bu dörtlüklerden biri, Ömer Hayyam’ın Allah’ı reddettiği fikrine karşı gelerek, bildiğimiz Hayyam meşrebine aykırı duruyor. Dörtlük şöyle:</p>
<p>Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden</p>
<p>Melekler bu bedenin duyuları hep birden</p>
<p>Yerde gökte canlı cansız ne varsa birer uzuv,</p>
<p>Budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen.</p>
<p>Bu dörtlükten anlaşılacağı üzere Ömer Hayyam, Allah’ı varlığını, birliğini kabul etmekle birlikte, meleklere de inanıyor. Yalnız bu dörtlükten Ömer Hayyam’ın Hz. Muhammed’e itaat ettiğini çıkaramayız bana göre. Şiire göre Ömer Hayyam Allah’ın birliğine(vahdaniyet) şartsız şurtsuz inanıyor. Mesela panteistler tevhit inancına kanidir, ancak Allah’ın kitaplarına, peygamberlerine inanmazlar. Allah’ın bu dünyayı yarattığını, yarattıktan sonra bu dünyadan elini eteğini çektiğini düşünürler. Yani, anlatmak istediğim şudur ki her Allah’a inanan Allah’ın bütün kurallarını koşulsuz kabul ediyor diye bir şart yok. Ömer Hayyam’da bu tür insanlardan olabilir, ama aldığı unvan ve her rubainin ona ait olmadığı hakikati bizi farklı düşünmeye itiyor. “Belki de” diyor Cengiz Özakıncı, “yoğun dinsel baskı altında bulunan bir takım kökten din karşıtı ozanlar kendi eğilimlerini kendi adlarını vermeksizin çoktan ölmüş olan Hayyam’ındır diyerek, kendilerini dinsiz diye öldürülmekten korumuşlardır. Bizi böyle düşünmeye iten, Hayyam’ındır denilen dörtlüklerin bir bölümü dini yadsırken, bir bölümünün dini ve Tanrı inancını yüceltmesidir.” Ömer Hayyam’ın yazdığı dilden dile dolaşan, ama büyük ihtimalle Hayyam’ın olmadığı varsayılan yukarıdaki dörtlüğe ters düşen dörtlüklerden kitapta epey mevcuttur. Konunun daha iyi anlaşılması açısından bu dörtlüklerden ilgimi çeken ikisini buraya almakta yarar var.</p>
<p>Putların, kabenin istediği; kölelik.</p>
<p>Çanların, ezanların dileği; kölelik.</p>
<p>Mihraptı, kiliseydi, tespihti, salipti:</p>
<p>Nedir hepsinin özlediği kölelik.</p>
<p>Bu dörtlükte her dinin kölelik düzenini yaşatmayı amaçladığı fikri telkin edilmektedir. Hayyam’ın yazıp yazmadığı konusunda bizi tereddüde düşürten bir diğer dörtlük şudur:</p>
<p>Seccadeye tapanlar eşek değil de nedirler?</p>
<p>Küfelerle riya çamuru yüklenirler, gezerler.</p>
<p>İşin kötüsü din perdesi altında bunlar</p>
<p>Müslüman geçinirken gâvurdan beterdirler.</p>
<p>“Eşek” lafını Müslümanlara çok hakaret edici bulduğumu, ancak şiirin “din perdesi altında” lafından sonrasının okunmaya ve üzerinde düşünülmeye değer olduğunu belirtmek isterim.</p>
<p>Ömer Hayyam’ın şiirlerinde tam bir tenakuz görülmekle birlikte, şiirlerin Ömer Hayyam’a ait olup olmadığı konusunda bilinmezlik sürüyor. Ancak Jean Meslier’in içine düştüğü bunalım bize kesin çizgilerle tenakuza düştüğünü anlatıyor. Jean Meslier 1664’te doğup, 1729’da vefat eden bir köy papazı. Hıristiyanlığa aykırı düşünce ve davranışlarıyla tanınan Meslier, düşüncelerini Vasiyetname adını verdiği eserinde topluyor. Meslier dinlere cephe alıyor ve hepsini gerici olarak itham ediyor. Ona göre dinler, yeryüzünde iyi ve güzel olan ne varsa tümünü yıkmaktadır. Cengiz Özakıncı, Jean Meslier’in kitabını almış, okumuş ve yazılanların bir kısmını bizimle paylaşmış. Meslier Bon Sens(Sağduyu) adlı eserinde dinlere ve tanrı inancına şöyle saldırıyor(sf.108,109,110): “&#8230; Tanrıların tümünün kaynağı kıyıcılıktır. Bütün dinler dipsiz bir bilisizlik, uydurma söylence, kan dökücülük ve delilik anlatır.(&#8230;) Dinsel geleneklerin tümünde salaklık ve yabanıllık şöleni vardır.(&#8230;) Bütün dinler hoşgörüsüzdür, hiçbir din inanç ve düşünce özgürlüğünü kabul etmez ve dolayısıyla bütün dinler iyiliğin ve güzelliğin yıkıcısıdır.(&#8230;) Erdemli olmak için Tanrı’ya inanmak gerekmez( İnanılmasının gerekip gerekmeyeceğini İnsanı Daha Yükseğe Çıkarma Problemi adlı yazımda işledim)(&#8230;) Bir tanrıtanımaz iyi davranmak, tavır ve davranışlarında doğru olmak için, Tanrı’ya inanan birinde daha çok sebeplere sahiptir.(&#8230;) Dinin yerine felsefe geçseydi, evrende çok mutlu ve çok büyük devrimler gerçekleşirdi.(&#8230;) Din bir “Pandora Kutusu”dur ve bu uğursuz kutu açılmıştır.</p>
<p>Tıpkı Ömer Hayyam’ın dörtlüklerinde gördüğümüz bariz çelişkiyi Meslier’in kendisinde de görüyoruz ve Meslier illa ki usuna(aklına) uygun düşen bir Tanrı arayışı içine giriyor ve Güneş’i Tanrı belleyip, ona tapılması gereken bir varlık olarak bakıyor. İşte Meslier’in kitabından alıntılar: “Madem toplumlara Tanrı gerekliydi, birçok toplulukların taptığı güneşi Tanrı belleterek bu iş görülebilirdi&#8230; O güneş ki bütün varlıklara ışık, sıcaklık ve yaşam verir; o güneş ki varlığıyla doğayı coşturur, gençleştirir ve yokluğu doğayı üzünç ve bitkinliğe boğar. Güneşe tapmak bile Tanrı’ya tapmaktan daha usa uygundur.”</p>
<p>Kendisiyle çelişenlerden bir diğeri de Joseph Dietzgen’dir. 1828–1888 yılları arasında yaşamış bir Alman olan Joseph işçi düşünürüdür, yani Marx’çıdır. Bu şahıs Marx’ın yapıtlarını okumadan Marksist düşünceyi kendi başına bulmasıyla tanınıyormuş. Cengiz Özakıncı F.Engels ile K.Marx’ın yazdığı Din Üzerine kitabından alıntı yaparak, bize Engels’in Joseph hakkında ne düşündüğünü aktarıyor: “Materyalist diyalektik ne dikkate değer bir şeydir ki, yalnızca bizim(Marx ile Engels) tarafımızdan değil, ayrıca bizden bağımsız, hatta Hegel’den bile bağımsız olarak Joseph Dietzgen adlı bir Alman işçisi tarafından yeniden bulundu.” Komünistlerin unutulmaz lideri, öncüsü V.I.Lenin ise “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” isimli eserinde Joseph’i şöyle tanıtıyor: “J. Dietzgen, bilimsel yanı materyalist bilgi teorisini dinsel inanca karşı evrensel bir silah olarak görüyordu. Papazların o ünlü alışılmış ve sıradan dinine karşı değil, aynı zamanda karışık kafalı idealistlerin en incelmiş, yücelmiş, profesörlere özgü dinine de karşıdır.” Yine Lenin’den Joseph Dietzgen’in kendi düşüncelerini öğreniyoruz: “Profesörler ve doçentler, kendisine filozof diyen herkes, boş inanlara, gizemciliğe kapılır ve gerici bir yığın oluştururlar.(&#8230;) Dinsel ve felsefî saçmalıkların etkisine kapılmadan şaşırmamak için felsefe okuyup öğrenmek gerekir.” Dinlerin tanımladığı Allah’ı reddeden Joseph, tıpkı güneşi Tanrı telakki eden Jean Meslier gibi, bir yaratıcıya ihtiyaç duyuyorsak onun madde olması gerektiğini vurguluyor: “Bütün, parçayı; madde zihni yönetir. Bu anlamda maddeyi “ilk neden”(yaratılmamış yaratıcı) olarak, yerin ve göğün yaratıcısı olarak sevebilir ve yüceltebiliriz.” Yani, Joseph de diğerleri gibi bir “ilk yaradan” aramaktan kendini alıkoyamıyor, materyalist felsefe uygun olarak “madde”yi kutsallaştırıyor. Yine bir tatminsizlik, yine bir “yoktan var eden ya da ezelden beri var olan” arayışı söz konusu. Buradan da illa ki insanoğlunun kendi fikirlerine, savunduğu görüşlere mantıklı gelen bir “ilk neden” arayışına teveccüh ettiği, bundan kurtulmanın mümkün olmadığı sonucunu çıkartıyoruz. Şimdi merak ettim. Acaba dinsiz olduğunu cümle âlem bilen Aziz Nesin de bir Tanrı arayışına yönelmiş miydi, yoksa yukarıda adı zikredilenlerden farklı bir çizgide mi ilerliyordu? Doğrusu merak ettim(Keşke Aziz Nesin’le Söyleşi adlı eseri kaçırmasaydım)</p>
<p>Çelişkiye düşenler sadece yabancılar değil. Bu grupta bir Türk de bulunuyor. Adı Turan Dursun. 1934–1990 yılların arasından yaşamış Turan Dursun, yandaşlarında Türkiye’nin Jean Meslier’i olarak nitelenmiş. İşi ilginç tarafı bu zatın müftülükten ayrılmış olmasıdır. Diğer ilginç bir husus da Turan Dursun’un yazdıkları sebebiyle öldürülmesidir. Cengiz Özakıncı Turan Dursun’un kitabından alıntılayarak, bizi görüşleriyle baş başa bırakıyor: “Dinlerin insanlığa ettiği kötülüğü düşünerek dinsizliğimle övünüyor, onur duyuyorum. Dinler ne yaptı ve ne yapmakta? Bir din öbür dinle, bir mezhep öbür mezheple anlaşamaz&#8230; Tarih boyunca da, günümüzde de “din”ler hep kan, gözyaşı, ölüm getirmiştir.(&#8230;) Din insanlığa çok şey yitirtmiştir.(&#8230;) İslam’ın kendisi baştanbaşa terör mekanizmasıdır.(&#8230;) İnsanların özgürlükleri, insanca yaşamaları büyük ölçüde dinden arınmış olmalarına bağlıdır. “Din”in, “inanç dünyası”nın alanı başkadır; “bilim”in alanı başkadır. “Din” hep karanlık kesimdedir; “bilim” ise aydınlık kesimde.”</p>
<p>Görüleceği üzere, Turan Dursun dinleri gerici olarak nitelendirmiş, ilerlemenin önüne ket vuran bir çit olarak görmüştür. Turan Dursun’un İslam hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı görülmektedir. İslam’ın Altın Çağını yaşadığı devirlerde Hıristiyanların ve Yahudilerin bilime bakış açılarını Cengiz Özakıncı belgeleriyle ortaya koymuştur. Belgelere göre, bu dinler gericiyken, bilim adamlarını yakarken, İslamî bilim adamları birçok buluşla çağa damgalarını vurmuşlardır. Yalnız, zaman hep Müslümanların lehine işlememiştir. Bilim Doğu’dan Batı’ya kaymıştır. Batı bugünkü gelişmişliğini İslam’a borçlu olduğunu unutmamalıdır. Zemini Müslümanlar hazırlamış, ilmi Batılılar Müslüman bilim insanlarının üstüne bina etmişlerdir. Yani, zemin katı Müslümanlar hazırlamış, apartmanı Yahudi-Hıristiyan bilim insanları tamamlamıştır. Ayrıntılı bilgi almak isteyenler mutlaka Cengiz Özakıncı’nın kitabını okusunlar.</p>
<p>Turan Dursun da diğer tanrıtanımazlar gibi putları yüceltmiştir. Ona göre, Mekke’deki putlar sanat ürünüydü, simgeydi. Araplar putlara taptıkları yıllarda İslam döneminden daha ileri bir uygarlığa sahiptiler( Aynı düşünceyi bir arkadaşımın babası daha dün dile getirmişti. Allah’a inanan, ancak O’nun peygamberlerine ve kitaplarına inanmayan bu panteist amcam, insanların putlara tapmasının bile zekâ ürünü olduğunu ileri sürüyordu. Mukabele ederek, Allah’ın kendisini bilmemizi istediği için bizi yarattığını anlattım. Allah kendi varlığının tanınmasını, bilinmesini istiyordu. Amca uzaylılara değindi. Uzaylıların varlığının kanıtlandığı iddia etti. “Peki, bunlar nereye gidecek?” dedi, “cennete mi cehenneme mi?” Bu konuda hiçbir bilgim olmamakla birlikte, Araf’ta kalabilirler diye aklımdan geçirdim. Bilemiyorum valla, öğrenmek lazım. Yalnız, İslam dinini duyan birisinin bu dini öğrenmekle mükellef olduğunu birçok kaynaktan okudum. Yani, İslam’dan bihaber olanlar doğrudan cehennemle cezalandırılmayacaklar. Yalnız bilip de kulak ardı edenler kendilerini mahşer gününe hazırlasınlar.) Bu düşünürler illa ki bir şeye tapacaklar. Niyeyse Allah’ın varlığını reddetmekte hiçbir sakınca görmüyorlar.</p>
<p>Gelgelelim Friedrich Nietzsche’ye. 1844–1900 yılları arasında yaşamış bu Alman filozof, kendini “ilk dinsiz”, diğer anlamıyla “ilk töresizci” olarak ilan etmiştir. Başta Hıristiyanlık olmak üzere bütün tektanrıcı dinlere saldırmış, Böyle Buyurdu Zerdüşt’te “Tanrı öldü” diyecek kadar dinleri eleştiri yağmuruna tutmuştur. Cengiz Bey Nietzsche’nin Ecce Homo adlı kitabından bazı bölümleri iktibas etmiş: “ Hıristiyan töresi yalan isteminin en hayınca biçimidir.(&#8230;) Tanrı kavramı kişinin yeryüzünde özgürce yaşamasına karşıt bir kavram olarak uydurulmuş; özgür yaşam için zararlı, ağulu(“ağı gibi” olmalı), karaçalıcı&#8230; Özgürce yaşamanın can düşmanı ne varsa hepsi “Tanrı kavramı”nda ürkünç bir birlik olmuştur!(&#8230;) Gövdesel sağlık yerine ruhun kurtuluşu, yani tövbe çırpınmaları ve kurtuluş isterisi arasında gidip gelen bir delilik nöbeti.” Cengiz Bey, üstte adı geçenlerin peygamberce(peygambervari) bir söylemle dile getirdikleri düşünceleri karşı tarafı öykünerek oluşturduklarını göstermesi bakımından ilgi çekici buluyor. Nietzsche’nin de çelişkisi üzerinde duruluyor. Ona göre, Yunanlıların Tanrı anlayışları ilerici, tüm tektanrıcı dinler gericidir. Yine bir şeye tapma saplantısı söz konusudur. Cengiz Özakıncı kendince Nietzsche’yi şöyle çürütüyor: “&#8230; Nietzsche’nin eski Yunan tutkusu, eski Yunan uygarlığının ve düşüncesinin Yunanlıların kendi yaratımları olmadığı, Hitit, Fenike ve Eski Mısır’dan devşirme olduğu; eski Yunanlıların tüm bilimsel bilgilerini, düşüngülerini ve tanrılarını Hitit, Fenike ve eski Mısır’dan aldıkları konusundaki bilgisizliğini ele vermektedir.” Şeytancılık aslı kitabında Nietzsche’nin din adına insanlığa reva görülen kahpeliğin maskesini yırttığı belirten Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, filozofun gerçek ahlak ve dini aramak yerine sahtelerine sövmekle ömür defterini kapattığı belirtiyor. Dolayısıyla Nietzsche’nin hak dini hakkında pek de bilgisi olmadığını söyleyebiliriz. Bana göre Nietzsche, Hıristiyanlık için reva gördüğü eleştirileri tüm dinleri kapsayacak şekilde genişletme hatasına bulaşmıştır.</p>
<p>Sonuç olarak kendilerini dinsiz olarak ilan edenler, kendileri için bir put bulma konusunda o kadar da dinsiz gözükmemektedirler. Ya adam gibi dinlere inanmadığınızı belirtip, evrenin tesadüfler sonucu oluştuğunu kabul edersiniz ya da bu evrenin bir yaratanının olduğuna, yoktan var edildiğimize inanırsınız. Eğer inanmıyorsanız, kendinizden daha üstün bir gücü niye arıyorsunuz? Bu da insanın kendi sorularına kendince mantıklı cevaplar bulmasının bir neticesidir.</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5490&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/bazi-dusunurlerin-tutarsizliklari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yerde Yatan Kim?</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/yerde-yatan-kim.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yerde-yatan-kim</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/yerde-yatan-kim.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 16:08:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>A. Fazıl KINIK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[karakutu]]></category>
		<category><![CDATA[kaza]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=4543</guid>
		<description><![CDATA[Sabah erken kalkmanın huzursuzluğu içinde lavaboya doğru ilerledim, su soğuktu.
- Kahvaltımı yaptıktan sonra kendimi dışarı attım. Kaldırım üstünde bir başıma, başım önde yürüyorum. Amerikan filmlerinden fırlamış bir ses geldi kulaklarıma. Araba saatte 180 km/h yapıyormuş ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-4546" title="133520091025121519391" src="http://www.denemeyazilari.com/images/133520091025121519391-250x161.jpg" alt="133520091025121519391" width="250" height="161" />Sabah erken kalkmanın huzursuzluğu içinde lavaboya doğru ilerledim, su soğuktu.</p>
<p>- Kahvaltımı yaptıktan sonra kendimi dışarı attım. Kaldırım üstünde bir başıma, başım önde yürüyorum. Amerikan filmlerinden fırlamış bir ses geldi kulaklarıma. Araba saatte 180 km/h yapıyormuş ve birden firene basar ya, işte o ses.</p>
<p>-Aradan yarım saat gibi bir süre geçtikten sonra bir ambulans sesi duymaya başladım, aynı zamanda içimden geçiriyorum tam da filmlerdeki gibi bir sahne. Adam resmen parçalanmış bir biçimde belli ki fazla yaşamayacak, bunu oradakilerde biliyor, ambulansın hızlı gelmesi bence bu yüzden anlamsızdı. Ama bir umut ya da birilerinin kahraman olma telaşından olsa gerek.</p>
<p>-Yerde yatan adamın telefonu çalmaya başladı, aksilik ya tamda arabanın çarpacağı zaman arayacakları tuttu. Sanırım adam benim gibi erken kalkmış olacak ki daha uykusunu atamamıştı üstünden ve sanırım yine bu yüzden olsa gerek o arabayı fark edip en azından bir kaçma manevrası sergileyememişti. Şimdi aklım o çalan telefona takıldı, melodisi bilindik ve klasik Nokia melodisiydi. Tesadüf ya benimde aynı.</p>
<p>-Acaba arayan kimdi ? Sanırım sevgilisi ile buluşmaya gidiyordu. Erken kalkmıştı çünkü bir pazar günü erken kalkmanın sebepleri arasında en sağlamı sevgili yanına gitmekti ve erkenden gitmenin sebebi de sanırım ilişkilerinde bir problem olmasıydı, bu yüzden dalgın ve dikkatsiz gitmesi normaldi.</p>
<p>-Ya da sevgilisi değil, iş görüşmesi için erken kalkması gerekliydi ama pazar günü bir iş görüşmesi olmayacağı için bu olasılığı gözardı ediyoruz.</p>
<p>-Belki de bu yağmurlu hafta sonunda çalışmak zorunda kalan bir işçiydi ve pazar günü çalışılmasından dolayı stresli olan bu adam müdürüne küfür ede ede yürüyordu. Belli ki kendisini çok kaptırmış.</p>
<p>-Ya da hiç biri, bütün olasılıkları sayarak bir yere varamayacağımız kesin.</p>
<p>Özetle, adama arkadan feci bir şekilde araba çarptı, ve tam bu sırada telefonu çalmaya başladı aradan yarım saat geçmeden hızla olay yerine bir ambulans geldi, bilindik kalabalık ve bilindik telaş görüntüleri, olduğum yerden iyi gözlemleyebiliyorum. Şimdi savcı bekleniyor…</p>
<p>Keşke gece geç yatsaydı ve sabah erken kalkmak zorunda olmasaydı, ya da telefonu sadece 2 dk önce çalmış olsaydı belkide araba iki metre önünde sadece duvara çarpacaktı.</p>
<p>Şimdi sorumluları bulmaya çalışalım.</p>
<p>-Adam erken kalktı çünkü bir işi vardı ve kalkması gerekiyordu ve olması gerektiği gibi kaldırımdan yürüyordu. Cadde kenarı olmasından dolayı belki dikkatli olmalıydı ama bu olay onu sorumlu yapamaz. Adamın suçu yoktu.</p>
<p>-Araba adamı duvarda sıkıştırdıktan sonra telefon çalmaya başladı sadece 15 saniye sonra, eğer arayan kişi bir yada iki dakika önce aramış olsaydı yada sadece 20 saniye önce aramış olsaydı telefonu açıp cevap vermek için bir iki saniye adımlarına ara verecekti ve bu da büyük olasılıkla arabanın adama çarpmasını engelleyecekti. Sadece 1 metre önünde gerçekleşen kazaya tanıklık edecekti ama sanırım telefonun geç çalmasından dolayı şimdi ölümüne tanıklık ediyor. Telefonu kazadan sadece 20 saniye önce arasaydı adam yaşıyor olacaktı. Sorumlu belki arayan kişi ( mi? ).</p>
<p>-Peki ya araba ? Neden o kadar hızlı gidiyordu ve hakimiyetinin kaybetmesinin sebebi ne olabilirdi.</p>
<p>- Büyük bir ihtimalle genç bir sürücü, hızlı gidiyordu çünkü yol boştu ve hızı seviyordu. Virajı aldıktan sadece beş saniye sonra müzik kanalını değiştirmek için eli radyoya doğru yöneldi, bu kısacık zaman diliminde isteksiz de olsa refleks olarak gözleri kanalın frekansına kaymıştı bu sadece bir saniye sürmüştü. Hava kapalı ve geceden çok yağmur yağmıştı, yollar ıslak ve zemin kaygandı. Gözlerini tekrar yola çevirdiği vakit bulunduğu şeritten sadece bir metre sağa kaydığını fark etti, panik olarak direksiyonu tekrar sola çevirdi. Araba pahalı ve bir hız canavarına benziyordu. Bundan sebep direksiyonu da hidrolikti. Buna ek olarak yollarında kaygan olması eklenince, genç sürücü hakimiyetini kaybetti ve kaldırıma çıktı, sonuç olarak adama çarptı. Suçlu kötü müzik veren radyo kanalı mıydı yada pahalı bir araba olmasına rağmen direksiyona entegre etmedikleri radyo kontrol paneli yüzünden otomobil firması mı veya genç sürücüyü iyi eğitemeyen sürücü kursu mu ? Belki de henüz ehliyeti bile yok. Bu yüzden suçlu sürücü olabilir. Sonuç itibari ile, sürücü o arabayı almamış olsaydı, hız limitini aşmasaydı ve müzik tarzı o an dinlediği şarkı ile uyuşmuş olsaydı bütün bunlar olmayacaktı.</p>
<p>– Telefon ardı arkasına çalmaya devam ediyor, kimsede açıp durum hakkında konuşmak istemiyor ve bence de haklılar da böyle bir olayı kim nasıl anlatabilir ki ?</p>
<p>-Olay yerinde bulunan polislerden biri telefonu aldı ve açtı. Telefonun karşısındaki sesi duymamam gerekiyordu ama nedense sanki yanımdaymış gibi duyabiliyordum. Duraksadım…</p>
<p>-Ses çok tanıdık geliyordu…</p>
<p>(Telefondaki ses polis memurunun sesini duymadan )</p>
<p>-Oğlum nerede kaldın ya sabahtan beri arıyorum, uyuya mı kaldın ?<br />
( Bu ses… Tanrım)<br />
-Ben polis memuru Orhan ÖZ kiminle görüşüyorum.<br />
( Şaşkın bir ses tonu ile…)<br />
-Özür dilerim efendim ben ben Sercan, sanırım bir yanlışlık oldu, ben arkadaşım Emre’yi aramıştım. Tekrar özür diliyorum kapatıyorum hemen.</p>
<p>Cep telefonundan arıyordu ve numara çevirmesine gerek yoktu. Sercan’ın bu yüzden yanlış bir numarayı arama olasılığı gökyüzünde bir uzay mekiği ile uçağın çarpışması kadardı.</p>
<p>-Hayır, Sercan bey bu telefon sanırım arkadaşınız Emre’ye ait kendisi Üsküplü Kavşağı&#8217;nda trafik kazası geçirdi, eğer bu muhite yakınsanız gelmenizi rica ediyorum…</p>
<p>-Hemen geliyorum !<br />
( Der ve telefonu kapatır… )</p>
<p>Bu ses Sercan’nın sesiydi,</p>
<p>Şimdi fark etmeye başladım, nefes almıyorum, üstelik hava soğuk olmasına rağmen üşümüyorum… Farkında değilim olay olduğundan itibaren insanlar içimden geçiyor, tanrım…</p>
<p>Çocukluk yıllarım, hatalarım, sevinçlerim…<br />
Lisede ilk günüm….<br />
Annem…</p>
<p>-Anne? …</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=4543&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/yerde-yatan-kim.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hikayeleri</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/hikayeleri.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=hikayeleri</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/hikayeleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Nov 2009 21:09:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Baran Danış</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[geçmiş]]></category>
		<category><![CDATA[göz]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[masumiyet]]></category>
		<category><![CDATA[sokak]]></category>
		<category><![CDATA[yüz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=4403</guid>
		<description><![CDATA[Bazı kadınların gözleri geçmişe bakar. Boyunlarını eğdiğinde sahra kaderinizdir. Adettendir izlerin peşine düşmek. Dilini bilmeyen bir ebced. Yeminimdir bu: sadakat sadakat sadakat. Yetimler hırka giyer türkuazın gölgesinde. Atlas açılır gecenin göğsüne. Simya, tül, mim. Kimse ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bazı kadınların gözleri geçmişe bakar. Boyunlarını eğdiğinde sahra kaderinizdir. Adettendir izlerin peşine düşmek. Dilini<img class="alignright" src="http://img1.blogcu.com/images/k/a/y/kayalik/www_resimcity_com_dovme_resimleri_kadin.jpg" alt="" width="303" height="303" /> bilmeyen bir ebced. Yeminimdir bu: sadakat sadakat sadakat. Yetimler hırka giyer türkuazın gölgesinde. Atlas açılır gecenin göğsüne. Simya, tül, mim. Kimse kendi hayatının efendisi değil. Mülteci azaplarınızı paylaşır kanayan ayna. O kadınlardır suretleri yansıyan koyu kıvam harflere.</p>
<p>Bazı kadınların gözleri kaderlerine bakar. Ve gülümserler. Bir iç denizdir yalnızlıkları. Pürüzsüzdür bir bebeğin uykusu kadar hüzünleri. Saydam masumiyetleri delirtir. Cebir, zamanın içinde kahve kokusudur. Kehribar işi, yeni coğrafya. Dört yöne yaslanır ruhumuz. Doğu ilmindedir aşk nakışları bazı kadınların. İlmiği boyunbağlarına düşer bilmedikleri yollarda. Kaybolur figanı parmak uçlarında.</p>
<p>Gözleri geceye doğar bazı kadınların. Ilık olur yaz geceleri. Pencere önü cezayir menekşesi. Balkon salkım saçak. Sokak faslıdır sesleri. Gölgelenir kuş uçuşu hayalleri yorulduklarında inci kolyeler dağılır. Bir gecede dokunabilirler yüreğinize ve kıvrılırlar sessizliğinize siz istemeseniz de. Acem mülküdür bir yanları. Ötesi kaf, ötesi heves, ötesi derin. Gün gelir, yağmurları bile yetmez ruhunu örtmeye bu şehrin.</p>
<p>Bazı kadınların gözleri dolar</p>
<p>…yüzünüzü saklayacak yer bulamazsınız.</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=4403&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/hikayeleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aşırıyı Bulmak ve Dengeyi Kurmak</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/asiriyi-bulmak-ve-dengeyi-kurmak.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=asiriyi-bulmak-ve-dengeyi-kurmak</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/asiriyi-bulmak-ve-dengeyi-kurmak.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Aug 2009 05:52:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>azizkan86</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[sevgili]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=3949</guid>
		<description><![CDATA[Sevgilime birçok şiir yazarım. Denilebilir ki insan sevgilisi olunca anlıyor şiirin değerini. Şiirle insanları etki altına alabilirsiniz. Abartırsınız kelimeleri, ama abartı olmadan da şiir olmuyor. Her şeyi olduğu gibi söylersek, o zaten şiir olmaz. &#8220;Ferhat ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright size-medium wp-image-3987" src="http://www.denemeyazilari.com/images/siir-250x187.jpg" alt="" width="250" height="187" />Sevgilime birçok şiir yazarım. Denilebilir ki insan sevgilisi olunca anlıyor şiirin değerini. Şiirle insanları etki altına alabilirsiniz. Abartırsınız kelimeleri, ama abartı olmadan da şiir olmuyor. Her şeyi olduğu gibi söylersek, o zaten şiir olmaz. &#8220;Ferhat gibi dağları deler&#8221; dizelerini haddini aşmış bulurum. Bu kadar da abartılmamalıdır bence, çünkü her şeyin bir sınırı vardır.</p>
<p>Yapamayacağınız şeyleri söylemezseniz iyi olur. Mesela &#8220;senin için ölürüm&#8221; demek gibi. Bir insan için ölecekseniz eğer, kendinizden kuşku duymalısınız. Onun için ölmeyeceğinize göre, gerçi intihar edenler de yok değil, böyle boyunuzdan büyük laflar etmemenizi salık veririm. Şöyle diyebilirsiniz mesela:</p>
<p>&#8220;Hayat seninle daha candan, daha renkli, seninle hayat bir su gibi.&#8221;</p>
<p>Bunun gibi şeyler. Ölürüm kelimesinin altından kalkamazsınız. Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı’ya bakıp da dağları deleceğinizi ya da derin bir “ahh” çekerek kül olacağınızı düşünmeyin. Bunlar sadece aşırı abartılmış hikâyedir, başka bir şey değildir. Şimdiki aşklar bunlarınki kadar saf değildir. Çoğu çıkar ve seks üzerine kuruludur. Zengin bir aile çocuğunun fakir bir kızı aldığı görülmüş müdür? Bunlar ancak filmlerde canlandırılır. Kısacası, üstünden kalkamayacağınız, boyunuzu aşan şiirler yazmayın.</p>
<p>Her şeyin aşırısına karşıyımdır, şiirde olduğu gibi. Çünkü aşırı, ideolojik bir saplantı gibidir.  Herhangi bir ideolojiye kendini kaptırmış kişi, kendini eleştiremediği gibi saplandığı bataklığın çamurunu da göremez. Bunların ettikleri tek halt, aşırıya kaçmaktır. Bunlardan canlı bomba bile yapabilirsiniz, bunlar ideolojisi uğruna canlarını feda ederler. Zarar, ideolojilerin saplantı haline geldiği andan itibaren başlar ve zararın ilk icraatı kişinin gözlerini kör etmesidir. Hepimizin beğendiği sanatçılar, yazarlar, devlet büyükleri, devrimciler vardır. Bunları beğenmekle bunlara tapmak arasında fark vardır. İnsanlar eskiden putlara taparlardı. Sadece Allah’a tapılmaz, inanılır. Allah’ı hissetmeyen canlılar, görmeyen gözler, bilmeyen kafalar insanların çıkarttıkları ideolojilere bel bağlarlar. Putları da insanlar çıkartmıştır, ideolojileri de.</p>
<p>Atatürk’ü sevmek ile Atatürk’e tapmak arasında fark vardır. Hiçbir insan yoktur ki kusursuz olmasın. Hatta peygamberlerin bile kusurlu olduğunu gözden ırak tutmamak gerekir. Allah tarafından seçilmişlerdir, ama nihayetinde etten kemikten mürekkep insanlardır. Kusursuz olan tek varlık Allah’tır. Önemli olan, insanları hataları veya kusurlarıyla kabul edebilmektir. Doğru dürüst bir ilişki bu şekilde cereyan eder.</p>
<p>İlişkilerde verilen vaatler, yazılan şiirler, sevgiliye okunan veciz sözler ondan ayrıldıktan veya boşandıktan sonra hiçbir mana taşımaz. İnsanlar ayrılacağını bile bile karşı tarafın gönlünü okşayacak şekilde muamelede ederse, hem kendini hem de karşısındakini kandırır. Yalnız, böyle bir davranışın doğru olduğunu kesinlikle düşünür. Kendini haklı çıkartacak kendince bahaneler ileri sürer. Yalanla yaşamayı kendine şiar edinir. Bu davranışa “sadistçe bir muamele” desek yeridir. Karşısındakine acı vermekten hoşlanan bir kişiye mahsustur bu muamele. Karşı taraf ne kadar dikkatli olursa olsun dizginleri ele alamadıkça, hiç haberi olmadan başkalarının yalanlarıyla yaşar, çünkü yalan söylemek her baba yiğidin harcı değildir.</p>
<p>Kurnaz ve göründüğü gibi olmayanların becerebileceği bir iştir. Saf olanları hemen kendi ağına taktırır. Güzelliliği veya yakışıklılığı ile büyüler hiç sezdirmeden sahtekârlığını. Onun için boşuna dememiş eskiler “Güzellik ekmeğin üzerine sürülmüyor” diye. Önemli olan ruh güzelliğidir klişesine sürekli dile getiriyorlar. Bence ruh güzelliği ile ten güzelliği beraber yürümelidir. “Çapı kadar konuşmalıdır” insan. Epey kilolu bir bayan ile eli yüzü düzgün bir erkeğin yan yana gelmesi pek olası değildir. Dolayısıyla insan çapını bilmelidir. Bakınız paparazziler hep kendi çevresindeki insanlarla beraber olan kişileri ekranlara taşımaktadır. Bakınız doktorlar genelde kendileri gibi doktor olanlarla evlenmektedirler (İstisnalar kaideyi bozmaz). Fakir bir bayanın fabrikatör bir erkekle evlenmesi ancak Türk filmlerine özgüdür. Yani, kurmacadır. Hele şimdi her iki tarafın da çalışması zarurî hale gelmiştir. Salt bir milyar maaşın bir aileyi geçindirebilecek kudreti yoktur. Ucundan kıyısından ev sahibi olmuş karı kocayı geçindirebilir ancak. Dolayısıyla şimdiki evlilikler aşktan daha çok para üzerine kuruludur.</p>
<p>“Soğan yenip karnı doyurma vakti” geçmiştir. Özellikle kendini beğenmiş bayanların gözü yükseklerdedir. Kendine bakanların değeri yükselmektedir. Kapitalist bir dünyanın insanı koyduğu merkez işte burasıdır. Para endeksli ve tüketme üzerine kurulu yaşam insanların gözünü paraya çevirmektedir. Fakat tamamen paraya dayalı bir ilişki nasıl ki yanlışsa, tamamen duyguya dayalı ilişki de o kadar yanlıştır. Dolayısıyla, Aristoteles’in felsefesinden alıntı yaparsak, dengeye ulaşmak duygu ve para bileşkesini doğuracaktır. Bu da sağlıklı bir ilişkinin tohumlarını eker. Hem böyle bir ilişkide ne erkek ne de bayan hâkimiyeti sağlanır. Düzenli bir ilişki bu şekilde cereyan eder. Fakat her zaman terazinin kefeleri aynı yerde durmaz. Bir taraf kesinlikle baskın çıkacak, terazinin dengesini bozacaktır. Dediklerin doğru çıktıkça, karşı taraf senin fikirlerinle yola çıkacaktır. Bu da büyük bir sorumluluk ihtiva eder. Evlilik de büyük bir sorumluluk getirir. Aşk ikinci plana düşüp, gelecek ön plana çıkar. Çünkü evlilik sadece aşkla yürümez. Sevgide de denge kurmak zordur. Bir taraf her zaman daha baskın çıkacaktır, duygularını daha dolu yaşayacaktır. Belki seni senden daha çok sevecektir. Bazı davranışlar onu ağlatacak, seni ağlatmayacaktır. Bu durumda kesinlikle denge beklenmemelidir. Böyle bir denge beklentisi daha az sevildiğini düşünen kişi tarafından negatife çekilecektir, ilişkinin rayında gitmemesine, sürekli kavga yaşanmasına sebep olacaktır. Oysa her insan farklıdır. Kişiyi daha az seviyor diye suçlamak yanlıştır. Doğru olan şey, daha az sevildiğini düşünen kişinin “adamına göre hareket” etmesidir. Bu, aşırıya kaçılmasını önler ve seviyeli bir ilişki vücuda getirir. Sevgide denge kurmak kulağa hoş geliyor, ama fiiliyata geçerken yollar kaygan olabilir.</p>
<p>Evlilik insan doğasının hem vazgeçilmez kaynağıdır hem de kafese kapatılmanın sembolüdür. İnsan doğası için elzemdir evlilik, fakat o derece de sorumluluğu yansıttığından sorumluluk almak istemeyen birinin uzaklaştığı bir sözleşmedir. İnsanlar evlenirler, çoluk çocuğa karışırlar ve böylece insan soyunun devamı sağlanır.</p>
<p>Evlilik bir ihtiyaçtır aslında, ama bazıları bu ihtiyacı görmezden gelirler. İnsanlar yaşlılığı düşündüğünde evliliğin şart olduğunu anlayacaktır. Ki o zaman yalnızlığın ne kadar acı verdiğini fark edecektir.</p>
<p>İnsanlara yalnız olduğunu düşündüren yalnızlık duygusu değil, yalnızlığı hissetme duygusudur. Yalnız kaldığınızı hissettiğinizde azap çekersiniz. Tersine, bu duyguyu hissetmediğinizde yalnızlık size ıstırap vermez. Bu da insanların çok dostu ve arkadaşı veya ahbabı olmasına bağlıdır.</p>
<p>Dünyaya baktığınızda her şeyin denge üzerine kurulduğunu görürsünüz, fakat insanlar bunu görmezler. Her zaman bir tarafa meylederler. Bir tarafa meyledilebilir, ancak bir tarafa körü körüne bağlı kalmak canlı bombalar doğurur. Nitekim komünizm-kapitalizm savaşı her zaman canlı bombalar doğurmuştur. Komünizm milleti dinsiz yapayım derken, radikal dincileri ortaya-çünkü baskı her zaman insanları asileştirir- çıkarmış; kapitalizm dinsizlere karşı radikal dindarları destekleyince “canlı bomba Müslümanları” hâsıl olmuştur. Yani, iki taraftan kıstırılan kişiler başkaları yoluyla ve kendilerince aşırı veya abartıya sığınmışlardır. Dolayısıyla ne dinsiz bir nesil yetiştiren komünizm iyidir ne de radikal dincilere destek veren emperyalizm(Belki komünizm insanları din yönünden, Osmanlı toplumundaki gibi, serbest bıraksaydı daha yaşayacaktı. Ben komünizmin yıkılmasının bir sebebini buna bağlıyorum)</p>
<p>Velhasıl &#8220;her şeyin aşırısı ziyandır&#8221; demiş atalarımız. Aşırısız günler diliyorum herkese.</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=3949&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/asiriyi-bulmak-ve-dengeyi-kurmak.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kısa Dünya Musikisi Tarihi [1] Ya Da Bir Kitabın Peşinde İki Yabancı</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/kisa-dunya-musikisi-tarihi-1-ya-da-bir-kitabin-pesinde-iki-yabanci.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kisa-dunya-musikisi-tarihi-1-ya-da-bir-kitabin-pesinde-iki-yabanci</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/kisa-dunya-musikisi-tarihi-1-ya-da-bir-kitabin-pesinde-iki-yabanci.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Aug 2009 14:59:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gülçin Eren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hippy]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[karşılaşma]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[paylaşım]]></category>
		<category><![CDATA[yabancı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=3774</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazı hayatın pek de cömert olmadığı birşeyle ilgilidir; Mutlu tesadüflerle. Düşünür Spinoza hayat hakkında upuygun bilginin karşılaşmalarla yaratıldığını belirtir. Karşılaşma sayısı arttıkça, upuygun bilgiye o kadar yaklaşırız. Merak, müzik ve hippy olabilmekle de ilgili aynı zamanda. Bu yüzden başta yabancı olan ama sonra tanıdık duyguları bana yaşatan bir kişi ile ilgili. Paylaşım...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright size-full wp-image-3775" src="http://www.denemeyazilari.com/images/hippy-chick.jpg" alt="hippy" width="250" height="auto" />Tadım da tuzum da yerinde değil günlerden bir pazartesi. Mutsuzum, huysuzum, çaresizim. Çıktım evden apar topar. Başladım yürümeye. Bakalım <em><strong>ayaklarım</strong></em><sup>[2]</sup> beni nereye götürecek. Bir de baktım Kızılay’dayım. Saat daha 09.00. Bir Ankaralı için erken bir zaman dilimine tekabül eden aralıktır dokuz-on arası. Mülkiyelilerin karşısında Tufan kitapevi vardır, bildin mi? İşte oradayım. Aslında bir şey alacağım yok. Zaten kumrulardan inerken bir yüzük için epey para dökmüş ve kendime söylenme halindeyim. Ama kahvaltı edesim var. Saçım başım dağınık, suratımda dünden kalma kocaman bir boşluk. Darmadağınığım. Üzerimde aynı <em><strong>yerel tat kıyafeti</strong><sup>[3]</sup></em>, yağlanmış saçlar, akmış ama özensizce temizlenerek yeni gün için üzerine ilave edilmiş biraz rimel ve abuk fondöten kullanımıyla renk tonları yer yer dalgalanan bir cilt&#8230;</p>
<p>Sanırım sabahın köründe kitapçının mülkiyelilere bakan açık alanında yer alan dergilere bakan iki kişiden biriyiz. Yanımda müzik dergisi alan şu çocuktan bahsediyorum, sırtında gitarı var. Gördün mü? “Vay tam bir hippy!” Bol bir pantolon, siyah-mavi sırt çantası, toprak rengi bir t-shirt. Neyse&#8230; Biz böyle sırtımızda gitarımız düşemedik yollara. Çakıldık kaldık. Birikimde ne yazılar var derken içimden ve en üste örtünmekle ilgili başlığı görüp bunu da türban konulu yazı biriktirdiğim arşivime eklerim hesabı yaparken bir sesle bölünüyorum. Evet bölünüyorum ve özel alanıma müdahale gibi algılayarak başta hoşlanmıyorum. Elindeki dergiyi rulo haline getirmiş bu genç adam demincek gözümün takıldığı genç adam. Okuyacağı dergiyi daha almadan neden rulo haline getirmiş diye sorarken, cevabı konuşmalarımız olacak bir konuşmaya başlıyoruz. Her şey birdenbire oluyor.</p>
<p>“Pardon <em><strong>Adnan Ötüken</strong></em><sup>[4]</sup> kütüphanesine nasıl gidebilirim?”</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt; line-height: 150%; text-align: justify;"><strong>(Şaşkın ifade)</strong> “ Milli kütüphane&#8230; Bahçeli dolmuşları var parktan. Binince tam önünde inersiniz.”</p>
<p>Tam bir salağım. Çocuk bana her gün önünden geçtiğim ve hatta geçen bir girip bakayım dediğim halk kütüphanesini soruyor. Bense içinde aynı isimli okuma salonunu barındıran milli kütüphaneyi soruyor sanarak yanlış tarif ediyorum. Ne kadar güven verici&#8230;</p>
<p><span style="mso-tab-count: 1;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.4pt; line-height: 150%; text-align: justify;">
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 35.4pt; line-height: 150%; text-align: justify;"><strong>(Israrcı bir bekleyiş, biraz gergin ve heyecanlı yüz ifadesi)</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 12.6pt 0pt 36pt; text-align: justify;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="font-size: 11pt;">Cevap verildi, süre doldu. Dıttt&#8230; Yol ver, yol ver! Kesin birazdan bana yazacak. Yok adın ne, yok neden sabah 09.00. Tanrım ne güzelsin falan. Garip hala konuşmuyor. Dur bakalım. Fazla ön yargılı davranmamak lazım. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; line-height: 150%; text-align: justify; tab-stops: 35.4pt 10.0cm;"><strong><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="mso-tab-count: 1;"> </span><span style="mso-tab-count: 1;"> </span></span></span></strong></p>
<p>Dergilere bakmaya geri döndüğüm anda birden aklına yeni bir soru gelmişçesine bana doğru yöneliyor. Ekliyor:</p>
<p>“Sahaf var mı buralarda bildiğin?”</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 12.6pt 0pt 36pt; text-align: justify;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="font-size: small;"><span style="mso-tab-count: 1;"> </span>(içses) </span><strong><span style="font-size: 11pt;">Hoppala. Ya arkadaşım piyangodan mı çıktın sen ya. Ama sempatik bir genç:) İşin garibi bana yazdığı falan da yok. Bana Motosiklet Günlüğündeki Che’yi hatırlattı. Tip olarak da benziyor. Kumral. Hafif dalgın ama on sekizindeymişçesine heyecanlı. O kadar genç değil sanırım. Nerede sahaf vardı ya burada. Hah buldum. Ama orayı nasıl tarif edebilirim ki. Ne dangalağım ben ya. Gittiğim yolları unutuyorum. Hafızam yok.</span></strong></span></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><strong><span style="mso-tab-count: 1;"> </span></strong>“Atatürk Bulvarının üzerinde giyim dünyası var. Onun yanında üç katlı bir sahaf var.”</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 12.6pt 0pt 36pt; text-align: justify;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="font-size: small;"><span style="mso-tab-count: 1;"> </span>(iç ses) </span><strong><span style="font-size: 11pt;">Kendi yaptığım tariften kendim memnun değilim. El kol işaretleri. Şuradan şöyle gidince gibi mahallevari tarifler&#8230;</span></strong></span></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bu berbat tariflerimden sonra araya duraksama girdi. Elinde tuttuğu <strong><em>müzik fanzinlerinin</em></strong><sup><em>[</em>5]</sup> ne kadar değerli olduğundan çünkü minimum sermaye ve maksimum samimiyet içerdiğinden bahsetti. İlgimi çekmedi diyemem. Bu ayaküstü sohbet kadın-erkek ilişkisinin ötesine taşınmış ve giderek merak duyguma hitap etmeye başlamıştı. Karşımda kendini bilgiyle doldurmaya çalışan biri vardı. Bu çok ender bir durumdur. Sanırım anahtar kelimeyi söylemesiyle papaz bana geçmişti ve eğlenceli bir sohbete gidecek davetin kapılarını açtım.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 21.6pt 0pt 36pt; line-height: 150%; text-align: justify;">“Bir şeyler atıştıracağım şurada. (yine elimle işaret ediyorum Leman Kültür’e giden yolu) Eşlik etmek ister misin ya da bir şeyler içmek?”</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 21.6pt 0pt 36pt; line-height: 150%; text-align: justify;">“Olur, olur çok iyi olur. Gidelim. Bir dakika izin ver, ödeyip geliyorum. Burada bekle.”</p>
<p>Bildik ve aptal tanışma sohbetlerini geçiyorum. Sadece onun ve benim aynı zeminde durduğumu söyleyebilirim. O bağlardan kurtulabilmiş, bense kurtulmaya çalışıyorum. Gitsem de kalsam da düşünmekten ve okumaktan vazgeçemeyecektim. Her ne kadar kızgınlıkla tüm kitaplığımı Big Fish posterimin arkasına saklasam da&#8230; Gitarıyla Bursa’ya, İstanbul’a ve en son Çorum’a geçip bir grubun arkasında çalacak bir müzisyen. Bugünlük burada. Sadece birkaç saat&#8230; Konuşmalarımız ve anlattıkları onu benim gözümde <em><strong>Bauman’ın</strong></em><sup>[6]</sup> turist diye adlandırdığı kimse yapıyordu. Turist ve aylak arasına fark koymak isterim. Aylak tamamen bağsızdır ve nereye giderse gitsin oraya yabancıdır. Hiçbir yerde “yerleşik” olamaz. Turist ise bilinçli ve sistematik bir deneyim, farklılık ve yenilik arayıcısıdır. Turistin evi vardır ve onu maceraya iten evinin dinginliğidir. Eminim bu yazıyı okusa ona bağımlılığı özgürlükle eriten, ciddiyet kıyafetini bir kenara itmiş “gezinen” dememi tercih ederdi. Önce Leman’a gidiyoruz. Cam silen arkadaş bize el kol işaretiyle oturamayacağımızı anlatıyor. El-kol işaretini nasıl bir toplumsal düzlemde edindiğimi anlıyorum.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 39.6pt 0pt 54pt; text-indent: -0.6pt; text-align: justify;">(iç ses) “<strong>Sağa mı çekelim, ne diyorsun kardeşim. Kışt mı diyorsun anlamadım ki, gözümüze gözümüze sallıyorsun kolunu.”</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -0.6pt; line-height: 150%; text-align: justify;">
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -0.6pt; line-height: 150%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“11.00’de açılıyoruz” </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt; text-indent: 0.6pt; line-height: 150%; text-align: justify;">
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt; text-indent: 0.6pt; line-height: 150%; text-align: justify;">“OOO! O da iyiymiş. Sizin işler iyi galiba. Bu kadar geç açılır mı?” diyorum gülerek.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 39.6pt 0pt 54pt; text-align: justify;">(iç ses) “<strong>Gülümse Gülçin, sempatik ol&#8230; Dangalak, konuşarak söylesene! Kıvrandırıyorsun bizi”.</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt; line-height: 150%; text-align: justify;">
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt; line-height: 150%; text-align: justify;"><strong><em>(Karşı tarafta aynı samimiyetle )</em></strong> “Biz hep aynı saatte açıyoruz” diyor.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt; line-height: 150%; text-align: justify;">
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt; line-height: 150%; text-align: justify;">“Doğrudur. Ama ben ilk kez sabah kahvaltısını burada yapmak istiyorum&#8230;”</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 39.6pt 0pt 45pt; text-indent: 9pt; text-align: justify;">(iç ses) <strong>Hadi ya korktum ben de. Sanki sorduk adama:</strong> <strong>Ya evde yoksan&#8230;</strong> <strong>Biz hep buradayız</strong>.<strong> İhtiyaca binaen artan bilgilenme. En sevdiğim bilgi türü. Neymiş: her yer sabahları 09.30’da açık olmayabilirmiş.</strong></p>
<p>Bizde sırf gıcıklığına gidip tam karşısındaki bilim ve sanatın kafesine oturuyoruz. Yediğimiz içtiğimiz bize kalsın gelelim konuştuklarımıza demek isterdim. Ama keşke bir ses kayıt cihazım olsa ve kaydetseydim. Onun da dediği gibi bir makale muhakkak çıkardı. Tam bir serbest bilinç akışıydı. Kelimelerle pinpon oynamak gibiydi. O bir şey söylüyor. Bilgi benim sahama çarpıyor, ben raketimle onu bir kavram seti eşliğinde karşıya yolluyorum. Aynı şekilde hiç bekl</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-3777" src="http://www.denemeyazilari.com/images/les_attaques_illustprincipa1-137x200.jpg" alt="les_attaques_illustprincipa1" width="192" height="254" />emediğim cevaplar alıyorum. Oldukça şaşırıyorum. Çünkü benim bilmem gerekenler kadarını ve daha fazlasını bilen kişi bir mühendis adayı sonuçta. Fakat bilgi hiyerarşisi kurmuyoruz aramızda. Hatta saçmalıyoruzdur arada. Anlamaya çalışıyoruz birbirimizi ve bizi şekillendiren görüşlerin artalanını. Sahaflara birlikte gitmeye karar veriyoruz. Bir kitap arıyormuş. Laf nasıl oldu da onun aradığı kitaba geldi bilemiyorum. Sanırım müzikoloji okuma isteğinden bahsediyorduk. Kısa Dünya Musikisi Tarihi diye 60’lı yıllarda basılmış bir kitap arıyor. Bir kez daha etkileniyorum bu durumdan. İlgisinin peşinden kararlılıkla giden genç bir adam. Hayatını minimize etmiş ve sadece yaşamak için besleniyor. Daha sonraki bir sorusunda bana da düşündürdüğü gibi: “Yemekten tat almak olgusu da nereden çıkmış ki&#8230; Yani beğenmedim yemem demek”. Minimum angarya ve maksimum yaşam :) Bağlardan kurtulmak için. Konuşmamızın içinde geçmişti. İhtiyaçları azaltabiliriz. Ben ona mülk edinmeyi hiç sevmeyen bir arkadaşımdan bahsederken o da bana <em><strong>dövüş kulübü filminin</strong></em><sup>[7]</sup> bir sahnesinden alıntıyla, acının insanı gerçekten insan yaptığından bahsediyordu. Cümleleri çok netti. Yanımıza para isteyen bir çocuğa verdiği cevap bunu daha net kılıyordu. “Dostum seni anlıyorum. Benden para isteyerek içimde bir kıpırtı yaratıyorsun. Ama bunu almam çözüm değil, niye almadığımı açıklamam da çözüm değil.” Kurduğu cümlelerin altı, şuan benim yarım yamalak kurduklarıma nazaran çok daha doluydu. Kendini açımlayan sohbetimiz derinleşti, epeyce sürdü ve kalkamaya karar verdik. Kitabın peşine düşmek üzere&#8230;</p>
<p>Sakarya’ya gidiyoruz önce. Kitapçılar çarşısına. Yüzündeki ifadeden geldiğimiz yerin kafasındaki yerle örtüşmediğini anlıyorum. Böylece giyim dünyasının yanındaki 3 katlı sahafa geçiyoruz. İlgimi çeken bir şey var. İletişim kurmaya çalışıyor. “İşleriniz nasıl” diyor örneğin ya da “hayat nasıl gidiyor”. İnsanlar şaşırıyor tabii. “<em><strong>Sahaf</strong><sup>[8]</sup></em> bu değildir ki sahaf bir dünyadır, bir okuldur” diyor. Aşiyana, nevaya ve birkaç sahafa giriyoruz. Ne yazık ki aradığı kitabı bulamıyoruz. Sahaflıkla ilgili az şey bildiğimi anlıyorum. “Eskiden böyle yaşlı amcalar olurdu. Onlar raftan tozlu bir kitap çıkarır sana verirdi. Yol gösterirdi sana. Bu kitap yok ama önce şunları bir oku derdi. Dünya görüşü sunardı sana. Ufkunu açardı”. Eee diyorum içimden günümüz asistanlarına bile baksana ya da akademisyenlerine, <em><strong>sırça köşkünden</strong></em><sup>[9]</sup> kim çıkıyor ki dışarı? Herkes güvenli odasında internet üzerinden kitap siparişi veriyor. Kimse bu genç adam gibi mesleği bu değilken bile ilgilerinin peşinden bu kadar azimle ve coşkuyla gitmiyor ki. Bu tesadüf kendimi sorguladığım ve sorguladıkça var ettiğim bir serüven oluyor biliyorum. Durumu özetlersek. Bir adam, kitap ve ben varım. Adam, kitabın peşinde ve bende adamın aradığı kitabın peşindeyim. Aynı kitabın peşindeyiz. Ama farklı nedenlerle&#8230; O aradığı kitaba ulaşmak, sabırsızlıkla sayfalarını açmak ve susamışçasına o satırları okumak istiyor. Bu duyguyu çok iyi bilirim. Bütün herkese çok saçma gelen bir kitabın peşinden gidersin. O senin için en önemli şeydir o an. Peki ben. Ben niye bu kitaba takıyorum. Sonuçta alıp okumayacağıma göre. Hatırlatmalıyım. Bu ilişki bir kadın-erkek ilişkisi değil. Cinsiyetler yok. Parasallığın dışına çıkan ve üzerimizdeki baskıları delen anlık eylemler hoşuma gidiyor sanırım. Onun yazısından hareketle diyebilirim ki belki de “yarın için sebepler arıyorum”.</p>
<p>Sahaflarda bulamadık. Dahası sahaflarda dikkati çeken şey ikinci el ÖSS’ye hazırlık test kitabı satmalarıydı. Ticarileşmiş ilişkilerin sahaflaşmış sonucu. Saat öğlen 12.00’a yaklaşırken, tempolu yürüyüşümüz ve aceleci tavrımızla kendimizi Adnan Ötüken’de bulduk. Abartılan halk kütüphanesi bu kadarcık olamazdı. Ama bu kadarcıktı. Tipik bir ideal-gerçek gerilimi ve hayal kırıklığı&#8230;</p>
<p><img class="size-full wp-image-3778 alignright" src="http://www.denemeyazilari.com/images/kitap_20080307120646_79_131.jpg" alt="kitap_20080307120646_79_131" width="119" height="188" /></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 12.6pt 0pt 36pt; line-height: 150%; text-align: justify;">“Senin peşini bırakmıyorum sanma. Ama o kitabı bulmak istiyorum. Kütüphane kartım var. Kartın yok diye seni sokmazlar. Üye ol derler ve para vermen gerekir. O yüzden senle geleceğim. Seni de sokarız bir şekilde içeri. Sıkı güvenlik önlemleri var”</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 12.6pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="mso-tab-count: 1;"> </span>“Ciddi misin, neden? Niye bunu yapıyorlar?”</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 12.6pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="mso-tab-count: 1;"> </span>“Bilmem. Bu ülkede araştıran insan istenmediği için olabilir mi?”</span></span></p>
<p>Minibüse atladık ve Milli kütüphaneye geldik. Ankara’nın içindeki bilgi mabedimiz. Kısaca KPSS ve TUS’a hazırlanma merkezi de denebilir. Bu iyimser bir tablo olur. Kütüphanenin ortamı oldukça ilginçtir ve kendi piyasası vardır. Araştırma için gelenlerin sayısı oldukça azdır. Test çözmek ve çözerken sosyalleşmek için gelinen, mimarisi oldukça iç karartıcı olan bir yapıdır. İlginçtir ki bir defa yaşamınıza girdiğinde kopmanız zaman alır. Hele ki mülkiyeliler için: Devletin eli üzerimizde olsun. Amin.</p>
<p>Girişe havaalanlarına benzer koruma barkotları konmuş. Bunlar yeni. Bavullarınızı pardon çantanızı güvenlik şeridinden geçiriyorsunuz. Görevli bilgisayar ekranından, çantanızda tüm binayı mahvedecek o tehlikeli malzemeden (Termos, bira vs) var mı diye bakıyor. Siz tedirginsiniz. “Ya varsa, ya yanıma yanlışlıkla bir termos ve ezkaza içmek için bir fayrouz falan aldıysam. Çok korkuyorum”. Onun gitarı ötünce, güvenlik kılıfı açmasını istiyor. “Ha siktir diyorum, içeride bir resital vereceğimizi anlayacaklar ve bizi kodese tıkacaklar.” Allahtan güvenlik gitarı dört elementten biri sanıyor: Tahta. Kurtulduk. Geçebileceğimize salık verdi. Aslında Serdar (yazıda o, genç adam, yabancı olarak geçen kişi), aklına esen yerde çalıyormuş. Şeytan diyor ki git çal Adnan ötüken salonunun ortasında, eylem olsun. Soyadıyla uyumlu olurdu belki ama öttürürlerdi bizi işte o zaman.</p>
<p>Gırgırı bir yana bırakalım. Tüm ciddiyetimle girişte kartımın barkodunu okutacağım yerin yanındaki cam bölmeye eğiliyorum:</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.25pt; line-height: 150%; text-align: justify;">“Ben asistanım. Bir arkadaşımla araştırma yapacağız. Bugünlük kartsız girebilir mi lütfen?”</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 30.6pt 0pt 36pt; line-height: 150%; text-align: justify;">(iç ses) <strong>“Gıcık kadın. Herkese her an bedava olması gereken bir kütüphane için sana yalakalık yapmam gerekiyor. Dahası asistanım ama araştırma yapmak için bile izin istiyorum.</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 30.6pt 0pt 36pt; line-height: 150%; text-align: justify;">“Tamam. Bugün için alabiliriz.”</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 30.6pt 0pt 36pt; line-height: 150%; text-align: justify;">“Sağ olun”</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 30.6pt 0pt 36pt; line-height: 150%; text-align: justify;">(iç ses) <strong>ööööö! Kusacağım sanırım.</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 30.6pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;">
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;">Hallettim. Şimdi gidip fiş dolduralım ikinci kattan. Ama öğle sonrasına kalmayalım. Ben hallederim. Üst kata çıkıyoruz. Ne şans ki tatlı bir kadın var. Yardım isteyince aramamızı yapıyor ve kitabın ismini yazıp bir saat sonra almak için veriyoruz fişi. Bu arada yok kimlik numaraları, imzalar falan. Serdar hala şaşkın tabii&#8230; “Tüm bunlar ne için” diyor. “Güvenlik. Kitapları koruyorlar bizden. Daha iyi bir okuyucu yetiştirmek ve okur kültürü yaratmak yerine yasaklıyorlar”. Aşağı kantine inip birer çay içiyoruz. Bana yazdığı yazıları gösteriyor. Birçok yazı. Hepsi belli düzeltmelerle güzel noktalara taşınabilecek, gelecek vaat eden yazılar. Okuyorum ve beğendiklerimi ayırıyorum. Bir kopyasını almama izin veriyor. Müzik ve doğaçlama ile ilgili müthiş bir yazısı var. Başlığı da çarpıcı ama çalınmasın diye kendi yazımda yazmıyorum. Sadece doğaçlama tanımını yazıyorum bugüne ithafen: <strong>Bir kadının doğum sancısını duy, bir eylemdeki sloganı, kuşları duy. Bir tel tınlat. Peşi sıra gelen ritmin çığlığına kuşak ver, ‘bas’ın cümlelerini irdele ve sorular sormaya başla, kendinden ya da kendiliğinden çıkan seslerde karşılık ara. Aksın gitsin sesler sessizliğe doğru. Zamanın önüne geçebilme cesaretin de arkanda&#8230; Yakalamışsan o anı, doğanı açmışsan, bu yazıya gerek yoktur artık&#8230;</strong></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="mso-tab-count: 1;"> </span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="mso-tab-count: 1;"> </span>“Biliyor musun? Bunun olması çok ilginç. Kendimi açımlayabildiğim. Kendimi paylaştıklarımızla çoğalttığım az insan var. Genelde alırlar insanlar ve vermeye yanaşmazlar.”</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="mso-tab-count: 1;"> </span>“Bir kitabın peşine düştük. Çok keyifli. Bugün buraya gelirken bunu planlamıyordum. İletişime kapalıyız. Şuraya bak. Herkes bu kantinde&#8230; Kimse paylaşmıyor. Kalabalık ama paylaşmaya hevesli kimse yok”.</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="mso-tab-count: 1;"> </span>“Bir saat sonra en istediğin kitabı elinde tutuyor olacaksın ve o kitap hiçbir yerde yok. Çok güzel değil mi? Gece otobüste okuyacaksın?”</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="mso-tab-count: 1;"> </span>“Sonra yandaki adam kapa ışığı diyecek.”</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="mso-tab-count: 1;"> </span>“&#8230;ve sinir olacaksın”<strong><em> (gülüyoruz)</em></strong></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;">
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;">Hikayemiz burada bitmedi. Onlar ulaştı kitaplarına biz çıkalım kerevetine&#8230; Kitabı aldık, fotokopisini çektirdik ve bahçelide ciltlettik. Hatta okula gittik. Ona gezgin <em>Pierre Loti</em><sup>[10]</sup> çizimi ve birkaç yazı verdim. Herkese Pierre çizimi yapmadığımı ve bunun benim için özel olduğunu eklemeliyim. Birine bu çizimi vermenin burjuva çevirisi ona pahalı bir şey hediye etmektir. Ruhu ya da kendinin göçebe olması gerekir hak etmesi için. Bunu hak ettiren belki de oje almak için uğradığımız yerde mağazanın dışından içtenlikle seslenerek sorduğu soruydu. İçerideki kadınların duyunca epey güldüğü bir soru oldu gerçi. Hatta bir kısmı tebessümle tekrarladı.</p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;">
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="mso-tab-count: 2;"> </span>“Gülçin!”</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="mso-tab-count: 2;"> </span>“Neeee?”</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Georgia;"><span style="mso-tab-count: 2;"> </span><strong><em>“Para pul lazım mı?”</em></strong></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;">
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm -5.4pt 0pt 0cm; line-height: 150%; text-align: justify;">Para-pul lazım değil yolcu, dostluk lazım, içtenlik lazım. Kaldı ki sen onu bir günde sunabildin. Hayatımın bir gününden gelip geçtin. Bana da kelimeleri ve hayatı süsleyebileceğim noktalama işaretleri bıraktın&#8230; İlk kez senin yazında onların anlamını düşündüm. Burada o yazının bir kısmını senden de izin almış olarak paylaşıyorum.</p>
<p>Cümlelerin akıp gider; işte o zamandır.</p>
<p>Noktalama işaretleri; tüm bu koşuşturmanın içinde soluklandığın yerlerdir.</p>
<p>Ünlemler; en belirgin mimiklerindir.</p>
<p>Parantez içi anlatımlar; iç seslerindir.</p>
<p>Her kalem ucu dokunuşun; yeniden şekil vermektir yazıya.</p>
<p>Her paragraf başı; ya yeniden demektir ya da binanın bitmiş bir katını terk etmektir.</p>
<p>Noktalı virgül, sözün zirvesine ulaşmadan son nefes alıştır.</p>
<p>Üç nokta; uçsuz, bucaksızlığı pompalar.</p>
<p>Büyük harf küçükleri “öteki” yapar. Diğerlerinden ayırır, ilgiyi üzerinde toplar, tabii biraz da kayrılır.</p>
<p>Den de ler tekrara düşmemektir. Den de üstündekine bağımlı bulunur hep. Onsuz olamaz.</p>
<p>Soru işareti; bazen bir sitem, bazen bir meraktır. Hep artçıdır.</p>
<p>Virgül, trafik şerididir. Aynı yolda yan yana gidenleri ifade eder.</p>
<p>Nokta, yeni bir başlangıca gereksinimdir. Üst üste iki tane gelince karşımıza; açık olmayandan açık olana doğru bir yolculuk var demektir.</p>
<p>*Tekrar eyleyen oldum, özne oldum. Bazen de nesne olmanın keyfine vardım. Sağ ol Serdar. Sadece alanlardan olmadığın için ve karşındakini çoğaltabildiğin kadar insan olduğun için. Dahası gecenin yarısı attığın mesajla, bugünü yazmam konusunda beni yüreklendirdiğin için.Bu yazı senin için. Sipnoza&#8217;nın Ethica&#8217;sındaki mutlu tesadüflerden birini bana yaşattığın için, hele ki hayat bu mutlu karşılaşmalar için pek de cömert değilken&#8230;</p>
<p><span style="line-height: 22px; font-size: 15px;">[1] Curt Sachs adlı Alman Müzikoloğun, “A short history of World Music” adlı kitabının çevirisi. Müzik tarihi için sağlam bir kaynak (mış).</span></p>
<p><span style="font-size: 11pt; line-height: 150%;"><span style="font-family: Georgia;">[2] İşte can yakan ama olduran bir bilgi. Hayat sadece ev, iş ve eğlence hattımız değil. Ayağın ölüme giden bir organ olduğunu Primo Levi’den öğrendiğimde ürperdiydim. Shoah, bana kamplarda ayak tırnaklarının dar ayakkabıların ucuna sürtmesi nedeniyle uzamadığını öğretmişti, ama Levi’ninki bir adım öteye taşıyordu konuyu: Kamplarda dağıtılan ayakkabıların biri büyük, biri küçük oluyordu; biri topuklu, ötekisi topuksuz; bu koşullarda, işe koşulan kamp sakinlerinin önemli bir bölümünün ayakları yara oluyor, ayakkabıya giremeyecek ölçüde şişiyor, bu hale gelenler gaz odasına gönderiliyordu. Auschwitz’de, Dachau’da, Gulag kamplarında çekilmiş ayakkabı yığını fotoğraflarıyla birleşti bu bilgi. Ayakkabı, soykırımın belki en ağır simgesiydi. Enis Batur’un Gövde’m adlı kitabından alıntılanmıştır. </span></span></p>
<p><span style="font-size: 11pt; line-height: 150%;"><span style="font-family: Georgia;">[3] Yerel tat kıyafeti, gündelik yaşamında İstanbul’daki küresel tatları deneyen bir arkadaşıma yerel de güzeldir demek için seçilmiştir. Semiyotik bir anlamı vardır yani :) Kıyafetin fotoğrafı altta yer almaktadır. Beni çektiği için (hem fotoğraf olarak hem de çekilmez derecede huysuz olabilen biri olarak) kendisine teşekkür ederim. </span></span></p>
<p><span style="font-size: 11pt; line-height: 150%;"><span style="font-family: Georgia;">[4] Adnan Ötüken, Türk kütüphaneciliğinin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş bir isimdir. “Milli kütüphane ve Adnan Ötüken” (1972) adlı çalışma Ötüken’in yaşamını anlatır ve daha sonra Türk kütüphaneciler derneği bülteninde de özet olarak yayımlanmıştır. Bu isimdeki halk kütüphanemiz, Kızılay’a inen Kumrular sokak üzerindedir. </span></span></p>
<p><span style="font-size: 11pt; line-height: 150%;"><span style="font-family: Georgia;">[5] Finansal kaynak ve hiyerarşik yapılardan uzak alternatif basılı materyaldir. Genellikle fotokopiyle çoğaltılır. Satış amacı gütmez. Müzik fanzinlerinin temasını müzik kültürü oluşturur. Ama siyasi, edebi ve farklı türden fanzinlerde vardır. Sonuç: Fanzinler değerlidir. Çok az kişi adını, anlamını ve değerini bilir. Medyadan nefret etme, medya ol:) İşte fanzin budur.</span></span></p>
<p><span style="font-size: 11pt; line-height: 150%;"><span style="font-family: Georgia;">[6] Gezinen, aylak, turist ve oyuncu tanımlamaları için Bauman&#8217;ın, “Parçalanmış Hayat” kitabına bakılabilir. Yeni kitabı &#8220;Akışkan Aşk&#8221;, insan ilişkilerinin akışkanlığına dair ve güzel bir kitaptır.</span></span></p>
<p><span style="font-size: 11pt; line-height: 150%;"><span style="font-family: Georgia;">[7]Yaraya tuz basma sahnesi.</span></span></p>
<p><span style="font-size: 11pt; line-height: 150%;"><span style="font-family: Georgia;">[8] Sahaflık olgusuna değinmek lazım. Sahaflık bir üniversite gibidir. Eski kitapları alırsınız elinize, merak edersiniz. Saatlerce sohbet edersiniz bir konu hakkında. Küçücük dükkanların içinde her yerde kitap vardır. Kağıt ve kitap tüccarı anlamında Arapça şahhaf olan bir sözcüktür.<span style="mso-spacerun: yes;"> </span></span></span></p>
<p><span style="font-size: 11pt; line-height: 150%;"><span style="font-family: Georgia;">[9] Cemil Meriç bu kavramı toplumla arasına mesafe koyarak, güvenli mesafelerinden toplumu anlamaya çalışan akademisyenler için kullanır.</span></span></p>
<p><span style="font-size: 11pt; line-height: 150%;"><span style="font-family: Georgia;"> </span></span></p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=3774&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/kisa-dunya-musikisi-tarihi-1-ya-da-bir-kitabin-pesinde-iki-yabanci.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
