<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Deneme Yazıları &#187; KÜLTÜR ve SANAT</title>
	<atom:link href="http://www.denemeyazilari.com/bolum/kultur-sanat/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.denemeyazilari.com</link>
	<description>&#34;Tür: Deneme. Konu: Her şey!&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Jul 2010 23:00:21 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Büyük Uyanış</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/buyuk-uyanis.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=buyuk-uyanis</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/buyuk-uyanis.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 23:00:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>azizkan86</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[IMF]]></category>
		<category><![CDATA[oktay sinanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5596</guid>
		<description><![CDATA[Siz hiç 26 yaşında bir profesör gördünüz mü, duydunuz mu? Normalde Türkiye’deki bir üniversite mezunu 26 yaşında yüksek lisansını anca bitirebiliyorken o, Amerika’daki Yale Üniversitesi’nde, kendisi üniversite yerine “evrenkent” tabirini kullanır, 26 yaşında Batı’nın son ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Siz hiç 26 yaşında bir profesör gördünüz mü, duydunuz mu? Normalde Türkiye’deki bir üniversite mezunu 26 yaşında <img class="alignright" src="http://lisanskimya.balikesir.edu.tr/~f10644/oktay.jpg" alt="" width="272" height="204" />yüksek lisansını anca bitirebiliyorken o, Amerika’daki Yale Üniversitesi’nde, kendisi üniversite yerine “evrenkent” tabirini kullanır, 26 yaşında Batı’nın son 300 yıldaki en genç profesörü unvanını kazandı. Kimdi bu dâhi adam, Nobel Ödülü’ne iki kez aday gösterilen bu şahsiyet kimdi? Kimdi bu kadar İngilizce bilmesine rağmen Türkçe üzerine düşünen, bir Türkçe sevdalısından daha ziyade Türkçe aşığı olan, Türkçenin Türkiye’deki temel eğitim dili olmasını savunan, İngilizceye “Tarzanca” diyen, dünya sorunlarına ve Türkiye’deki temel sorunlara duyarlı, sorunlara çeşitli çözüm önerileri getiren şahsiyet kimdi? Bu vatandaşı televizyon programlarında mankenleri gördüğünüz kadar göremezsiniz. Çünkü bu adamları her televizyon kanalında konuşturmazlar. Nihat Genç’i konuşturmadıkları gibi… Ancak ART TV gibi aykırı televizyon kanallarında görebilirsiniz böyle insanları. İşte bu pek görünmeyen şahıslardan biri de Oktay Sinanoğlu.</p>
<p>1953’te Ankara’daki TED’in Yenişehir Lisesi’ni birincilikle bitirmiş Oktay Sinanoğlu. Sonradan “kolej” olan lisenin eğitim dili o tarihe kadar Türkçeymiş. Takviyeli yabancı dil dersleri varmış lisede. Eğitim dili İngilizce olmayan bir lisede okuyup, takviyeli İngilizce dersleriyle eğitim dili İngilizce olmadan da Amerika’da Berkeley Kimya Mühendisliği’ni birincilikle bitirebilen ve ardından Amerika’daki Yale Üniversitesi’nde 26 yaşında profesör olan bir kişi olarak beynimizin sınırlarını zorluyor Oktay Bey. Demek ki eğitim dili İngilizce olmadan da Amerika’da profesör olunabiliyormuş dedirtti Oktay Bey.</p>
<p>Oktay Sinanoğlu’nu ilk olarak Bye Bye Türkçe kitabıyla tanıdım. Üniversitedeki Türk dili hocamız bu kitaptan sınavda sorumlu tuttuğu için kitabı okumak zorunda kaldık. Benim için zor olmadı, ama arkadaşlarım için zor oldu kitabı bitirmesi. Bye Bye Türkçe kitabında Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, bazı yabancı dilden dilimize geçmiş ve hatta zamanla Türkçeleşmiş kelimelerin Türkçe karşılıklarını bulmaya çalışmış. Bu gayretten başka, o kitabında Oktay Sinanoğlu Türkiye’deki eğitim dilinin Türkçe olması gerektiğini anlatıyor, yabancı dille eğitime “hayır” diyordu. ODTÜ’deki eğitimin Türkçe olması için uğraş veren Oktay Sinanoğlu İngilizce öğrenilmesine karşı olmadığını, ancak yabancı dille eğitimin, şu benzetmeyi yaparak anlatacak olursak, bir dilin bağrına saplanmış bir hançer olduğunu belirtiyordu. İnsanların fiziğin, kimyanın Türkçesini zor anladığını ve bu tür kolay anlaşılmayan derslerin İngilizce anlatılmasını “saçma” buluyordu. Ve kitabın son bölümünde Japonlar ile Türkler arasındaki benzerliklere dikkat çekiyordu.</p>
<p>Oktay Sinanoğlu’nun Büyük Uyanış kitabında dikkatimi çeken asıl unsur üslubu oldu. Yazarın Türkçeye çok hâkim olduğunu fark ettim. Deyimleri, atasözleri çok yerine kullanıyor; çok güzel cümleler kuruyor. Yazarın diline imrendim doğrusu. Yazara dil bahsinde katılmadığım tek konu dilimize mal olmuş yabancı kelimelere Türkçe karşılıklar bulma çabası içine girmesidir. Kitabı okurken bunları not aldım, sizlerle paylaşmak istiyorum. İnternet yerine örütbağ, turist yerine gezmen, turizm yerine gezim, üniversite yerine evrenkent, koordinat yerine konsayı, ideoloji yerine ülkülem, psikiyatri yerine ruhiyat, terörist yerine tedhişçi, rektör yerine başmüderris, süper yerine ülken, jet yerine tepkili, biyoloji yerine dirilbilim, muhakeme yerine uslamlama… Yazar bir de bazı kelimeleri başka türlü yazmaktan yana olduğunu şu sözcüklerle örneklendiriyor: Film yerine, filim, kral yerine kıral. Oktay Sinanoğlu’nun çabasına saygı duyuyorum, ama dilimize mal olup Türkçeleşmiş kelimelere başka kelimeler bulunmasını doğru bulmuyorum. İnternet yerine örütbağı, üniversite yerine evrenkenti kim kullanıyor ya da bu sözcükleri millete nasıl aşılayacaksınız? Bu çaba o yabancı kelime ülkemize girerken gösterilmelidir. Mesela mortgage kelimesine çok sonradan Türkçe karşılık bulundu. O da “yapsat” dı. Yapsat tam anlamıyla “mortgage”ı karşılamıyor zaten. Karşılasa bile İngilizce kelime insanların beynine kazınalı çok olmuştu. Tabir-i caizse; iş işten geçmiş, atı alan Üsküdar’ı geçmişti. TDK daha evvel davranıp yabancı kelimeler dilimize yerleşmeden o sözcüklere Türkçe karşılık bulmaya çalışmalıdır. TDK’nın bir görevi de bu değil midir? Bu mevzuda gazetelere de büyük iş düşüyor. Bunlar Türkçesi bulunan kelimeleri kullanmaya özen göstermeliler, dikkat etmeliler.</p>
<p>Oktay Sinanoğlu bir dil bilimci, bir dil profesörü değil. Bu bakımdan haddini aştığını düşünüyorum. O sözcükleri kullanarak bir kitap yazsa kimse bir şey anlamaz. Yalnız, şunu da ifade etmekte yarar var: Süleyman Demirel Üniversitesi’ndeki Türkçe Topluluğu otobüslerdeki “Batı Kampusu”, “Doğu Kampusu” yazılarını Batı Yerleşkesi, Doğu Yerleşkesi olarak değiştirme girişiminde bulundu ve bunu başardı. “Doğu Yerleşkesi” yazısını ilk gördüğümde millî duygularım kabardı, sevindim. Güzel bir gelişme bence, çünkü kampus-kampüs değil bu arada, kampus. Bu da ayrı bir konu- İngilizce bir kelimedir. Yerleşke tam yerine oturuyor. Tamam, güzel bir gelişme, ama şunu merak ediyorum asıl: “Aman canım, kampus yerine yerleşke olsa ne olacak, ne değişecek diye soranlara nasıl cevap verilecek?” Bu tür insanlar nasıl ikna edilecek? İnsanlarda bu bilinci oluşturmanın zor olduğunu düşünüyorum. Bu, insanın içinden gelmesi gereken bir şey. Türkçeci ol, demekle kimse Türkçeci olmaz. Vatan, millet sevgisi gibi… Vatanını sev, deyince insanlar vatanını mı seviyorlar sanki! İnsanın derinliklerinden gelmesi gereken bir duygudur bu.</p>
<p>Oktay Sinanoğlu’nun kitabı muhtelif televizyon kanallarında yayımlanan söyleşilerden, köşe yazısı mahiyetinde yazdığı yazılardan ve ona gelen mektuplar ve iletilerden mürekkep. Mektuplar ve iletiler kısmında övgülere ağırlıklı olarak yer ayrıldığı gibi yazarı eleştirenlerin görüşlerinde de yer verilmiş. Bu da bizi yazarın yazılarına, fikrilerine farklı bir açıdan bakabilmemize olanak sağlıyor.</p>
<p>Oktay Sinanoğlu Büyük Uyanış kitabında, ağırlıklı olarak, eğitim dilinin ne olması gerektiği konusuna değinirken, Türkiye ve dünya ile ilgili sorunlara da temas ediyor. Mesela ilginç görüşlerinden bazılarını sıralayabildiğim kadarıyla sıralayayım:</p>
<p>1-) Türkiye’nin Kıbrıs sorunu yoktur; Yunanistan’ın Batı Trakya’da yaptığı bu mezalimin, alçaklığın, insan dışı davranışların meydana getirdiği bir sorun vardır.</p>
<p>2-) Bu eğitim sistemiyle ezberci beyinler yetiştirildiğinden millette sorgulama yeteneği köreltilmiştir.</p>
<p>3-) Türkiye’de sağ-sol çatışmasını çıkaran Amerika’dır. Sahte sağ-sahte sol da onun sayesinde çıkmıştır.</p>
<p>4-) Avrupa Birliği Gümrük Anlaşması ile milyarlarca dolar zarara uğramıştır. Bunu Recep Tayip Erdoğan’ın kendisi de söylemiştir.</p>
<p>5-) Türkiye’nin borç paraya ihtiyacı yokken, IMF para verdi Türkiye’ye ve ABD ile Türkiye çeşitli antlaşmalar imzaladılar. Ülkemiz ABD’ye bağımlı hale getirildi. Ülkemizin iç işlerine müdahale etmeye başladılar.</p>
<p>6-) Biz ilk önce Tarzanca eğitimi bitirelim de ondan sonra Kürtçe eğitimini konuşalım.</p>
<p>7-) Ermenistan’ın niyeti bellidir. Dış çevreler Ermenî palavralarını çıkarları gereğince desteklemektedir.</p>
<p>8-) ABD’deki başkanlık seçimlerinde Ermenilerden de oy alınması için onların söylemleri dinlenmeliymiş. Bu da palavradır. ABD’de 350-400 bin Ermeni yaşamaktadır. Bir avuç kadar Ermeni’den oy almak için mi sözde Ermeni soykırımı dayatılmaktadır? Bunun altında bir bit yeniği vardır, bunlar büyük oyunun bir parçasıdır.</p>
<p>Oktay Sinanoğlu daha bir sürü soruna temas ediyor, ama benim aklımda bu kadarı kaldı. Daha başka ayrıntılarla kitabı anlatmaya devam edeceğim. Şimdilik özetimi burada noktalıyorum. Büyük uyanışı gerçekleştirmek için kitabı alıp okumanızı tavsiye ederim.</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5596&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/buyuk-uyanis.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bazı Düşünürlerin Tutarsızlıkları</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/bazi-dusunurlerin-tutarsizliklari.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bazi-dusunurlerin-tutarsizliklari</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/bazi-dusunurlerin-tutarsizliklari.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Jul 2010 09:00:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>azizkan86</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[cengiz özakıncı]]></category>
		<category><![CDATA[nietzsche]]></category>
		<category><![CDATA[ömer hayyam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5490</guid>
		<description><![CDATA[Araştırmacı yazar Cengiz Özakıncı İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü adlı eserinde kendilerini tanrıtanımaz olarak tanıtanların düştükleri çelişkilere değiniyor, tanrıtanımaz olarak kendilerini ilan edenlerin başka güçlere taparak, aslında, illa ki kendilerinden üstün bir varlık kabul etme ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="http://www.alternatiforum.com/uploads/36/c%C3%B6.gif" alt="" width="171" height="127" />Araştırmacı yazar Cengiz Özakıncı İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü adlı eserinde kendilerini tanrıtanımaz olarak tanıtanların düştükleri çelişkilere değiniyor, tanrıtanımaz olarak kendilerini ilan edenlerin başka güçlere taparak, aslında, illa ki kendilerinden üstün bir varlık kabul etme almayışı içinde olduklarını anlatıyor. Bu konuda Ömer Hayyam’dan, Jean Meslier’den, Joseph Dietzgen’den, Turan Dursun’dan, Friedrich Nietzsche’den örnekler veriyor, bu düşünürlerin düştükleri yanılgılara parmak basıyor.</p>
<p>Çelişkiye düşen düşünürlerin ilk sırasında Ömer Hayyam yer alıyor. 1047’de doğduğu ve 1122’de öldüğü tahmin edilen Ömer Hayyam, &#8220;Rubai’leri&#8221; (dörtlükler) ile tanınır. Yazdığı en önemli eser budur. Bu rubailerde genel olarak Ömer Hayyam’ın şarap içmeyi yasaklayan Hz. Muhammed’e sitemi konusu işleniyor. Şairin birçok dörtlüğü şarapla ilgili (Hatta bir şiirinde Hz. Muhammed’e, yanlış hatırlamıyorsam, “Ayran içmeyi yasaklamazsın da şarap içmeyi niye yasaklarsın?” diye isyankâr bir tavır takınıyor.) Cengiz Özakıncı’dan öğreniyoruz ki Ömer Hayyam’ın rubailerinin hepsini kendi yazdığını söylemek doğru değildir. Çünkü Hayyam yaşadığı dönemde İslam Halifesi’nce ve Müslüman Selçuklu Sultanı’nca yönetim görevlerine getirilmiş, toplum içinde adı “Huccet ül-Mülk”e (yöneticileri kılavuzuna) çıkmış saygın bir bilgindi. Böyle bir bilginin Allah’ı reddederek bu unvanı alması ihtimal dışıdır, gerçekçi değildir. Rubailer Hayyam’ın yaşadığı dönemden bir süre sonra kitap haline getirilmiştir. Cengiz Özakıncı Hayyam’ın dörtlüklerinin bazılarını kitabına yansıtmış. Bu dörtlüklerden biri, Ömer Hayyam’ın Allah’ı reddettiği fikrine karşı gelerek, bildiğimiz Hayyam meşrebine aykırı duruyor. Dörtlük şöyle:</p>
<p>Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden</p>
<p>Melekler bu bedenin duyuları hep birden</p>
<p>Yerde gökte canlı cansız ne varsa birer uzuv,</p>
<p>Budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen.</p>
<p>Bu dörtlükten anlaşılacağı üzere Ömer Hayyam, Allah’ı varlığını, birliğini kabul etmekle birlikte, meleklere de inanıyor. Yalnız bu dörtlükten Ömer Hayyam’ın Hz. Muhammed’e itaat ettiğini çıkaramayız bana göre. Şiire göre Ömer Hayyam Allah’ın birliğine(vahdaniyet) şartsız şurtsuz inanıyor. Mesela panteistler tevhit inancına kanidir, ancak Allah’ın kitaplarına, peygamberlerine inanmazlar. Allah’ın bu dünyayı yarattığını, yarattıktan sonra bu dünyadan elini eteğini çektiğini düşünürler. Yani, anlatmak istediğim şudur ki her Allah’a inanan Allah’ın bütün kurallarını koşulsuz kabul ediyor diye bir şart yok. Ömer Hayyam’da bu tür insanlardan olabilir, ama aldığı unvan ve her rubainin ona ait olmadığı hakikati bizi farklı düşünmeye itiyor. “Belki de” diyor Cengiz Özakıncı, “yoğun dinsel baskı altında bulunan bir takım kökten din karşıtı ozanlar kendi eğilimlerini kendi adlarını vermeksizin çoktan ölmüş olan Hayyam’ındır diyerek, kendilerini dinsiz diye öldürülmekten korumuşlardır. Bizi böyle düşünmeye iten, Hayyam’ındır denilen dörtlüklerin bir bölümü dini yadsırken, bir bölümünün dini ve Tanrı inancını yüceltmesidir.” Ömer Hayyam’ın yazdığı dilden dile dolaşan, ama büyük ihtimalle Hayyam’ın olmadığı varsayılan yukarıdaki dörtlüğe ters düşen dörtlüklerden kitapta epey mevcuttur. Konunun daha iyi anlaşılması açısından bu dörtlüklerden ilgimi çeken ikisini buraya almakta yarar var.</p>
<p>Putların, kabenin istediği; kölelik.</p>
<p>Çanların, ezanların dileği; kölelik.</p>
<p>Mihraptı, kiliseydi, tespihti, salipti:</p>
<p>Nedir hepsinin özlediği kölelik.</p>
<p>Bu dörtlükte her dinin kölelik düzenini yaşatmayı amaçladığı fikri telkin edilmektedir. Hayyam’ın yazıp yazmadığı konusunda bizi tereddüde düşürten bir diğer dörtlük şudur:</p>
<p>Seccadeye tapanlar eşek değil de nedirler?</p>
<p>Küfelerle riya çamuru yüklenirler, gezerler.</p>
<p>İşin kötüsü din perdesi altında bunlar</p>
<p>Müslüman geçinirken gâvurdan beterdirler.</p>
<p>“Eşek” lafını Müslümanlara çok hakaret edici bulduğumu, ancak şiirin “din perdesi altında” lafından sonrasının okunmaya ve üzerinde düşünülmeye değer olduğunu belirtmek isterim.</p>
<p>Ömer Hayyam’ın şiirlerinde tam bir tenakuz görülmekle birlikte, şiirlerin Ömer Hayyam’a ait olup olmadığı konusunda bilinmezlik sürüyor. Ancak Jean Meslier’in içine düştüğü bunalım bize kesin çizgilerle tenakuza düştüğünü anlatıyor. Jean Meslier 1664’te doğup, 1729’da vefat eden bir köy papazı. Hıristiyanlığa aykırı düşünce ve davranışlarıyla tanınan Meslier, düşüncelerini Vasiyetname adını verdiği eserinde topluyor. Meslier dinlere cephe alıyor ve hepsini gerici olarak itham ediyor. Ona göre dinler, yeryüzünde iyi ve güzel olan ne varsa tümünü yıkmaktadır. Cengiz Özakıncı, Jean Meslier’in kitabını almış, okumuş ve yazılanların bir kısmını bizimle paylaşmış. Meslier Bon Sens(Sağduyu) adlı eserinde dinlere ve tanrı inancına şöyle saldırıyor(sf.108,109,110): “&#8230; Tanrıların tümünün kaynağı kıyıcılıktır. Bütün dinler dipsiz bir bilisizlik, uydurma söylence, kan dökücülük ve delilik anlatır.(&#8230;) Dinsel geleneklerin tümünde salaklık ve yabanıllık şöleni vardır.(&#8230;) Bütün dinler hoşgörüsüzdür, hiçbir din inanç ve düşünce özgürlüğünü kabul etmez ve dolayısıyla bütün dinler iyiliğin ve güzelliğin yıkıcısıdır.(&#8230;) Erdemli olmak için Tanrı’ya inanmak gerekmez( İnanılmasının gerekip gerekmeyeceğini İnsanı Daha Yükseğe Çıkarma Problemi adlı yazımda işledim)(&#8230;) Bir tanrıtanımaz iyi davranmak, tavır ve davranışlarında doğru olmak için, Tanrı’ya inanan birinde daha çok sebeplere sahiptir.(&#8230;) Dinin yerine felsefe geçseydi, evrende çok mutlu ve çok büyük devrimler gerçekleşirdi.(&#8230;) Din bir “Pandora Kutusu”dur ve bu uğursuz kutu açılmıştır.</p>
<p>Tıpkı Ömer Hayyam’ın dörtlüklerinde gördüğümüz bariz çelişkiyi Meslier’in kendisinde de görüyoruz ve Meslier illa ki usuna(aklına) uygun düşen bir Tanrı arayışı içine giriyor ve Güneş’i Tanrı belleyip, ona tapılması gereken bir varlık olarak bakıyor. İşte Meslier’in kitabından alıntılar: “Madem toplumlara Tanrı gerekliydi, birçok toplulukların taptığı güneşi Tanrı belleterek bu iş görülebilirdi&#8230; O güneş ki bütün varlıklara ışık, sıcaklık ve yaşam verir; o güneş ki varlığıyla doğayı coşturur, gençleştirir ve yokluğu doğayı üzünç ve bitkinliğe boğar. Güneşe tapmak bile Tanrı’ya tapmaktan daha usa uygundur.”</p>
<p>Kendisiyle çelişenlerden bir diğeri de Joseph Dietzgen’dir. 1828–1888 yılları arasında yaşamış bir Alman olan Joseph işçi düşünürüdür, yani Marx’çıdır. Bu şahıs Marx’ın yapıtlarını okumadan Marksist düşünceyi kendi başına bulmasıyla tanınıyormuş. Cengiz Özakıncı F.Engels ile K.Marx’ın yazdığı Din Üzerine kitabından alıntı yaparak, bize Engels’in Joseph hakkında ne düşündüğünü aktarıyor: “Materyalist diyalektik ne dikkate değer bir şeydir ki, yalnızca bizim(Marx ile Engels) tarafımızdan değil, ayrıca bizden bağımsız, hatta Hegel’den bile bağımsız olarak Joseph Dietzgen adlı bir Alman işçisi tarafından yeniden bulundu.” Komünistlerin unutulmaz lideri, öncüsü V.I.Lenin ise “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” isimli eserinde Joseph’i şöyle tanıtıyor: “J. Dietzgen, bilimsel yanı materyalist bilgi teorisini dinsel inanca karşı evrensel bir silah olarak görüyordu. Papazların o ünlü alışılmış ve sıradan dinine karşı değil, aynı zamanda karışık kafalı idealistlerin en incelmiş, yücelmiş, profesörlere özgü dinine de karşıdır.” Yine Lenin’den Joseph Dietzgen’in kendi düşüncelerini öğreniyoruz: “Profesörler ve doçentler, kendisine filozof diyen herkes, boş inanlara, gizemciliğe kapılır ve gerici bir yığın oluştururlar.(&#8230;) Dinsel ve felsefî saçmalıkların etkisine kapılmadan şaşırmamak için felsefe okuyup öğrenmek gerekir.” Dinlerin tanımladığı Allah’ı reddeden Joseph, tıpkı güneşi Tanrı telakki eden Jean Meslier gibi, bir yaratıcıya ihtiyaç duyuyorsak onun madde olması gerektiğini vurguluyor: “Bütün, parçayı; madde zihni yönetir. Bu anlamda maddeyi “ilk neden”(yaratılmamış yaratıcı) olarak, yerin ve göğün yaratıcısı olarak sevebilir ve yüceltebiliriz.” Yani, Joseph de diğerleri gibi bir “ilk yaradan” aramaktan kendini alıkoyamıyor, materyalist felsefe uygun olarak “madde”yi kutsallaştırıyor. Yine bir tatminsizlik, yine bir “yoktan var eden ya da ezelden beri var olan” arayışı söz konusu. Buradan da illa ki insanoğlunun kendi fikirlerine, savunduğu görüşlere mantıklı gelen bir “ilk neden” arayışına teveccüh ettiği, bundan kurtulmanın mümkün olmadığı sonucunu çıkartıyoruz. Şimdi merak ettim. Acaba dinsiz olduğunu cümle âlem bilen Aziz Nesin de bir Tanrı arayışına yönelmiş miydi, yoksa yukarıda adı zikredilenlerden farklı bir çizgide mi ilerliyordu? Doğrusu merak ettim(Keşke Aziz Nesin’le Söyleşi adlı eseri kaçırmasaydım)</p>
<p>Çelişkiye düşenler sadece yabancılar değil. Bu grupta bir Türk de bulunuyor. Adı Turan Dursun. 1934–1990 yılların arasından yaşamış Turan Dursun, yandaşlarında Türkiye’nin Jean Meslier’i olarak nitelenmiş. İşi ilginç tarafı bu zatın müftülükten ayrılmış olmasıdır. Diğer ilginç bir husus da Turan Dursun’un yazdıkları sebebiyle öldürülmesidir. Cengiz Özakıncı Turan Dursun’un kitabından alıntılayarak, bizi görüşleriyle baş başa bırakıyor: “Dinlerin insanlığa ettiği kötülüğü düşünerek dinsizliğimle övünüyor, onur duyuyorum. Dinler ne yaptı ve ne yapmakta? Bir din öbür dinle, bir mezhep öbür mezheple anlaşamaz&#8230; Tarih boyunca da, günümüzde de “din”ler hep kan, gözyaşı, ölüm getirmiştir.(&#8230;) Din insanlığa çok şey yitirtmiştir.(&#8230;) İslam’ın kendisi baştanbaşa terör mekanizmasıdır.(&#8230;) İnsanların özgürlükleri, insanca yaşamaları büyük ölçüde dinden arınmış olmalarına bağlıdır. “Din”in, “inanç dünyası”nın alanı başkadır; “bilim”in alanı başkadır. “Din” hep karanlık kesimdedir; “bilim” ise aydınlık kesimde.”</p>
<p>Görüleceği üzere, Turan Dursun dinleri gerici olarak nitelendirmiş, ilerlemenin önüne ket vuran bir çit olarak görmüştür. Turan Dursun’un İslam hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı görülmektedir. İslam’ın Altın Çağını yaşadığı devirlerde Hıristiyanların ve Yahudilerin bilime bakış açılarını Cengiz Özakıncı belgeleriyle ortaya koymuştur. Belgelere göre, bu dinler gericiyken, bilim adamlarını yakarken, İslamî bilim adamları birçok buluşla çağa damgalarını vurmuşlardır. Yalnız, zaman hep Müslümanların lehine işlememiştir. Bilim Doğu’dan Batı’ya kaymıştır. Batı bugünkü gelişmişliğini İslam’a borçlu olduğunu unutmamalıdır. Zemini Müslümanlar hazırlamış, ilmi Batılılar Müslüman bilim insanlarının üstüne bina etmişlerdir. Yani, zemin katı Müslümanlar hazırlamış, apartmanı Yahudi-Hıristiyan bilim insanları tamamlamıştır. Ayrıntılı bilgi almak isteyenler mutlaka Cengiz Özakıncı’nın kitabını okusunlar.</p>
<p>Turan Dursun da diğer tanrıtanımazlar gibi putları yüceltmiştir. Ona göre, Mekke’deki putlar sanat ürünüydü, simgeydi. Araplar putlara taptıkları yıllarda İslam döneminden daha ileri bir uygarlığa sahiptiler( Aynı düşünceyi bir arkadaşımın babası daha dün dile getirmişti. Allah’a inanan, ancak O’nun peygamberlerine ve kitaplarına inanmayan bu panteist amcam, insanların putlara tapmasının bile zekâ ürünü olduğunu ileri sürüyordu. Mukabele ederek, Allah’ın kendisini bilmemizi istediği için bizi yarattığını anlattım. Allah kendi varlığının tanınmasını, bilinmesini istiyordu. Amca uzaylılara değindi. Uzaylıların varlığının kanıtlandığı iddia etti. “Peki, bunlar nereye gidecek?” dedi, “cennete mi cehenneme mi?” Bu konuda hiçbir bilgim olmamakla birlikte, Araf’ta kalabilirler diye aklımdan geçirdim. Bilemiyorum valla, öğrenmek lazım. Yalnız, İslam dinini duyan birisinin bu dini öğrenmekle mükellef olduğunu birçok kaynaktan okudum. Yani, İslam’dan bihaber olanlar doğrudan cehennemle cezalandırılmayacaklar. Yalnız bilip de kulak ardı edenler kendilerini mahşer gününe hazırlasınlar.) Bu düşünürler illa ki bir şeye tapacaklar. Niyeyse Allah’ın varlığını reddetmekte hiçbir sakınca görmüyorlar.</p>
<p>Gelgelelim Friedrich Nietzsche’ye. 1844–1900 yılları arasında yaşamış bu Alman filozof, kendini “ilk dinsiz”, diğer anlamıyla “ilk töresizci” olarak ilan etmiştir. Başta Hıristiyanlık olmak üzere bütün tektanrıcı dinlere saldırmış, Böyle Buyurdu Zerdüşt’te “Tanrı öldü” diyecek kadar dinleri eleştiri yağmuruna tutmuştur. Cengiz Bey Nietzsche’nin Ecce Homo adlı kitabından bazı bölümleri iktibas etmiş: “ Hıristiyan töresi yalan isteminin en hayınca biçimidir.(&#8230;) Tanrı kavramı kişinin yeryüzünde özgürce yaşamasına karşıt bir kavram olarak uydurulmuş; özgür yaşam için zararlı, ağulu(“ağı gibi” olmalı), karaçalıcı&#8230; Özgürce yaşamanın can düşmanı ne varsa hepsi “Tanrı kavramı”nda ürkünç bir birlik olmuştur!(&#8230;) Gövdesel sağlık yerine ruhun kurtuluşu, yani tövbe çırpınmaları ve kurtuluş isterisi arasında gidip gelen bir delilik nöbeti.” Cengiz Bey, üstte adı geçenlerin peygamberce(peygambervari) bir söylemle dile getirdikleri düşünceleri karşı tarafı öykünerek oluşturduklarını göstermesi bakımından ilgi çekici buluyor. Nietzsche’nin de çelişkisi üzerinde duruluyor. Ona göre, Yunanlıların Tanrı anlayışları ilerici, tüm tektanrıcı dinler gericidir. Yine bir şeye tapma saplantısı söz konusudur. Cengiz Özakıncı kendince Nietzsche’yi şöyle çürütüyor: “&#8230; Nietzsche’nin eski Yunan tutkusu, eski Yunan uygarlığının ve düşüncesinin Yunanlıların kendi yaratımları olmadığı, Hitit, Fenike ve Eski Mısır’dan devşirme olduğu; eski Yunanlıların tüm bilimsel bilgilerini, düşüngülerini ve tanrılarını Hitit, Fenike ve eski Mısır’dan aldıkları konusundaki bilgisizliğini ele vermektedir.” Şeytancılık aslı kitabında Nietzsche’nin din adına insanlığa reva görülen kahpeliğin maskesini yırttığı belirten Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, filozofun gerçek ahlak ve dini aramak yerine sahtelerine sövmekle ömür defterini kapattığı belirtiyor. Dolayısıyla Nietzsche’nin hak dini hakkında pek de bilgisi olmadığını söyleyebiliriz. Bana göre Nietzsche, Hıristiyanlık için reva gördüğü eleştirileri tüm dinleri kapsayacak şekilde genişletme hatasına bulaşmıştır.</p>
<p>Sonuç olarak kendilerini dinsiz olarak ilan edenler, kendileri için bir put bulma konusunda o kadar da dinsiz gözükmemektedirler. Ya adam gibi dinlere inanmadığınızı belirtip, evrenin tesadüfler sonucu oluştuğunu kabul edersiniz ya da bu evrenin bir yaratanının olduğuna, yoktan var edildiğimize inanırsınız. Eğer inanmıyorsanız, kendinizden daha üstün bir gücü niye arıyorsunuz? Bu da insanın kendi sorularına kendince mantıklı cevaplar bulmasının bir neticesidir.</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5490&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/bazi-dusunurlerin-tutarsizliklari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet-Türk Mucizesi</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/cumhuriyet-turk-mucizesi.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=cumhuriyet-turk-mucizesi</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/cumhuriyet-turk-mucizesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Jun 2010 15:57:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>azizkan86</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[KÜLTÜR ve SANAT]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[ismet inönü]]></category>
		<category><![CDATA[Kurtuluş Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Mücadele]]></category>
		<category><![CDATA[Turgut Özakman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5340</guid>
		<description><![CDATA[Milli Mücadele sırf savaştan mı ibarettir, onu tamamlayan başka göstergeler yok mudur? Okullarda okutulan tarih kitaplarında, Osmanlı tarihi anlatılırken olduğu gibi, Milli Mücadele tarihi de sadece savaştan ibaret sayılır. Kısa bir şekilde Lozan da anlatılır, ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Milli Mücadele sırf savaştan mı ibarettir, onu tamamlayan başka göstergeler yok mudur? Okullarda okutulan tarih kitaplarında, Osmanlı tarihi anlatılırken olduğu gibi, Milli Mücadele tarihi de sadece savaştan ibaret sayılır. Kısa bir şekilde Lozan da anlatılır, ancak Lozan’da geçen çetin savaşlara değil, ne kazandığımıza bakılır. En bilinen madde, Osmanlıların başına bela olan kapitülasyonların kaldırılmasıdır. Çözümlenemeyen konuların başında da Musul sorunu olduğunu biliyoruz. Lozan’ı anlatırken Lozan’da Türkiye’yi temsil eden Türk delegesi İsmet Paşa’nın çektiği sıkıntılar, verdiği uğraşlar bilinmezse Milli Mücadele dönemi tam olarak kavranamaz.</p>
<p>Aynı şekilde emperyalist İngiltere’nin temsilcisi Lord Curzon’un bin dereden su getirip Türk delegasyonunu nasıl zor durumda bıraktığı, toplantıyı kesintiye uğrattığı anlaşılmadan Milli Mücadele yılları hakkıyla öğrenilemez, bilinemez, zihinlere kazınamaz. Senarist Turgut Özakman’ın son kitabı Cumhuriyet-Türk Mucizesi işte tam bu gediği doldurmak için kaleme alınmış bir kitap olarak karşımıza çıkıyor. Kendisini daha önce yayımladığı ve yüzlerce baskıya ulaşan Şu Çılgın Türkler ve Diriliş ile tanıdığımız Turgut Özakman bu taze kitabı Cumhuriyet’te 28 Eylül 1922 ile cumhuriyetin ilan ediliş günü olan 29 Ekim 1923 tarihleri arasında vukua gelen olayları anlatıyor roman tadında. Dolayısıyla Turgut Özakman Şu Çılgın Türkler ve Diriliş adlı tarihî romanlarında uyguladığı yöntemi tekrar ediyor; birkaç hayalî roman kahramanı dışında tarihî gerçeklerle bağlantılı kişilere yer veriyor. Atatürk’ü gören son kuşaktan olduğunu belirten Turgut Özakman’ın kitabını yazarken temiz, duru bir Türkçe kullanması romanın akıcılığını daha ziyade arttırdığı görülüyor. Hayatını Atatürk’ü araştırmaya adayan, onlarca ve hatta yüzlerce belgeyi derleyip toplayarak Cumhuriyet’i hazırladığı anlaşılan Turgut Özakman cumhuriyetin sadece lehinde değil, aleyhinde olan kişilere de yer vererek tarafsız olmaya gayret ettiğini gözler önüne seriyor. Bazı kitaplardaki çarpıklıklara, bazı tarihlerdeki yanlışlara dikkat çekiyor ve bize bu konuda “Okuduğun her kitaba inanma ve kitapları muhakeme ederek oku.” şiarı aşılıyor. Mesela İpek Çalışlar’ın Latife Hanım isimli kitabındaki bir çarpıtmayı uzun uzadıya gözler önüne sermiş ve olayın doğrusunu anlatmış. Bu bahiste İpek Çalışlar’ın gerçek bir hikâyeden çıkarak anlattığı şeyin aslında masal olduğunu ifade ediyor. Atatürk’ün sınıf arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’un Milli Mücadele Hatıraları ile Siyasi Hatıraları’nın ihtiyatla okunmasını tavsiye ediyor. Ali Fuat Cebesoy hakkında da şöyle bir not düşüyor: “&#8230;Anılarına kendi görüşüne göre, olayların akışına ve gerçeğe aykırı birçok ayrıntı ve bilgi ekliyor.” Yazar, İpek Çalışlar’ın eserinin emek ürünü olduğunu, ancak genelde bilimsel ve gerçekçi olmadığını belirtiyor. Latife Hanım’ı bir derleme olarak görüyor. Bence önemli olan İpek Çalışlar’ın bu kitabı ne amaçla kaleme aldığıdır. Eğer yazar ilmî bir eser yazmışsa, yazarın masallara elbette yer vermemesi düşünülür, ancak gaye hayalden öteye geçmeyen bir roman vücuda getirmekse, olaylar değiştirilerek anlatılabilir. Zaten bilinçli bir okur yazılanların hayal ürünü olduğu gerçeğinden yola çıkarak elindeki eseri okuyacaktır, yazarın olayları yazarken abarttığını fark edecektir. Bilakis maksat tarihî bir roman yazmaksa veya bu roman biyografi türünde yazılmışsa abartılı olayları okur gerçekmiş gibi algılayabilir. Okurda bu intibaın oluşmasına meydan vermemek için nerelerin abartı, nerelerin hayalî, nerelerin gerçek olduğunu yazar belli etmelidir. Bunların hiçbiri yapılmamışsa, Turgut Özakman’a hak vermek yerinde olacaktır. Gerçeği böyleyse eğer, İpek Çalışlar’ın bu eleştirilere kulak verip, kitabın sonraki basımlarında Turgut Özakman’ın masal olarak nitelediği bölümleri kitaptan çıkartması veya değiştirmesi son derece hayırlı bir davranış olacaktır. Özellikle bir kişi hakkında biyografik bir kitap kaleme alınırken çok daha dikkat edilmelidir, diye düşünüyorum. Bizzat o kişiyle yaşamış kişilere başvurulması eserin doğruluk payını yükseltecektir. Mesela elimde Doğan Kitap’tan çıkan Atatürk’ün Yanı Başında diye bir kitap var. Bu kitap Atatürk’ün Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun anılarından oluşuyor. Kitabı derleyen Kemal Ulusu, Nuri Ulusu’nun oğludur. Kemal Ulusu almış kalemi eline, başlamış babasının anlattıklarını yazmaya. Bu eserin güvenilirlik payı oldukça yüksektir bu sebepten; kitabın müellifi herhangi bir art niyet taşımıyorsa tabiî ki.</p>
<p>Turgut Özakman Şu Çılgın Türkler ile çok hızlı bir çıkış yaptı. Asıl mesleği senaryo yazmak olan Turgut Özakman zihinlere “tarihçi” diye yerleşti. Oysa o bir senaristti, ancak tarih alanında uzman olarak gösterdi kendisini. Çığır açan Şu Çılgın Türkler’den sonra serinin ikinci kitabı Diriliş yayına girdi. Aslında Diriliş serinin birinci kitabıydı, ancak ikinci kitabıymış gibi sonradan yayımlandı. Şu Çılgın Türkler Kurtuluş Savaşı’nı anlatırken, Diriliş Çanakkale Savaşı’nı anlatıyordu. İki kitabı da zevkle bitirdim. O zamanlar kitap özeti yazmadığımdan Şu Çılgın Türkler’in özetini yazmadım, ama Diriliş’in güzelce bir özetini yazdım. Okurken insanı duygulandıran, ağlatan bu iki kitabın yazarı Turgut Özakman serinin üçüncü kitabı Cumhuriyet ile tekrar karşımıza çıktı. Cumhuriyet iki cilt olarak yayımlanacakmış. Birinci cilt cumhuriyetin ilanı ile nihayetlendirilmiş. Akıcı üslubuyla dikkat çeken Turgut Özakman’ın Cumhuriyet serisinin ikinci cildini merakla bekliyorum. Aslında bu kitabı çok daha sonra almayı düşünüyordum. Ancak bana sürekli bir şeyler ısmarlayan sevgili arkadaşıma bu kitabı alarak sürpriz yapmayı uygun buldum. Kendisine hediyesini vermeden önce okudum. İleride bu kitabı kendi kütüphanem için alabilirim, çünkü bu kitap herkesin kütüphanesinde bulunması gereken bir başyapıt bence.</p>
<p>Bosna Hersek’teki tarihî köprünün adını alan Mostar dergisi bir sayısında Turgut Özakman ile ilgili bir yazı yayımlamış. Bu yazıyı üniversitedeki bir hocam okumamı istemişti, kendisi o dergiye aboneydi. Ama bir türlü derginin o sayısını bulamadı. Bende doğal olarak merak ettim yazıyı. Nakşibendî tarikatıyla ilgisi olduğu söylenen bu dergi Turgut Özakman’ı olumsuz olarak eleştiriyormuş. Turgut Özakman’ı resmi tarih tezine bağlı kaldığı için eleştiriyor sanırım, çünkü hocam buna benzer bir laf etmişti. Turgut Özakman’ın yanlı ya da yansız yazıp yazmadığını bilmem, ama Süleyman Demirel’in sözü çok düşündürücü. Hocamdan duyduğum kadarıyla şöyle bir laf etmiş kendisi: “Bu çocuklar daha yüz yıl kadar Vahdettin’i vatan haini olarak bilmeliler.” Bu laf Vahdettin’i hain diye damgalayan Turgut Özakman gibi yazarlara inanılmayacağını göstermiyor mu? Bunu geçtim, vatan haini olmayan birini vatan haini olarak yaftalamak niye? Cumhuriyet tam yerli yerine oturmadığı için mi korkuluyor? Bu, cumhuriyetin temel stratejisi olarak belirlenebilir mi? Başka kaynaklarda başka şekilde mi yazıyor? Bizim bilmediğimiz veya bize gösterilmeyen kaynaklar mı var? Benim bildiğim bir tek Necip Fazıl Vahdettin’i övüyor, hain olarak kabul etmiyor. Eğer bu doğruysa, resmi tarihin pek de gerçeklerle bağdaşmadığını biliyordum, ama bu kadarı da fazla diyorum içimden. Yuh artık! Eğer Süleyman Demirel’in ettiği laf doğruysa, bize bunca yıl boyunca yalan söyleyen tarih utansın! İnsanlık utansın! Vahdettin’e kara çalmaya kimin hakkı var? Koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahına durduk yere “hain” demek kimin hakkı? Ben bu konunun araştırılmaya değer bir konu olduğunu düşünüyorum. Kandırılıyor muyuz, kandırılmıyor muyuz, sorun bu. İnternetten geniş çaplı bir araştırma yapacağım ve fırsat bulduğum müddetçe Vahdettin’le ilgili eserlere göz atacağım. Araştırma bulgularımı siz okurlarla paylaşacağım. ( Kendimi ilmî bir uzman gibi gördüm bir an.)</p>
<p>Ben burada Turgut Özakman’ı kötülüyor değilim. Kendisi değerli bir yazardır, kendisine ve yaptığı işe saygı duyuyorum. Ama bunları işittikten sonra olaya daha farklı zaviyelerden bakmam son derece doğal, diye düşünüyorum. Turgut Özakman, Damat Ferit’i “Türk tarihinin en hain adamı” olarak nitelendirmiş. Yazarın gözünde Vahdettin’in de ondan kalır yanı yok. Yıllar bana öğretti ki her yazarın her cümlesine inanmamak gerekiyor. Mesela bazı yazarlar Vahdettin’in Milli Mücadele’yi başlattığını ileri sürüyorlar. Meğer bir miktar para bile göndermiş Vahdettin. Ancak bir kısım yazarlar bunun aslı astarı olmadığını ileri sürüyorlar. Bunu kuru kuruya demiyorlar tabiî ki. Belgelerden istifade ederek belirtiyorlar. Ama bir yandan bakıyoruz ki Vahdettin İngiliz gemisiyle İstanbul’dan ayrılıyor. Milli Mücadele’ye destek vermek yerine İstanbul’dan uzaklaşıyor. Vahdettin işgalci İngilizlere niye sığındı, niye Mustafa Kemal’i tevkif emri verdi? Tüm bu sorular kafalarda soru işaretleri oluşturuyor. Özellikle tarafsız olmayan, olamayan yazarlar bir şeyleri ya abartırlar ya da çarpıtırlar. Yukarıda yazdıklarım bütün yazarlar için geçerlidir, sadece Turgut Özakman’a indirgenmemelidir. Turgut Özakman yalan yazdı ya da doğru yazdı demiyorum. Bunlardan Turgut Özakman’ı itham ettiğim anlaşılmasın. Ki Turgut Özakman’ın “Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele-Yalanlar, Yanlışlar, Yutturmacalar” adlı yaklaşık 800 sayfalık eseri vücuda getirmesi bile bu konuyla ne kadar yakından ilgilendiğinin göstergesidir. Ancak bunun bir tarih olduğu unutulmamalıdır. Tarihte belgeler çok önemlidir. Belgelerin önemli olması kadar belgeleri doğru okumak da önemlidir ve her belgeyi doğru kabul etmemek gerekir. Mesela ben bir kâğıda “Atatürk’ü masonlar öldürdü.”diye yazayım. Peki, bu bir belge olur mu? Olmaz. Biz de ne yapıyoruz, otoritelere inanıyoruz, güveniyoruz. Mesela Halil İnalcık tarih alanında uzmanlaşmış ve otorite kabul edilen bir yazardır. Biz ona inanmayacağız da kime inanacağız. Sonuçta onun gibi bir tarihçi değiliz ve tarihi onun kadar araştıramayız. ( Şimdi aklıma geldi. Halil İnalcık’ın Vahdettin konusundaki görüşlerini merak ediyorum.)</p>
<p>Turgut Özakman Vahdettin’e hain diyenlerin yazarlar, gazeteciler olmadığını, bunun bizzat Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce alınmış bir karar olduğunu dipnot 14a’da vurguluyor. Karar sayılarını da veriyor. Yani hain yaftası düşünürlerin, yazarların, ondan nefret edenlerin iftirası değil, meclisin kararıdır. Dolayısıyla o dönemde kurulmuş olan meclisin böyle bir karar almasında elbette doğruluk payı vardır, bunun tamamen iftira olduğu söylenemez. O dönemin çok karışık olduğu ortada yine de. Ali Kemal’ler- Ermenileri savunduğu için halk arasında ona sonradan Artin Kemal denmiştir-, Refik Halit Karay’lar Milli Mücadele’ye inanmayıp, mutat düzenin devam etmesini istiyorlar. Birçok cemiyetin başında düşmanla işbirliği yapan kişiler oturuyor. Mandacılığı savunanlar da yok değil. Halide Edip Wilson Prensipleri Cemiyeti’ni kuruyor ve ABD mandası altında yaşamayı savunuyor. Böyle bir ortamda işbirlikçilerin olması gayet doğaldır, diye düşünüyorum. İngiliz işgali altında bulunan İstanbul Hükümeti’nin de Milli Mücadele’ye destek değil, köstek olduğu kuvvetle muhtemel söylenebilir. İşgal ordularının denetimi, hâkimiyeti altında olan bir başkentin, İngilizlere rağmen, Milli Mücadele’ye destek çıktığı iddiası komik bir iddia gibi duruyor. Olsa olsa bunu savunanlar gençlerin zihnindeki Osmanlı imajını müspet ve diri tutmak istiyorlardır. Fakat benim gözümde bir padişahın vatan haini olması, resmin bütününü karalamaz. Osmanlı Fatih’ler, Kanuni’ler yetiştirmiş şanlı bir imparatorluktu. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethederek bir çağı kapatıp, yeni bir çağ açmıştır. Ecdadımız Müslümanlığın yayılması için uğraşmıştır ve o dönemde Osmanlı kadar hoşgörülü olan bir imparatorluk yoktu. Bu hoşgörü politikası birçok yazarın imrenerek anlatacağı bir özellik olmuştur ve olmaya devam edecektir.</p>
<p>Turgut Özakman Vahdettin hakkında, “&#8230;Keşke son padişah böyle olmasaydı da böyle nitelenmeseydi. İşgal başlayınca ya karşı koysaydı, ya şerefiyle bir kenara çekilseydi. Şimdi kendisini saygı ile anıyor olsaydık. Yazık ki çok şaşırtıcı, karanlık, affedilmez işler yaptı&#8230; Bazı sahte tarihçiler ile hanedan dostları, bazı gelenekçi yazarlar, Vahdettin’e haksızlık yapıldığını ileri sürerek, onu ‘milli mücadeleyi planlayan, başlatan, kadri bilinmemiş bir kahraman, yurtsever’ olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Bu iddiaların hiçbir gerçek, doğru, tutarlı, belgeli bir yanı yoktur. Baştan aşağı uydurmadır, masaldır, çok naiv bir yakıştırmadır. Bu hiçbir dayanağı olmayan yalanlara inananlar arasında bazı aydınların, öğretmenlerin, yazarların bulunması beni çok şaşırtıyor, geleceğimiz bakımından ürkütüyor&#8230;” ( Bu arada naiv kelimesinin karşılığını bulamadım sözlüklerden. Sanırım Turgut Özakman naiv yerine nahif yazmak istemişti. Nahif, cılız, çelimsiz, zayıf demektir TDK sözlüğüne göre.)</p>
<p>Bu kitapta dikkatimi çeken şey Milli Mücadele’nin cumhuriyetin ilanına kadar devam etmesidir. Ben sanmıştım ki Büyük Taarruz’dan sonra Misak-ı Milli hudutları muhafaza altına alınmıştır. Oysa biz düşmanı, yani Yunanlıları, Ege denizine dökerken İstanbul hâlâ işgal altında bulunuyormuş. Keza Meriç nehrinin doğusu da öyleymiş. Lozan müzakereleri nihayet bulana kadar İngilizler İstanbul’dan ayrılmamışlar. Ne zaman ki Lozan görüşmelerinde anlaşmaya varıldı, işte o günden sonra İngilizler birer birer İstanbul’u terk etmek mecburiyetinde kalmışlar. Yıl 1923. Düşünün ki bir millet 1915’ten beri düşmanlarla mücadele ediyor. Tam sekiz yıl, dile kolay tam sekiz yıl Türkiye vatanını müdafaa ediyor, topkekûn bir ayaklanmayla zafere ulaşıyor. Sadece haklı bir galibiyet elde etmesi yetmiyor, bir de masa başında kazanması gerekiyor. Turgut Özakman İngiltere’yi temsil eden başdelege Lord Curzon’un, ama ikinci dönemde İngiltere’yi o temsil etmiyor, Fransa ve İtalya’yı kışkırtarak nasıl kendi saflarına çekmeye çalıştığını, İsmet İnönü’yü nasıl güç durumda bıraktığını, İsmet Paşa’nın Lozan başarısını akıcı bir üslupla anlatıyor. Ancak Lozan’ın tamamen Türkiye lehinde sonuçlandığı anlaşılmasın yazdıklarımdan. Yazarın da ifade ettiği gibi Lozan’da çözülmedik üç ciddi konu bulunuyordu: Hatay, Musul ve Boğazlar statüsü. Hatay ve Boğazlar sorunu Atatürk sağken çözülür. Musul Milletler Cemiyeti’nin kararı ile Irak’a bırakılır ( s. 431, dipnot 125). Lozan’daki en önemli başarımız, şüphesiz, kapitülasyonların kaldırılmasıdır. Ancak kapitülasyonların kaldırılması Osmanlı borçlarının tamamen silinmesi manasına gelmeyecekti. Turgut Özakman’ın A. N. Karacan’ın yazdığı Lozan adlı geniş çaplı araştırmasından iktibas ettiğine göre, yüz milyonluk Türk bütçesinin altmış milyonu borca ve faizlere gitmiş. Dolayısıyla emperyalistlerin mali alanda da Türkiye’yi rahat bırakmadıkları anlaşılıyor. Buna rağmen Türkiye’nin kısa zamanda birçok şehirde fabrikalar açması, yakılıp yıkılan yerlerin onarılması, topkekûn imar edilmesi ne kadar güç bela gerçekleştiği hakikatini bize göstermektedir. Ki bunlar bildiğim kadarıyla borç alınmadan gerçekleştirilmiştir. O dönemler gerçekten bir dirilişin öyküsüdür; bağımsızlığa, kendi ayakları üzerinde durmaya ant içmiş insanların hayatta kalmaya olan mücadelesinin öyküsüdür.</p>
<p>Yazar bize tarih kitaplarında okutturulan bir bilginin yanlışlığından bahsediyor. Lozan konferansında İstanbul hükümetinin temsilcisi Tevfik Paşa Ankara temsilcilerini işaret ederek, “Sözü milletin hakikî ve meşru temsilcilerine bırakıyorum.”dediği anlatıldı yıllarca bize. Oysa bunun gerçekle alâkasının olmadığını bildiriyor yazar. Alıntılardan yola çıkarak doğrusunu bize anlatıyor. “Tevkif Paşa’ların görevleri ve ödevleri, millet haklarını değil, saltanat haklarını korumak, isteklerini yapmaktır. Tersi hiç olmamıştır. Çünkü kendilerini milletin değil, padişahın hizmetinde görüyorlardı. Ortaçağ sistemi budur.” (s. 373)</p>
<p>Bir de Halide Edip’ten bahsederek özetime son noktayı koyacağım. Yazar, Halide Edip’i en doğru tahlil eden insan sarrafının Haldun Taner olduğunu iddia ediyor. Hatta Haldun Taner’in bir kitabını öneriyor bu konuda. Sayfa 352: “Halide Edip Hanım’ın bencilliği, kendini beğenmişliği M. Kemal Paşa ile bozuşmasına sebep olmuştur. Kocasıyla birlikte Türkiye’den ayrılmıştır. Hayatı boyunca akımdan akıma kaymıştır. Değişmez tutumu Batı, özellikle ABD ve İngiltere hayranlığıdır.” Bu hususta yazar bir de Çetin Yetkin’in Türk Edebiyatında Batılılaşma ve Kimlik Sorunu kitabını tavsiye ediyor. İlgilenenlere duyurulur. Böylece Halide Edip’le ilgili beynimde epey bilgi birikti. Şu ana kadar Halide Edip’i olumlu tasvir eden bir yazarla karşılaşmadım. Ancak okuldaki kitaplarla onunla ilgili olumsuz bir eleştiriye rastlamadım. Yoksa o da mı resmi tarihin zihinlere olumlu olarak kazımaya çalıştığı, öyle bilinmesini istediği şahıslardan biri? Bakalım resmi tarihin, Mustafa Akgün’ün deyişiyle “ısmarlama tarih”in daha ne çarpıtmalarını, ne mübalağalarını işiteceğiz, göreceğiz, okuyacağız! Sanırım tarihi sil baştan yazmak mecburiyetinde kalacak otoriteler.</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5340&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/cumhuriyet-turk-mucizesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk-İslâm Birliği&#8217;ne Bakış Açım</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/turk-islam-birligine-bakis-acim.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=turk-islam-birligine-bakis-acim</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/turk-islam-birligine-bakis-acim.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2010 22:41:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>azizkan86</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Oktar]]></category>
		<category><![CDATA[Türk-İslam Birliği]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5310</guid>
		<description><![CDATA[<a rel="attachment wp-att-5323" href="http://www.denemeyazilari.com/turk-islam-birligine-bakis-acim.html/osmanli"></a>Komünist Çin’in Zulüm Politikası ve Doğu Türkistan kitabının müellifi bir zamanlar mehdi olduğunu iddia eden Adnan Oktar-basından bildiğimiz kadarıyla Adnan Hoca- eserin 87. sayfasına kadar Türk-İslâm Birliği ülküsüne genişçe yer ayırmış. Kedisiyle ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-5323" href="http://www.denemeyazilari.com/turk-islam-birligine-bakis-acim.html/osmanli"><img class="alignleft size-medium wp-image-5323" title="osmanli" src="http://www.denemeyazilari.com/images/osmanli-164x200.jpg" alt="" width="164" height="200" /></a>Komünist Çin’in Zulüm Politikası ve Doğu Türkistan kitabının müellifi bir zamanlar mehdi olduğunu iddia eden Adnan Oktar-basından bildiğimiz kadarıyla Adnan Hoca- eserin 87. sayfasına kadar Türk-İslâm Birliği ülküsüne genişçe yer ayırmış. Kedisiyle yapılan televizyon ve radyo programlarından bazılarını yayımlamış. Adnan Oktar ve bazen Harun Yahya ve Cavit Yalçın adları altında yayımlanan 300’den fazla eseri bulunan Türk-İslâm Birliği savunucusunun mefkûresinin özünü ve içeriğini anlatmaya çalışacağım sizlere.</p>
<p>Yukarıda adının verdiğim kitabın onuncu sahifesinde “Akan Kanı Ancak Türk-İslâm Birliği Durdurur” diye bir başlıkla karşılaşıyoruz. Akabinde Türk-İslâm Birliği’nin ne demek olduğu okurlara anlatılıyor 87. sayfaya kadar. Akan kan lafından az çok mürekkep yalamış kimseler ne denmek istendiğini bilirler. Filistin’de akan sular(kan) durulmuyor. Müslüman kardeşlerimiz tepeme bir bomba düşecek endişesiyle yaşıyorlar. Keza İsrail’de de Filistin kadar çok endişe duyulmasa da Hamas örgütünün atacağı füzelerden, bombalardan çekiniliyor. Dolayısıyla Filistin topraklarında huzur ve barış şu an için icra edilmemiş gözüküyor. Ve maalesef üzücü olan şey, bu çatışmaların huzura doğru kıvrılacağı izlenimi meydana getirmemesidir. Kısa süreli barışlar, ateşkes sağlansa bile uzun vadeli huzur tesis edilemeyecektir. Basından gördüklerim, okuduklarım bende bu yargıyı iliklerime kadar kökleştirdi. Irak da yaşanan olaylar da üzüntü vericidir. Üçü de Müslüman olan Şiî, Sünnî ve Türkmenler üç ayrı bölgede konumlanmışlar ve ayrı ayrı yaşamaktalar. Maalesef bu üç cenah birbirleriyle kırdırılmaktadır, bu üç cenah arasında sürekli çatışma çıkmaktadır. Türkiye’de PKK, İran’da PEJAK terör örgütleri Müslümanların canına kast etmektedir. Keza Afganistan da daima çatışma yaşayan ülkeler arasındadır. ABD 11 Eylül saldırılarının sorumlusu olarak El Kaide örgütünü- birçok devlet bu örgütü “terör” örgütü olarak nitelemektedir- işaret etmiş ve o günden bu güne Afganistan’a rahat bir nefes vermemiştir. NATO birliklerinin artırılması yönünde bir talep söz konusu olmaktadır ABD tarafından sürekli olarak. Sırf NATO’ya üye olduğumuz için Türk askerleri ABD’nin bekçiliğini yapmaktadır. Aynı şekilde Pakistan’ın da derin sarsıntılar geçirdiğini üzülerek görmekteyiz. Bölge şeriat isteyenler ve istemeyenler olarak ikiye ayrılmış vaziyette. Hatta yanlış hatırlamıyorsam bir mahallede sadece şeriat kuralları geçerliymiş. Zaten Benazir Butto’nun suikast sonucu öldürülmesiyle gerginlik daha derin boyutlara ulaşmıştı. Keza Doğu Türkistan halkı da Çinlilerden dert yanmaktadır, bıkmış usanmışlardır. Komünist Çinliler Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerine rahat bir nefes aldırtmamaktadırlar. Müslüman kardeşlerimiz yok olma tehlikesiyle yüz yüzedir. Doğu Türkistan’ın nüfusu mütemadiyen azalış göstermektedir. Doğu Türkistan’a devlet politikası sonucunda Çinliler yerleştirilmektedir. Doğu Türkistan nüfusu 1950’lerden bu yana eriyip gitmektedir. Benim aklımdaki zulüm gören ülkeler bunlar. Ve daha kim bilir kaç tane Müslüman ülke eziyet çekiyor zalimler tarafından. Genel bir çerçeveyle anlatmaya çalıştığım şu ki bugün kan dökülen her yerde Müslümanların izine rastlıyoruz. Özellikle Ortadoğu bölgesi kan revam içinde bugün. Ortadoğu’da yaşananlar her gün ekranlara yansımıyor mu? Hemen hemen bir gün bile yok ki patlama ve sonucunda ölüm, yaralı haberi gelmesin Ortadoğu’dan! Ortadoğu cayır cayır yanıyor her gün.  Hassasiyetleri olan bir Müslüman olarak gözlerim yaşarmıyor değil bazen, çünkü manzara korkunç, ürpertici, kanı dondurucu, yüreği sızlatıcı. Peki, her ülkede mi durum aynı? Hayır. Aklıma gelenlerden Türkiye, İran ve Suudi Arabistan diğer Müslüman ülkeler gibi değil. Ancak Türkiye PKK belasıyla uğraşıyor ve bu uğurda her gün can veriyor. İran ise PEJAK terör örgütü ile çatışıyor. Ama bizim kadar şehit verip vermediklerini bilmiyorum. ABD güdümünde olan Suudi Arabistan’da ise şu ana kadar ne bir çatışma haberi duydum ne de bir ölüm haberi. Anlaşılan o ki petrolün ballı kaymağını yiyen ve ABD’ye yediren Suudi kralların keyfi yerinde. Bu bilgiler ışığında Türk-İslâm Birliği’ni anlatmaya çalışacağım.</p>
<p>Bu birlik hem Müslümanlara hem dünyaya huzur getireceğini vaat ediyor. Dünyada olan tüm karışıklıkların, çatışmaların, huzursuzlukların ortadan kalkacağına; yerine sevgi, huzur, kardeşlik, anlayış, merhamet, fedakârlık, yardımseverlik, uzlaşı, hoşgörü gibi kulağa hoş gelen kavramların içinin doldurulacağına, inşa edileceğine inanıyor. Medeniyetler çatışması senaryolarının aksine bu birlik medeniyetleri birbirine yakınlaştıracaktır deniyor. “Terörist faaliyetler kökünden kazınacak, teröre tevessül edenler karşılarında Türk-İslâm Birliği askerî paktını bulacaklardır.” iddiasında bulunuluyor.</p>
<p>Türk-İslâm Birliği Atatürk’ün laiklik çizgisinde olacağını belirtmesine rağmen hilafet kurumunu ağzına alarak insanlarda şüpheye yol açmaktadır. Oysa Atatürk saltanat ve hilafeti kaldırmıştı. Şimdi hilafet nereden çıktı? Bir kere laikliğin olduğu bir yerde hilafet olur mu? Şeriat devletini önlemenin tek yolu laiklik olduğuna göre, laikliğin ortadan kalkması demek şeriatla birlikte hilafetin gelmesi demektir. Bu arada Türk-İslâm Birliği savunucuları Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı’na nasıl bakmaktadır? Hilafet makamı kurulduğunda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın âkıbeti ne olacaktır? Kitabın 26. sayfasında şöyle buyruluyor: “Türk-İslâm dünyasının dört bir yanında birbirinden son derece farklı dinî yorumlar, görüşler ve modeller hâkimdir. Neyin gerçekten İslâm’a uygun neyin de aykırı olduğunu belirleyecek, bu konuda dünya Müslümanlarının geneline yön verecek, onları uzlaştırabilecek bir merkez de yoktur. Örneğin Katoliklerin Vatikan’ı, Ortodoks Hıristiyanların Patrikhaneleri bulunurken, Türk-İslâm dünyasında dinî ve sosyal konularda birlik oluşturacak bir merkez bulunmamaktadır. Oysa İslâm ahlakının özünde birlik vardır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in vefatının ardından, İslâm dünyası hep Hilafet makamı tarafından yönlendirilmiştir, bu makam Müslümanların sosyal ve dinî konulardaki yol göstericisi olmuştur. Günümüzde de Türk-İslâm dünyasına rehberlik edecek, güncel sorunların çözümünde etkili olacak çağdaş bir merkeze şiddetle ihtiyaç vardır. Demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü prensibine dayanan karar alma mekanizmalarının oluşturulması ancak Türk-İslâm Birliği’nin sağlanmasıyla mümkün görülmemektedir.” Bu yazıda Müslümanların bir çobana ihtiyacı olduğu anlatılmaya çalışılıyor. Müslümanların bir merkezi vardı da ne oldu sanki? Birinci Dünya Savaşı’nda padişahın Cihad-ı Ekber çağrısına Araplar uydu mu? Uymadı. Aksine, İngilizlerle el ele verip Osmanlı ordularını arkadan vurdular. Hilafet makamının zaten o an çöktüğü anlaşıldı. Mustafa Kemal de hilafet makamının çürüdüğünü anlayıp, makama Cumhuriyet ile son verdi. Şimdi de kalkmış Türk-İslâm Birliği hilafeti yeniden getirmeye uğraşıyor. Hiç inandırıcı değil. En basitinden, Şii ile Sünni gruplar arasındaki dağ kadar farkı nasıl kapatacaksınız? Bırakın bu grupları, İslâm’da onca mezhep ortaya çıkartılmış. Bu mezheplere tek bir merkezden nasıl söz geçireceksiniz? Bir de bu işin lideri, öncüsünün inşallah Türkiye olacağından dem vuruluyor. Türkiye laik bir ülke olduğuna göre bu işin öncülüğünü üstlenmek demek, laikliği tasfiye etmek demektir. Her ne kadar Türk-İslâm Birliği savunucuları hilafet gelse bile Türkiye’nin laik kimliğine halel gelmeyeceğini iddia etse de ben hilafetin olduğu yerde laikliğin olamayacağını düşünüyorum. Zaten hilafetin gelmesi bu ülkeyi şeriata götürmez mi? Bu konuya daha ziyade açıklık kazandırılması lazım gelir.</p>
<p>Türk-İslâm Birliği’ne gönülden bağlananlar bu işe Atatürk’ü karıştırarak Atatürk bu birliğe onay veriyormuş gibi bir hava estiriyorlar. Mesela sayfa 49’da Atatürk’ün ağzından çıkan şu sözlere yer verilmiş: “Bütün İslâm âleminin manen olduğu kadar maddeten de bir birlik içinde ve müttefik hale gelmesinden sadece sevinç duyarız. Bunun için de bizim kendi hudutlarımız içerisinde bağımsız olduğumuz gibi, Suriyeliler ve Iraklılar da milli hâkimiyete dayalı bağımsız bir güç olarak ortaya çıkabilmelidirler.” Erbakan ne demişti, “Atatürk bugün yaşasaydı milli görüşçü olurdu.” Her halde Türk-İslâm Birliği’ne gönül verenler de “Atatürk yaşasaydı, Türk-İslâm Birliği destekleyicisi olurdu.”deyip, Atatürk’ü kendilerine mal edecekler! Atatürk’ün burada dediği en önemli tema, bağımsız olmaktır. Oysa bugün Irak bağımsız mıdır, hatta Türkiye bağımsız mıdır? Müslüman ülkelerin çoğu dış güçlerin şemsiyesi altında değil midir? Atatürk’ün bağımsızlık lafını doğru anlamak gerekiyor bence.  Bu birlik ancak ABD’nin istediği doğrultuda hayat bulur. Yani olursa Türk-İslâm-ABD Birliği olur adı. Başka bir şekilde hayat bulacağını sanmıyorum. Çünkü ABD hâlâ süper güç olarak dünyadaki yerini muhafaza ediyor.</p>
<p>Değerli yazar Cengiz Özakıncı Türk-İslâm Birliği’ne farklı bir açıdan bakıyor. Türkiye’nin Siyasi İntiharı kitabında o, Yeni Osmanlı tuzağından bahsediyor. Onlarca örnek vererek Türkiye’nin nasıl Yeni Osmanlı’ya doğru adım adım gittiğini belgeliyor. Türk-İslâm Birliği nazariyesi de Cengiz Bey’in Osmanlılaştırma çabasının bir ürünü olarak gördüğü konulardan biridir. Kitabın 518. sayfasında Türk-İslâm Birliği dergisinin amblemi verilerek, derginin yayın amacından bir kesit sunuluyor. Kitaptan alıntılayarak devam edelim: “ Mirasçısı olduğumuz Osmanlı İmparatorluğu adalet ve şefkat üzere kurulmuş böyle bir birliğin tarihteki en güzel örneğidir. Dünyanın büyük savaşlarla ve terörle mücadele ettiği günümüzde de Osmanlı’nın yönetim anlayışı örnek alınarak tüm Türk-İslâm devletlerinin ortak gayretleriyle insanların dostça ve kardeşçe yaşayabildiği, barış ve güven dolu bir ortam yeniden oluşturulabilir.” Evet, gördüğünüz gibi Türkiye’yi geçmişe geri göndermeyi amaçlayan bir nazariyedir Türk-İslâm Birliği.</p>
<p>Türk-İslâm Birliği’nin Pantürkizm ve Panislâmizm karışımı bir birlik olduğu söylenebilir. Oysa bu iki politik akım geçmişte dumura uğramış, işe yaramamıştı.</p>
<p>Türk-İslâm Birliği’nin elimde iki reklâmı var. Bu iki reklâmın Yeniçağ gazetesinde birer sayfa olarak yer işgal etmesi pek şaşırtıcı geldi bana. Her halde Türk adı geçince Türk-İslâm Birliği’nde Yeniçağ hemen el atmıştı olaya. Bunda bir iş var diye düşünürken, imdadıma Soner Yalçın’ın son kitabı olan Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor kitabı yetişti. Kitabın 66 ve 67. sayfalarında MHP’nin Türk-İslâm çizgisine ne zaman kaydığı, başörtüsü konusunu gündeme taşıyanların MHP’liler olduğu yazıyor. Mitinglerde kanımızı aksa da zafer İslâm’ın sloganı atılıyormuş. Ayrıca 1970’li yıllarda üniversitelerde başörtüsünün bayraktarlığını yapanlar MHP’li Asenalarmış. Aynen şöyle diyor Soner Yalçın: “Başörtüsünü üniversitelere, kamusal alana, mitinglere, yürüyüşlere sokan ülkücü Asenalardı.” MSP bile o yıllarda başörtüsü üzerinden siyaset yapmıyorken MHP başörtüsünü gündeme taşımıştı. Mesela Necmettin Erbakan 10 Ocak 1967’de başı açık olan Nermin Hanım’la evlenmiş. Şunları yazarak konuyu kapatacağım: “Başörtüsü meselesini dergi ve gazetelerde ilk başlatanlardan biri Necip Fazıl Kısakürek değil miydi? AKP kurucusu Cüneyt Zapsu’nun annesi Gaye Uzel’i genç kızlara ‘Türk Müslüman kadın portresi’ olarak gösterip Büyük Doğu dergisinde kapak yapmadı mı? Dikkat edin Necip Fazıl hiç Milli Görüş çizgisinde olmadı. Kendisine en yakın parti MHP idi. (&#8230;) İmam-hatiplere giden ilk kız öğrenciler de MHP’li ailelerin çocuklarıydı.” Bütün bunlardan çıkardığım sonuç şu: Yeniçağ gibi MHP’nin basın kanadı olan bir gazetenin Türk-İslâm Birliği ilanlarının tam sayfa vermesinin altında yatan sebep MHP’nin 1970’li yıllarda Türk-İslâm çizgisini benimsemesidir. Bu ilanlar bizi tâ 1970’li yıllara götürmektedir. Dolayısıyla her halükarda Adnan Oktar’ın milliyetçilerden destek gördüğü söylenebilir. Durum iyice karıştı. MHP’lilerin hilafet makamını geri getirmek için uğraşan bir birliğin yanında ne işi vardır?</p>
<p>Sonuç olarak Müslüman kardeşlerimize yapılan zulme üzülmüyor değilim, ama Türk-İslâm Birliği gibi bir ideolojiye inanacak kadar da saf değilim. Hem Türkiye laik olduğu için Araplar tarafında sevilmiyor. Bu birliğin başı nasıl Türkiye olacak? Türkiye Müslüman devletler içinde en güçlü devlet, ama acaba Türkiye’nin Türk-İslâm Birliği lideri olmasını hangi Müslüman devletler istiyor? Diyelim ki bu birlik sağlandı. Peki, bu birlik tam bağımsız olacak mı, olamayacak. İran ile nasıl bağlantı kuracaksınız? ABD’nin güdümünde olacağını düşündüğüm bu birliğe şu anda sıcak bakmıyor, birliği gerçekçi bulmuyorum. Bu birlik hayat bulsa bile, birliğin daha çok yolu var çok!</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5310&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/turk-islam-birligine-bakis-acim.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dolmakalem Savaşları</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/dolmakalem-savaslari.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=dolmakalem-savaslari</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/dolmakalem-savaslari.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Jun 2010 10:25:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>azizkan86</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[KÜLTÜR ve SANAT]]></category>
		<category><![CDATA[Aziz Nesin]]></category>
		<category><![CDATA[cengiz özakıncı]]></category>
		<category><![CDATA[dolmakalem savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[siyasal islam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5305</guid>
		<description><![CDATA[Dolmakalem Savaşları, Cengiz Özakıncı’nın ilk baskısı 2003’te yapılan kitabıdır. Kitapta daha sonradan ayrı bir kitap <a rel="attachment wp-att-5307" href="http://www.denemeyazilari.com/dolmakalem-savaslari.html/120914_2"></a>haline getirilip piyasaya sunulan Yazar Ne Yazar Ne Yazamaz ile Euro-Dolar Savaşları mevcut olmakla birlikte Dolmakalem Savaşları ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dolmakalem Savaşları, Cengiz Özakıncı’nın ilk baskısı 2003’te yapılan kitabıdır. Kitapta daha sonradan ayrı bir kitap <a rel="attachment wp-att-5307" href="http://www.denemeyazilari.com/dolmakalem-savaslari.html/120914_2"><img class="alignright size-full wp-image-5307" title="120914_2" src="http://www.denemeyazilari.com/images/120914_2.jpg" alt="" width="270" height="395" /></a>haline getirilip piyasaya sunulan Yazar Ne Yazar Ne Yazamaz ile Euro-Dolar Savaşları mevcut olmakla birlikte Dolmakalem Savaşları adı verilen bir ana başlığın altında yazarın daha önceden Kitap Gazetesi’nde yayımladığı Laikomani, İrticaomani, Ottomanomani, Lisanomani ve The Türkçe adlı yazıları yer almaktadır. Yazar bu yazılarda İslamcı yazarlara kökten saldırmakta ve onların foyasını meydana çıkartmaktadır. Cengiz Özakıncı’nın İslamcı denilen yazarların kitaplarını çok dikkatli bir şekilde okuduğu anlaşılmaktadır. Çünkü yazar dindar geçinen yazarların bir kelimesine bile dikkat etmektedir. Eleştiri okumak isteyenler, İslamcıların laik Türkiye Cumhuriyeti’ni devirip yerine eski Osmanlıyı başımıza getirme çabalarını öğrenmek isteyenler, kitlelerin nasıl bilerek ya da bilmeyerek yanlış bilgilerle donatıldığını bilmek isteyenler İslamcıları içine düştükleri çelişkilerle birlikte değerlendiren Cengiz Özakıncı’nın Dolmakalem Savaşları’nı okusunlar.</p>
<p>Bu kitap Cengiz Özakıncı’nın okuduğum üçüncü kitabıdır. Yazarın ilk okuduğum kitabı İslâm’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü,  Müslüman dünyada 800’lerden Haçlı Seferleri’ne kadar bilimin yükselişe geçtiğini ve bu dönemde Batılılara bile İslâm âlimlerimizin ders verdiğini, Batı’ya ilmin Müslüman bilim adamlarının yazdıkları kitapların tercüme yoluyla öğrenilmesiyle geçtiğini ve ilmin kökeninin Doğu olduğunu anlatıyor belgeleriyle. Yazara hayran olduğumu belirtmek isterim bu kitapla. Daha sonra İblisin Kıblesi’ni okudum. Bu kitap hakkında da uzun yazılar kaleme aldım ve Denemeyazıları adlı internet sitesinde arkadaşlarımla paylaştım. Kitap, II. Dünya Savaşı’ndan günümüze dek din üzerinden oynanan oyunları, türbanın Türkiye’de hangi merhalelerden geçerek “siyasal simge” haline geldiğini, ülkemizdeki dini körükleyen darbeleri, Amerika’nın bu darbelerde ne kadar rolü olduğunu, Sovyet Rusya’nın nasıl yıkıldığını ve daha birçok konuyu gözler önüne seriyor. Cengiz Özakıncı bu iki kitabıyla Siyasal İslamcıların yüzüne şamar indiriyor ve feleğini şaşırtıyor. Dini siyasete alet edenlere gerekli cevapları veriyor. Bu iki kitap kesinlikle kütüphanenizin başköşesinde bulunmalıdır. Şu anda yazarın bir başka kitabı olan Türkiye’nin Siyasi İntiharı: Yeni Osmanlıcılık Tuzağı’nı okuyorum. Yazar sunduğu belgelerle şok ediyor okuyucuyu. Mesela II. Abdülhamit döneminde meğer ne kadar çok toprak kaybetmişiz. Oysaki II. Abdülhamit’i eleştirilemez kabul edenler onun döneminde hiçbir toprak kaybı yaşanmadığını savlamaktadırlar. Genelde II. Abdülhamit’i yüceltenler Meşrutiyet dönemini yerden yere vururlar. Dolayısıyla “kızıl sultan mı, ulu hakan mı” tartışmasının özünde yer alan II. Abdülhamit’in sütten çıkmış ak kaşık olmadığını idrak etmek gerekir. Bu konuyu ayrıca bir yazı altında değerlendirip bilginize sunacağım.</p>
<p>Cengiz Özakıncı’nın kısa biyografisini sunuyorum. Yazarın bir kitabı Marksist Açıdan Kemalist Devrim’e 1979’da basılmadan önce el konulmuş. Ayrıca Yeni Demokratik İşçi Birliği başlıklı bildiriler sebebiyle 12 Eylül döneminde tutuklanarak beş yıl cezaevinde yatmış. Cengiz Bey çok yönlü bir araştırmacı kimliği taşıyor. Görsel, yazılı, sözel iletişim, dil ve felsefe üzerinde çalışmış. İbrani, Grek, Latin, Arap, Göktürk yazı ve dilleri üzerinde çalışmaktaymış. Görsel sanatların resim, grafik ve sanatsal fotoğraf dallarında yapıtlar vermiş, sergiler açmış yazarımız. Ayrıca sanat felsefesine ilişkin kuramsal yazıları, sanat eleştirileri, öyküleri Gösteri, Argos, İn Vivo, İkibine Doğru gibi dergilerde yayımlanmış.</p>
<p>Cengiz Özakıncı’yı diğer aydınlardan farklı kılan özellikleri kitaplarını okudukça fark ediyorum. Bir kere Cengiz Özakıncı yüzde 98’i Müslüman olan bir ülkede Müslümanları hurafelerden, Siyasal İslamcıların çarpıtmalarından korumak için, yukarıda da belirttiğim gibi, Arap yazı ve dili üzerinde çalışıyor ve Kuran’ı Kerim’i hatmediyor. Hatmediyor dememin sebebi şudur ki Cengiz Özakıncı Kur’an’ı üstüne basa basa okuduğunu birçok yerde sezdirmektedir. Yazar ayrıca bu çalışmalarını Dil ve Din adı altında kitaplaştırmıştır, ilgililere duyurulur. Cengiz Bey’i diğer aydınlardan farklı kılan ikinci sebep, kendinde sözde değil, özde aydın sorumluluğunu taşımasıdır. Bunu kitabı Dolmakalem Savaşları’nda birçok yerde dile getirmiştir. Kendisini İslamcıların “muallimi” olarak tanıtan yazar müsveddesi, Kur’an’ı tersinden okumuş Kadir Mısıroğlu’nun kirli çamaşırlarını ipe sererken Aziz Nesin, Zülfü Livaneli, Alev Alatlı, Demirtaş Ceyhun, Çelik Gülersoy, Cemil Meriç, Zeki Velidi Togan, Turgut Akpınar, Murat Belge, Mete Tunçay, Asaf Savaş Akat gibi yazarlar tarafından Kadir Mısıroğlu’nun yazdıklarının şu ya da bu yanından tutulduğunu belirtip, isyan ediyor Cengiz Özakıncı. Yanlışları düzeltmeyi kendine bir borç biliyor yazar Cengiz Bey. Yanlışları düzeltmenin hakkımız olduğunu vurguluyor ve yanlışları düzeltmedikleri için Aziz Nesin gibi yazarlara haykırıyor. Mesela Aziz Nesin ne demiş biliyor musunuz? “Atatürkçü olan Müslüman olamaz, Müslüman olan Atatürkçü olamaz.”demiş ( sf. 431) Mesela Zülfü Livaneli dil devrimini ırkçılık diye damgalamış. Alev Alatlı “Yazı devrimine karşıyım, atalarımızla bağımızı kopardı.”demiş. Yazar Cengiz Bey aydın sorumluluğunu ve kimliğini üzerinde taşıdığını ve bundan hiç mi hiç gocunmadığını şu sözlerle açıklıyor: “ Dileyen dilediği amaç uğruna yazıp söylesin. Ancak yalan yaymasın. Evet, uydurma özgürlüğü var, ama çürütme özgürlüğü de var. Biz yalan çürütme özgürlüğümüzü doya doya kullanmak istiyoruz. Öyle ki, bu, içinde yaşadığımız bugünlerde, artık bir hak olmaktan öte, bir görev olmuştur. Yalan çürütme görevinden kaçanlar bu denli çok sayıda olmasaydı, Türkiye kendilerine ‘İkinci Cumhuriyetçi’, ‘İslamcı’, ‘Osmanlıcı’ denilen bunca yalancının ardına takılıp, bunca kargaşaya sürüklenmezdi&#8230; Refah Partisi yerel yönetimlerin çoğunu kazandı diye Hürriyet gazetesine demeç verip, ‘Yüzde altmışlar (aptallar) kazandı.’diyen Aziz Nesin bugüne dek o kesimin yaydığı hangi yalanı çürütmüştür? Yalanlar yayılırken susanlar, o yalanda boğulmaya yazgılıdırlar.”</p>
<p>Yazar Cengiz Özakıncı, İblisin Kıblesi kitabının arka sayfalarına koyduğu, daha önceden yayımlanmış, Aydın Sorumluluğu ve Din Üzerine adlı makalesini okurken yazarın tam da hayal ettiğim tarzda bir yazar kimliğini taşıdığını fark ettim. Aslında yazar demek hafif kalır ona, o bir aydın. Müslüman kimliğini reddedip dinsiz olmaktan kıvanç duyan Server Tanilli, Turan Dursun gibi bilgisizliklerinden dolayı İslâm’a kara çalan yazarlar grubuna girmiyor Cengiz Özakıncı( Zaten bu yazarlara İslâm’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü kitabıyla ağzının payını veriyor.) Bu yüzden seviyorum yazarı, okuyorum, kanım ısındı hemen. Tam hayal ettiğim özelliklerde bir yazar olması beni daha ziyadesiyle kendisine çekti. Böyle yazarlara, böyle aydınlara ihtiyacımız var.</p>
<p>Yazarın Türk dili üzerindeki hassasiyetini abartılı bulsam da saygı çerçevesinde değerlendiriyorum. Mesela okuduğum üç kitapta da akıl kelimesini bir kez olsun kullanmadığını fark ettim. Onun yerine “us” kelimesini kullanmayı tercih ediyor. Akıl yürütmek yerine us yürütmek diyor mesela. Deyimler ve atasözleri bir kalıptır ve değiştirilemez. Bin yıllık “akıl”a “us” derseniz, atasözleri ve deyimlerde adı geçen akıl sözcüğünü de “us” olarak değiştirmek zorunda kalırsınız. Bu da hoş bir durum değil. Kökleşmiş akıl vermek deyime, us vermek dendiğini düşünsenize! Komik olmuyor mu sizce? Bence akıl daha güzel bir sözcük ve bu saatten sonra kimsenin akıl yerine us diyeceğini beklememeliyiz. Tamam, TDK’nın sözlüğünde var, ama kullanışlı değil bre Cengiz Özakıncı. Bu yüzden bu kelimede ısrar etmenin bir anlamı yok, diye düşünüyorum.</p>
<p>Bazı yönlerini eksik bulsam da Cengiz Özakıncı kalemini konuşturan, eleştiri yeteneği yüksek, İslamcılardan korkusu olmayan, sözünü esirgemeyen Müslümanlara yakışır bir zat. İşte dindar Müslümanlar böylelerini okumalıdır. Oysa Siyasal İslamı hortlatanların böyleleriyle işi yoktur; onlar böylelerini çıkarlarına uygun şeyler söylemedikleri için sevmezler, duymazlıktan gelirler, kulak ardı ederler. Yaşar Nuri de bazı din, Allah, kitap diyenler tarafından pek hoş karşılanmıyor. Niye acaba? Yoksa bu İslamcı tayfaların ortak özelliği mi?</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5305&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/dolmakalem-savaslari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
