<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Deneme Yazıları &#187; Felsefe</title>
	<atom:link href="http://www.denemeyazilari.com/bolum/sosyal-bilimler/felsefe/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.denemeyazilari.com</link>
	<description>&#34;Tür: Deneme. Konu: Her şey!&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Jul 2010 23:00:21 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Antinomi</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/antinomi.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=antinomi</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/antinomi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 10:22:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ferid Cafer</dc:creator>
				<category><![CDATA[Din / Mistisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[antinomi]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[teoloji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5583</guid>
		<description><![CDATA[Bahaizm söylüyor: “Bütün dinler birdir.”
Bu cümle bir antinomi içeriyor. Şöyle ki, eğer bir din olarak bütün dinlerin bir olduğunu söylüyorsa, Bahaizm de bunlarla bir midir? Bahaizm de bir din olduğuna göre buna dahil olmalıdır. Bir ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!-- 		@page { margin: 0.79in } 		P { margin-bottom: 0.08in } -->Bahaizm söylüyor: “Bütün dinler birdir.”<img class="alignright size-medium wp-image-5585" src="http://www.denemeyazilari.com/images/dali-illusion-180x200.jpg" alt="" width="180" height="200" /></p>
<p>Bu cümle bir antinomi içeriyor. Şöyle ki, eğer bir din olarak bütün dinlerin bir olduğunu söylüyorsa, Bahaizm de bunlarla bir midir? Bahaizm de bir din olduğuna göre buna dahil olmalıdır. Bir din var ise diğerlerinden ayrıdır. Eğer Bahaizm bu “bir olan dinler” kümesine dahilse kendisinin ayrıca bir din olarak var olması nasıl mümkün olabilir? Eğer bu kümeye dahil değilse; bir olan, bütün dinler olduğuna göre kendisi nasıl bir din olabilir?</p>
<p>Benzeri çelişkiyi biraz farklı bir cümleyle ifade edelim. Bir insanın şöyle dediğini düşünelim: “Ben bir Hıristiyanım ve bütün dinler birdir.”</p>
<p>Bu şahıs bir Hıristiyansa, Hıristiyanlık da diğerlerinden farklı veya bağımsız bir dindir. Diğer bir deyişle, Hıristiyanlık diye bir din vardır ve ondan başka dinler de vardır. Hıristiyanlık&#8217;tan başka dinler vardır ama bu birey, Hıristiyanlık dininin mensubudur. Öyleyse bu kişi bütün dinlerin bir olduğunu iddia edemez. Çünkü, bütün dinlerin bir olduğunu kabul eden biri Hıristiyan olamaz. Yani, eğer hepsi birse diğerlerinden ayrı olarak bir dinin mensubu nasıl olunabilir?</p>
<p>Çözüm nedir? “Ben bir dinsizim ve bütün dinler birdir” diyen bir insan bu düşüncesi itibariyle çelişkili bir ifade kullanmamış olur. Bütün dinlerin bir olduğunu iddia edebilmek için bir insanın hiçbir dinin mensubu olmaması lazım. Bu şahsa göre bütün dinler zaten birdir. Yani bu birey, bütün dinleri bir görüyordur, aralarında farklılık, başka olma durumu görmüyordur. Diğer bir deyişle, “dinler” kümesinin dışında var olmak gerekiyor onların bir olduğunu söyleyebilmek için. Bu mesele matematiksel olarak da ispat edilebilir. Matematikte, bir küme hakkında yargıya varmak için o kümenin dışında olmak gerekir.</p>
<p>Bunun dışında, teolojik bir çözüm de şu olabilir: Dinlerin temel felsefesi birdir ama yöntemleri farklıdır. Yani hedef kapı aynıdır ama ona giden yollar farklıdır. O nedenle bir insan hem dinleri temelde bir görüp, hem de herhangi bir dine mensup olabilir ve burada bir çatışkı olmaz.</p>
<p><!-- 		@page { margin: 0.79in } 		P { margin-bottom: 0.08in } -->Mart – Nisan 2010</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5583&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/antinomi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Psikospirit</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/psikospirit.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=psikospirit</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/psikospirit.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Jul 2010 08:26:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ferid Cafer</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[ruh]]></category>
		<category><![CDATA[zihin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5511</guid>
		<description><![CDATA[Psikospirit, insan psikolojisinin spiritüel açıdan incelenmesidir. Bu, bir bilim değil; psikoloji felsefesidir. Psikospirit, bilime karşı değildir. Psikospirit, bilimsel ve bilim dışı birçok konuyu kapsar. Bir bütün olarak psikospiritin içinde birden fazla küçük teoriler vardır. Bazı ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!-- 		@page { margin: 0.79in } 		P { margin-bottom: 0.08in } -->Psikospirit, insan psikolojisinin spiritüel açıdan incelenmesidir. Bu, bir bilim değil; psikoloji felsefesidir. Psikospirit, bilime karşı değildir. Psikospirit, bilimsel ve bilim dışı birçok konuyu kapsar. Bir bütün olarak psikospiritin içinde <img class="alignright" src="http://ariyavansa.files.wordpress.com/2008/01/spiritual2.jpg" alt="psikospirit" width="333" height="394" />birden fazla küçük teoriler vardır. Bazı küçük teorilerin ilgili olduğu konularda bilimsel ispatlar yapılmış olabilir. Psikospiritin bu durumdaki amacı bilimsel gerçekleri inkâr etmek değil, sadece farklı bir bakış açısı sunabilmektir.</p>
<p>Psikospiritüel olarak insan deneyimi iki çeşittir:</p>
<ol>
<li><em>Ruhsal Arzunun Farkındalı Deneyimi (RAFD)</em></li>
<li><em>Ruhsal Arzunun Saptırılmış Deneyimi (RASD)</em></li>
</ol>
<p>Bütün insanlar mutlu olmak ister. Mutluluk arayışı sürecinde, yani bütün bir ömür boyunca, insanın her seçimi bencilcedir. Bir annenin çocuğunu büyütmesinin ya da bir zenginin, yoksula yardım etmesinin de altında yatan motivasyon bencilcedir. Herkes mutluluğu arzular ve bu hedefe kavuşmak için bencilce seçimler yapar. Bencillik de <em>dünyasal bencillik</em> ve <em>ruhsal bencillik</em> olmak üzere ikiye ayrılır. Bir harekete geçişin altındaki motivasyon dünyasal kazanç ise, bu dünyasal bencilliktir. Bir harekete geçişin altındaki motivasyon ruhsal gelişim ise, bu ruhsal bencilliktir. Örneğin; A şahsı C&#8217;ye, B şahsı ise D&#8217;ye yardım ediyorlar. A, C&#8217;ye yardım ederek toplumdan onay almayı ve bir gün C&#8217;den karşılık alma ümidi taşır. Bu, dünyasal bencilliktir. B, ise D&#8217;ye yardım ederek zihnindeki kirlerinin bazılarından kurtularak ruhsal aydınlanmaya bir parça daha yaklaşacağına inanır. Bu, ruhsal bencilliktir. Her iki tür motivasyon da bencilcedir; çünkü insan, üstlendiği işin bu ya da başka bir yolla kendisine fayda sağlayacağını düşünür ve ona göre işini yapar.</p>
<p><span style="color: #000000">Burada dikkat çekilmeye değer nokta, bencilliğin o kadar da korkunç bir şey olmadığıdır. Bencillikle, şahsiyetsizliğe kayma ihtimaline karşılık, doğru yönlendirilmiş bencillikle erdemler geliştirilebilir. Bunu sağlamak için, dünyasal bencilliği aşama aşama azaltarak, ruhsal </span><span style="color: #000000">bencilliğe ağırlık</span><span style="color: #000000"> vermek gerekir.</span></p>
<p>İnsanın hakiki doğal içsel hali kesintisiz huzur ve mutluluktur. İnsanın bunları elde etmek için hiçbir şey yapmasına gerek yoktur. Ancak, insanın bu yüce zevki tatmasına engel olan bir şey vardır; arzu örgüsü olan zihin. Bütün bencil davranışların ve yıkıcı duyguların sebebi işte bu, zihindir. Zihin ortadan kalktığı anda içgüdüsel hedefe ulaşılır.</p>
<p>İnsan davranışına iki çeşit demiştik. Bazı insanlar mutluluğu elde etmek için spiritüel disiplinler uygulayarak zihni yatıştırmaya çalışırlar. Uygulanan disiplin gücüne göre başarı elde edilir. Elde edilen küçük ya da büyük başarının neticesinde &#8216;Ruhsal Arzunun Farkındalı Deneyimi (RAFD)&#8217; deneyimlenir. Öte yandan, diğer insanlar içgüdüsel olarak arzulanan mutluluğa erişmek için çeşitli bedensel deneyimler elde etmeye çalışırlar. Elde edilen küçük ya da büyük çaplı başarının sonucunda &#8216;Ruhsal Arzunun Saptırılmış Deneyimi (RASD)&#8217;ne ulaşılır.</p>
<p>RAFD, gittikçe artan bir keyif, huzur, mutluluk, özgüven, affedicilik, merhamet ve yürekten gelen yumuşak bir neşe verirken; RASD, gittikçe azalan verimlilikte bir keyif, geçici zevk, özgüven kaybı, tahammülsüzlük, öfke, kıskançlık ve depresyon olarak kendini ifade eder. Elbette buradaki örnekleri çoğaltmak mümkündür.</p>
<p>İnsanları RAFD ve RASD olarak keskin bir çizgiyle ayıramayız. RAFD insanı ruhsal inanç sahibidir ve bu teorik inancı uygulamaya yansıtma çabası içindedir. Bu çaba sonucunda kimi insan küçük, kimi insan büyük başarıya ulaşır. RASD insanı ise ya ruhsal bir teorik inançtan yoksundur ya da teorisindeki hiçbir önemli unsuru tatbik etmeye çalışmaz. Her RAFD insanının kalbinde RASD&#8217;lere, ve her RASD insanının kalbinde RAFD&#8217;lere yönelik arzular vardır. Fakat, insandan insana bunların hangisinin hangi oranda baskın olacağı değişir. Hatta bir insanın kendisinde bile zamanla bu baskınlığın oranlarında değişme olur.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Zihin</span></p>
<p>Psikospirite göre zihin, arzu örgüsüdür. Kişilik zihinle şekillenir. İnsanın zihni neyse kişiliği de odur. Tam tersi de doğrudur. Psikospiriti Freud&#8217;un id, ego, süper ego üçlemesiyle şöyle eşleştirebiliriz.</p>
<p>Ego, zihnin tamamıdır.</p>
<p>İd, zihnin kirli bölümüdür. Ruhun güneş gibi ışığından mahrum kalmış karanlık bölgedir. Dünyasal arzuların yeri burasıdır. Yıkıcı duygular buradan meydana çıkar.</p>
<p>Süper ego, zihnin temiz bölümüdür. Ruhun ışığını kabul eden kısımdır. Dünyadaki her insanda az ya da çok, bu kısım mevcuttur. O nedenle, tamamen kötü bir insan yoktur. Mutlaka, küçük bile olsa iyilik vardır. Ruhsal arzu, sezgi, erdemler, yapıcı duygular buranın aracılığıyla oluşur.</p>
<p>Süper egonun, idi yenerek, egonun tamamına hükmetmesiyle, insan, hayatın amacına ulaşır. Böylece sonsuz mutluluk ve huzuru deneyimler. Bir kez bu konuma ulaşıldı mı asla geri dönüş olmaz. Dünyasal hiçbir şey bir daha arzulanmaz. Hakiki olan bu mutluluk ve huzur, ne olursa olsun asla azalmaz ve kesintiye uğramaz. Bu seviyedeki mutlukla kıyaslandığında, dünyasal en büyük zevkler bile korkunç birer işkence gibi görülür ve nitekim öyledir de.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Kıskançlık</span></p>
<p>Hakikatte sadece &#8216;Bir Olan&#8217; vardır. Her zaman her yerde olan, her şeyi kapsayan tek bir ruh vardır. Bundan başka hiçbir varlık yoktur. Varmış gibi görünen varlıklar, aslında, Bir Olan&#8217;ın çeşitli şekillerdeki tezahürleridir. Diğer bir deyişle, görünen her şey illüzyondur. Yani fiziksel boyuttaki her şey yanılsamadır. Fiziksel olmayan yanılsamalar da mevcuttur; rüyalar, hayaller, vs.</p>
<p>RAFD&#8217;yi yaşayan insan kıskançlık hissetmez; çünkü her şeyin bir olduğunu bilir, kendisinin kimseden ayrı bir varlık olmadığını düşünür.</p>
<p>RASD&#8217;yi deneyimlemekte olan insan ise kıskanır. Her insanın özünde olan Bir Olan Ruh, kendisinden başka bir varlığın varlığını kabul etmez. Etmez çünkü yoktur da. Fakat, RASD, saptırılmış bir deneyim olduğu için, kendisinden başka bir varlığın varlığından rahatsızlık duyar. Yani, gördüğü yanılsamayı gerçek sanıp, kendisini ona kaptırır ve rahatsız olur. Her zaman her şeyin en iyisinin kendisinde olmasını ister. Kendisinden daha önemli bir varlığın varlığını kabul etmez. Zaten hakikatte böyle bir şey yoktur; ama bu, ruhun saptırılmış bir deneyimi olduğu için, şahıs, bu bilinçten yoksundur ve dolayısıyla duygusal olarak kendisini rahatsız hisseder.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Açgözlülük ve Öfke</span></p>
<p>Ruh, her şeye sahiptir. Gerçekte ruhun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Ruh, zaten her şeydir. Ruhun olmayan hiçbir şey yoktur. Ruhtan ayrı hiçbir şey yoktur. Var olan her şey birdir ve o ruhtur, ruhundur, ruhtandır.</p>
<p>Açgözlü bir insanın bilinci bu gerçeklikten uzaktır. Dolayısıyla bu arzusunu tatmin etmek için RASD&#8217;lere başvurur. Derinlerinden gelen bu arzuyu RASD&#8217;lerle tatmin edebileceği sanısındadır. Şiddetli açgözlüler, belirli bir şey arzulamak yerine birçok nesneyi elde edebilecekleri parayı arzularlar. Zihninde onları heyecanlandıran her şeye sahip olmak isterler.</p>
<p>Bir insan, bir deneyimi arzular ve arzusuna kavuşmasına engel çıkabilir. Bu durumda insan öfkelenir. Öfke, tatminsizlikten meydana gelir.</p>
<p>Ruhun arzulayıp da kavuşamayacağı hiçbir şey yoktur. Gerçekte, ruhun hiçbir arzusu yoktur. RASD insanı bunu dürtüsel olarak hisseder ama bu gerçekliğin bilincinden yoksun olduğu için deneyimlediği duygu öfke olur.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Gurur-Kibir</span></p>
<p>Kibir, insanın büyük olma arzusundan ileri gelir. Ruh her türlü gücü kendisinde barındırır. Ondan üstün hiçbir şey yoktur.</p>
<p>İnsan, ruhun bu doğal haline olan arzusunu saptırarak bir RASD olan kibir hissediyor ve kibirli oluyor.</p>
<p>RAFD insanı ise kendisini bedenle özdeşleştirmemeye gayret eder. Aşağılanan veya aşağı görülen varlık, bedendir. RAFD insanı kendisinin hakikatte bedenden öte bir varlık olduğunu kabul eder ve ruhun yüceliğine inanarak kendisini bu farkındalığın gücü kadar kibirden uzak tutmaya çalışır.</p>
<p>Diğer yıkıcı duygular bunların türevleridir. Örneğin; hırs, insanın kendini kanıtlama ve nesnel kazanç edinme arzusundan ileri gelir. Dolayısıyla altında yatan dürtü, açgözlülük ve kibirdir.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Zevk ve Uyuşukluk</span></p>
<p>Tarih boyunca zevk ve uyuşukluk, insanların vazgeçemediği, çok zorlanarak vazgeçebildiği, ya da vazgeçmekten vazgeçtiği şeyler olmuştur. Uyuşturucu, içki, sigara, cinsel haz, damak zevki, tembellik, ihtiyaçtan fazla uyku gibi birçok türü var. Bu gibi şeyler insana zevk ya da uyuşukluk vererek insanları kendilerine bağımlı kılar.</p>
<p>Ruhun doğal hali haz ve huzurdur. Ruh, kesintisiz bir şekilde mutluluğun hazzını deneyimler ve hiçbir koşul altında huzurundan eksilen bir şey olmaz.</p>
<p>RAFD deneyimleyen insan aldığı bir miktar neşe ve huzurdan tatmin olur ama yine de daha fazlasını ister. Bu, ruhun, insanları kendine kavuşabilmelerini sağlayan doğal (kendiliğinden) bir yasadır. Dolayısıyla, RAFD insanı, zihni tamamen eritip ruhsal bilince kavuşana kadar daha fazla spiritüel mutluluk ve huzur için disiplin uygulamakta çabalar ve iradesi ölçüsünde başarıya ulaşır.</p>
<p>RASD insanı bu arzuya (bu arzunun farkında bile olmadan) kavuşmak için dünyasal deneyimleri tercih eder. Onun için, insanlar zihni gevşeten içkiden (huzur) ve cinsel hazdan (mutluluk) vazgeçemezler (ya da zorlanırlar). Çünkü, bu gibi deneyimler insana doğal halini hatırlatır (insan bunun farkında olmasa da). Örneğin, bir koku, insana geçmişteki günleri hatırlatabilir. Eğer onlar, güzel günlerdiyse, insan o kokuya ilgi duyar. Ancak, bu dünyasal deneyimler, insana kalıcı gevşeklik (huzur) ve zevk (mutluluk) veremezler. O nedenle bu deneyimleri tatmakta olan insanda hakiki bir mutluluğa, huzura ya da yükselmekte olan erdemlere, olgunluğa rastlanamaz. RASD insanı, bu deneyimlerden uzak iken, bunlara karşı güçlü bir özlem duyar. O nedenle bir kere lezzetli yiyecek yeyip de bir daha yememeyi arzu etmez. Diğer bir deyişle, asla tatmin olmaz. Bu, tadıldıkça giderilemez bir susuzluktur.</p>
<p>İnsan doğal haline, doğası itibariyle özlem ve arzu duyar. Kendisini, bu arzuya yaklaştıran şeylere tutunur. RAFD&#8217;ler insanı ruhsal arzuya yaklaştırırken, RASD&#8217;ler insanı bu arzunun tatmininden uzaklaştırır. Fakat, insan, RASD deneyimleyerek bu farkında olmadığı arzuyu tatmin edebileceğini zanneder. Bu tarz bir insan ne bu arzunun gerçek kaynağını soruşturmaya koyulur, ne de hayatın metafiziksel boyutuyla yakından ilgilenir. Bilinçsizlikten dolayı, kendini hakiki tatminden uzaklaştırarak gerçekten tatmin olacağı yanılgısındadır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Sosyal Eşitlik</span></p>
<p>Zenginliğin formülü şudur:</p>
<p>Zenginlik = Dünyasal güç / Dünyasal arzu</p>
<p>Arzulanan arzuyu tatmin edebilecek güç karşısında duyulan arzu ne kadar az ise, zenginlik bir o kadar fazladır. Burada zenginlik diyerek nesnel mal varlığı karşısındaki fiziksel tatmini kastediyoruz. Bundan yola çıkarak sosyalizmdeki tutarsızlığı da görebiliriz.</p>
<p>Örneğin; 1000 birim maaş arzulayan A şahsı ve 10000 birim maaş arzulayan B şahsı olduğunu düşünelim. Sosyalist düzende eşitlik gereği her ikisine de 2000 birim maaş verilmekte olduğunu varsayalım. A şahsı kendini zengin hissetmekte ve sevinç duymaktadır. B şahsı ise kendini korkunç derecede yoksul hissetmekte ve bu nedenle de tatminsizdir.</p>
<p>A&#8217;nın zenginliği = 2000 / 1000 = 2</p>
<p>B&#8217;nin zenginliği = 2000 / 10000 = 0.2</p>
<p>A kişisi, B kişisine göre 10 kat daha zenginmiş gibi yaşamaktadır. Evet, bu zenginlik yalnızca bir yanılsamadır. Fakat, ne yanılsama değildir ki! Nesnel deneyimlerden zevk elde etmeye çalışıyoruz, bu yanılsama değil mi! Yoksa, içki içip sarhoş olmanın verdiği huzur gerçek huzur mu! İnsan, hayatta tatmine yönelik olarak motive olur ve o motivasyonla seçimler yapar. Yukarıdaki örnekte, A, B&#8217;den 10 kat daha tatmin doludur zenginlik açısından. Bu nedenle B şahsının, arzusunu tatmin etmek için rüşvet ve hırsızlığa meyilli olması yüksek ihtimaldir.</p>
<p>Özetle şöyle söyleyebiliriz; arzu kontrol altına alınmadıkça sosyal eşitlikten söz edilemez.</p>
<p>Arzunun kontrolü, ancak bireyin kendisi tarafından gerçekleştirilebilir. Herhangi bir başkası tarafından dış müdahale ile böyle bir şey gerçekleştirilemez. Bu doğrultudaki bir baskı veya müdahale, ancak suni ve geçici bir kontrol sağlayabilir. Baskı altındaki bu şahıs, ilk fırsatta bastırılmış arzusunu tatmin etmek için türlü yöntemleri deneme girişiminde bulunacaktır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Neşe</span></p>
<p>Neşe, kuramla (teori) uygulamanın (pratik) uyumundan ileri gelir. Bu ikisi arasında bir uyumsuzluk oldu mu, neşe kaybolur. Neşesiz insanların bu içsel hali, yüzlerinde sertlik, somurtganlık, mutsuzluk vesaire şeklinde tezahür eder. Bu konuyla ilgili, insanları kabaca (göreceli olarak) üçe ayıralım: birinci, ikinci ve üçüncü insan türü.</p>
<p>Birinci insanın küçük bir kuramı var. Kuram küçük olduğu için uygulaması da son derece basit ve sıradan bir yaşam tarzıyla bu kuramı uyguluyor. Bu tarz insanların yüzünde genellikle gülücük görürüz. Kendilerini pek kısıtlamazlar, hayatta çoğu şeyi umursamazlar, ister dünyasal ister spiritüel birçok bilgiden yoksunlar ve onlara karşı ilgi de duymazlar. Bu insanlar neşelidirler, çünkü teoriyle pratik arasında bir uyum vardır.</p>
<p>İkinci insanın büyük bir kuramı var. Kuram büyük olduğu için uygulaması bir hayli zahmetlidir ve sıradan bir hayat tarzıyla bu teoriyi yaşatmak mümkün değildir. Bu tarz insanların yüzünde genellikle sertlik, somurtganlık, tatminsizlik ve keyifsizlik görülür. Öte yandan, eğer ikinci insan türünde biri bu kuramı uygulamaya dökmek için sıkı bir çaba sarfediyorsa, onun yüzünde idealistlik, irade ve amaçlılık görülebilir. Teorinin büyüklüğüne göre uygulama küçük kaldığı için, bu sınıftaki insanlar neşesizdirler.</p>
<p>Üçüncü insanın da büyük bir kuramı var; ama o bu kuramı uygulamayı başarıyor. Dolayısyla, zihinde bir uyum vardır. Düşünce ile davranış, teoriyle uygulama uyum içindedir. Teori, büyük olduğu için, bu şahsın neşesi çok güçlüdür. Böyle bir insanın yüzünde yumuşaklık, sevecenlik ve memnuniyet görülebilir. Söz ve davranışlarında mütevazılık gözlemlenebilir.</p>
<p><span style="color: #808000"><span style="color: #000000">Bu konuyla ilgili formül aşağıdaki gibidir:</span></span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="color: #000000">Ub = Uygulamanın boyutu</span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="color: #000000">Kb = Kuramın boyutu</span></p>
<p><span style="color: #000000">UK = Ub / Kb UK &lt;= 1</span></p>
<p><span style="color: #000000">Neşe = UK * Kb =&gt; Neşe = Ub</span></p>
<p lang="en-US"><span style="color: #000000">Bu formüle göre neşe, uygulamanın büyüklüğüne bağlıdır. Uygulama hiçbir zaman teoriyi geçemeyeceğine göre, teorinin büyüklüğü uygulama için potansiyel yaratmaktadır. Bundan da yola çıkarak, teorinin büyük ve uygulamanın da teoriyle birebir büyüklükte olması neşe elde etmek için ideal durumdur.</span></p>
<p><span style="text-decoration: underline">İçgüdüsel Arzu Olmasaydı</span></p>
<p>Mutluluğa ve huzura duyulan içgüdüsel arzu olmasaydı, insan tıpkı ot gibi bir varlık olurdu. İnsanın dünyaya gelmesinin de bir amacı olmazdı. Hayatın amacına ulaşmak için kimse gayret etmezdi. Dünyasal bir arzuyu tatmin etmek için çabalamak da hayatın amacına ulaşmak için sarfedilen bir gayrettir. Saptırılmış bir gayrettir ama yine de gayrettir.</p>
<p>RAFD insanı, mutluluğun ve huzurun nasıl elde edileceğini az çok bilir, hayatın amacını bilir ve o doğrultuda çabalar, nice yanlışlar yapsa da.</p>
<p>RASD insanı, mutluluğun ve huzurun dünyada olmadığına, dünyasal deneyimlerle mutluluk ve huzuru elde edemeyeceğine ikna olmaz. Hayatın amacının bilincinde olmaz. Fakat, yine de içgüdüsel olarak, amaca ulaşmak için dürtülür. Bilinci zayıf bu kişi, kaynağını bilmediği, derinden gelen bu arzuyu tatmin etmek için oradan oraya koşuşturup durur.</p>
<p><span style="text-decoration: underline">Sonunda Ne Olur?</span></p>
<p>Ne olursa olsun, bir gün bu koşuşturmaca bitmek zorunda. RASD insanı aradığı hiçbir yerde kalıcı mutluluk ve huzur bulamaz ve daha fazla bu tarz aramayla bulamayacağına nihayet ikna olur. Böylece, fiziksel olandan metafiziksel olana yönelir. Dünyasal olanın ötesinde olanı sorgulamaya, araştırmaya ve nihayetinde onu arzulamaya başlar (daha bilinçi olarak). Bunun için kendi doğruları doğrultusunda disiplinler uygular ve RAFD insanına dönüşür. RAFD insanları ise er ya da geç, Bir Olan&#8217;ın bilincine kavuşurlar. RAFD insanları dikkat etmezlerse RASD&#8217;ye de dönüşebilirler. Bu şekilde hedefe ulaşmayı geciktirmiş olurlar ve bu yolla kendilerine zulmetmiş olurlar.</p>
<p lang="tr-TR"><span style="text-decoration: underline">Sonuç</span></p>
<p lang="tr-TR">Tüm dünya insanları birbirini olduğu gibi sevmeye çalışmalı. Topallayan birini gördüğümüzde onu kınıyor muyuz? Psikolojik rahatsızlığı olan birini gördüğümüzde hastalığına göre ondan nefret ediyor muyuz? Benzer şekilde, ne düzeyde birer insan olursak olalım her birimizin büyük kusurları var. Bu kusurlardan dolayı birbirimizi kınamak yerine, birbirimize yardımcı olmak güzel olmaz mı? Eğer yardım edebileceğimiz bir durum yoksa, en azında karşımızdakini anlayıp onu kendi haline bırakabiliriz. Onu üzmekten, kalbini kırıp aşağılamaktan daha iyi olmaz mı? Ne kadar disiplinli ve erdemli birer insan olursak olalım, illaki kalbimizde insanlık dışı duygu ve düşünce vardır. Hayatımıza RAFD&#8217;ler hükmediyorsa bile muhakkak ki RASD&#8217;ler de vardır. Onun için kendimizi mükemmelmiş gibi görüp de başkalarının kusurları karşısında nefret duygularımızın kabarmasına karşı ihtiyatlı olmaya çalışalım.</p>
<p lang="tr-TR">Bu hayatta, kim ne kabahat işliyorsa yalnızca bilinçsizlikten oluyor. Aslına baktığımızda hepimiz bilinçsiziz. Kimimiz biraz bilinçsiz, kimimiz çok bilinçsiz. Tek farkımız bu.</p>
<p lang="tr-TR">Ayrıca hangi deneyimi yaşarsak yaşayalım, şunu sık sık kendimize hatırlatmalıyız: Er ya da geç bu geçip gidecek. Hiçbir şey kalıcı değildir. İster bizi üzen, isterse de bizi sevindiren bir deneyim olsun, hepsi fanidir. Dünyadaki hiçbir şeye bağlanmamak gerekiyor. Zaten var olan bağlarımızı da yumuşak bir şekilde kademeli olarak azaltabiliriz. Bizi dünyaya bağlayan sadece arzularımızdır,başka hiçbir şey değil. Arzularımızı yavaşça azaltarak şekerin suda çözülmesi gibi sıkıntılarımızından kurtulabiliriz. Gerçekte hiçbir sıkıntı yok. Gördüğümüz bir illüzyonu gerçek sanıp mahvediyoruz kendimizi. Bizim hakiki ruh halimiz mükemmel mutluluk, kesintisiz huzur ve koşulsuz sevgidir. Şundan emin olalım ki, ne olursa olsun, er ya da geç hepimiz mutluluğa erişeceğiz. Hiç kesilmeyen, ebedi, derin, keyifli, zevklerin doruğu olan gerçek mutluluğa&#8230;</p>
<p><!-- 		@page { margin: 0.79in } 		P { margin-bottom: 0.08in } --></p>
<p lang="tr-TR">Eylül 2009</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5511&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/psikospirit.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gericilik</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/gericilik.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gericilik</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/gericilik.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 Jun 2010 09:43:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ferid Cafer</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[fransız ihtilali]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5454</guid>
		<description><![CDATA[Gericilik nedir? Neler geride kaldı? Neleri takip etmek bizi geriye götürür? Geride kalan her şey kötü müdür?
M.Ö. 500&#8242;lü yıllarda Yunanistan&#8217;da filozoflar ortaya çıkmaya başladı. Ondan önce de dünyada felsefe var olmasına rağmen Batı&#8217;da ilk defa ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!-- 		@page { margin: 0.79in } 		P { margin-bottom: 0.08in } -->Gericilik nedir? Neler geride kaldı? Neleri takip etmek bizi geriye götürür? Geride kalan her şey kötü müdür?<img class="alignright" src="http://www.siumed.edu/ethics/Images/philosophers_index0.jpg" alt="" width="270" height="281" /></p>
<p>M.Ö. 500&#8242;lü yıllarda Yunanistan&#8217;da filozoflar ortaya çıkmaya başladı. Ondan önce de dünyada felsefe var olmasına rağmen Batı&#8217;da ilk defa o tarihlerde meydana geldi. Yunan felsefesinin ömrü birkaç yüzyıl sürdü. Geçen zamanda siyasal ve toplumsal yapılar değişti. Roma İmparatorluğu kuruldu. Sonrasında, Batılılar Kudüslü İsa&#8217;nın felsefesini ya da İsa&#8217;nın olduğu düşünülen fikirleri benimsediler. Tıpkı Mısır&#8217;ın batışı gibi, kadim Yunan kültürü de tarihe gömüldü. Hıristiyanlığın yayılmaya başlamasıyla, Batı karanlık devrine girmiş oldu.</p>
<p>Diyebilirz ki bin yılı aşkın bir süre boyunca Batılılar barbar gibi yaşadılar. Son derece ilkel ve vahşi hayat tarzı yaşıyorlardı. Bu dönemde Batı&#8217;da bilim, sanat, felsefe yok denecek kadar zayıftı. Amerika ve Avustralya&#8217;nın keşfiyle yerel halklara etnik temizlik uygulamaları, hayatta kalanlara türlü türlü zulümler vermeleri, Afrikalı insanları köleleri olarak kullanmaları, vs. bize Batı&#8217;nın dünyaya saçtığı dehşetin bir kısmını gözler önüne seriyor. 17. yüzyılda gök bilimin yükselişe geçişine kadar bu böyle de devam etti. Bilimin 17. yüzyıldaki sinsi ilerleyişi Kilise&#8217;ye karşı şüpheler yaratmaya başladı. Dünyanın düz ve evrenin merkezi olduğunu iddia eden Kilise&#8217;ye, Bruno, Galilei ve Newton gibi dahiler bilimsel kanıtlarla karşı çıktılar. Kilise&#8217;ye güven sarsıldı. Böylece, 18. yüzyıla Batı, Kilise&#8217;den kopmuş ve inancını yitirmiş olarak girdi.</p>
<p>Bu dönemlerde felsefe atağa geçti. Büyük Fransız filozoflar görüşlerini ifade etmeye başladılar. Sadece 18. yüzyılda Fransa&#8217;da çok sayıda filozof, sosyolog, düşünür ortaya çıktı. Nihayet 1789&#8242;da Fransız İhtilali gerçekleşti. Barok müzik güzel eserler verdi. Bach gibi, Vivaldi gibi büyük ustalar şaheserler yarattılar. 18. yüzyılın ilk yarısında barok müzik, ikinci yarısında klasik müzik dinledi garp. Bilim, sanat ve felsefe üçü yardımlaşarak 19. yüzyıla girdiler.</p>
<p>19. yüzyılda bilim de hız kazandı. Sanayi İnkılabı&#8217;yla dünya düzeni değişime uğradı, çünkü böylece makineleşme ve kolonileştirme gibi olgular da güç kazanmaya başladı. 18. yüzyılda başlayan makineleşme ve kolonileştirme çabaları 2. Sanayi Devrimi&#8217;yle meyvelerini bolca verdi. Bu dönemde klasik müzik büyük bir güç kazandı. Romantik döneme geçiş yapıldı. Sanat, adeta doruğa ulaştı. Alman filozoflar ve sosyologlar fikirlerini cesurca ifade edebildiler. 20. yüzyılı yerinden oynatan komünist düşünce temelleri de bu dönemde atıldı. Sanat ve felsefe yüksek seviyeye erişti. Mahler, Wagner, Brahms, Chopin, Strauss gibi bestecilerin yanısıra, Dickens, Hemingway, Twain gibi edebiyat ustaları da kendilerini gösterdiler. Filozoflardan Kant, Schopenhaur, Nietzsche ve diğerleri rahatlıkla düşüncelerini kağıda döktüler. Bilimin dehası Nikola Tesla da yine bu dönemde yetişmiş bir kişilikti. Psikoloji alanında William James de dönemin dehalarından bir diğeriydi. 19. yüzyıla kadar dünyaya hiçbir katkı sağlamamış olan Ruslar bu dönemde Avrupa&#8217;dan nasibini aldı; sanatta ve edebiyatta önemli kişiler sundu dünya insanlarına. Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Çaykovski bunlardan sadece birkaçı. Bunların dışında Puşkin, Rahmaninov, Çehov da 19. yüzyılı görmüş, etkilenmiş veya etkilemiş insanlardı.</p>
<p>19. yüzyılda doğup büyüyüp, 20. yüzyılda adını büyük kitlelere duyurmayı başarmış Mustafa Kemal, İsmail Gaspıralı gibi Türk asilzadeler, toplumun Batı&#8217;ya, özellikle de Avrupa&#8217;ya yönelmesini istediler ve öğütlediler. Onların döneminde yaşamakta olan dahilerden müzikte Sergey Rahmaninov, resimde Pablo Picasso, edebiyatta Bernard Shaw, bilimde Nikola Tesla, psikolojide Sigmund Freud, felsefede Bertrand Russel vardı.</p>
<p>20. yüzyılda sanat ve felsefe, azminden imtina etti. Bir önceki yüzyılda zirveye ulaşmış olması nedeniyle aniden durmadı. Yine edebiyat, sanat, felsefe, psikoloji gibi alanlarda 19. yüzyılda doğup yetişmiş dahilerin bir kısmı ürünlerini 20. yüzyılda verdi. Daha ayrıntılı bir araştırma için örnek olarak Atatürk zamanı ele alınabilir. Dolayısıyla, 20. yüzyılda Batı, 19. asrın temelleri sayesinde dünya karışısındaki üstünlüğünü sürdürebildi. Bilim, bireyler yerine takımlar tarafından geliştirilmeye başlandı. Bilim, tarihinin en muhteşem dönemini yaşadı. Tüm zamanlardaki gelişiminin dörtte üçünü 20. yüzyılda gerçekleştirdi. Sanat ve felsefe yavaşlamaya başladığında, bilim daha da hız kazandı. Elbette ki bilim harici alanlardaki düşüşe rağmen yine de dünya insanlığına değerli ürünler vermiş insanlar bu yüzyılda da yetişti. Örnek verecek olursak; resimde Salvador Dali, müzikte Dimitri Şostakoviç, felsefede Karl Popper, edebiyatta Garcia Marquez ve diğerleri&#8230;</p>
<p>Dünya savaşları, imparatorlukların parçalanması, silahlanmaya harcanan devasa paralar, insanları sömürmek için tüm alternatif tedavi yöntemlerini alay konusu yaparak, kendi doğrularını mucizelermiş gibi topluma aşılayan tıp ve ilaç sanayisi yine bu dönemde baş gösterdi. Batı&#8217;nın kültür alanındaki son güzelliği 60&#8242;lı 70&#8242;li yılların duygusal ve neşeli müzikleri oldu. 80&#8242;lere Batı, uzun saçla ve zincirle, &#8216;rock&#8217; müzik(!) dinleyerek girdi. 90&#8242;larda &#8216;rock&#8217;un daha da sertleşmiş hali olan metal müzik çıktı ortaya. Yerküresinin çeşitli bölgelerinde Batılı kuvvetler tarafından gerçekleştirilen işgal, katliam ve terör olayları üst seviyelere ulaştı.</p>
<p>21. yüzyılda, genleri oynanmış bitkiler, radyasyon yayan cihazlar, korkunç düzeyde hava, su ve gürültü kirliliği&#8230; Doğada bulunan birçok şey yok edilip yerine sahtesi olan, yapay olan, fabrika çıkışlı ürünler türetildi Batı&#8217;da. Aile anlayışı tamamen yıkıldı. Yerini suni veya sanal ilişkiler aldı.</p>
<p>Bundan 30 yıl önce böylesine can vermiş ve bugün modern barbarlık dönemini yaşayan bir kültürü bugün benimsemek çağdaşlık mı sayılıyor?</p>
<p>Batı&#8217;daki entellektüeller bu zamanlarda neler yapıyorlar? Batı&#8217;da kendini geliştirmek isteyen, çağdaş olmak isteyen bir avuç insan bugün çareyi kadim Doğu felsefelerinde arıyor. Batı&#8217;da, yogayla meşgul olan, meditasyon yapan, gıda tüketiminde sınırlar güden, İslam, Budizm, Bahaizm gibi felsefi görüşleri benimseyen milyonlarca insan var. Fakat, bugünkü Doğulular&#8217;dan farklı olarak dinlerin gelenekleri yerine felsefelerine tapıyorlar. Bu insanlar doğanın, doğallığın ve sadeliğin sıkı taraftarları olma çabasındalar. Gandhi&#8217;nin “Basit yaşa ki başkaları da var olabilsin” düşüncesi Batı&#8217;da toplumun yüksek seviyeli kesimi tarafından kabul ediliyor.</p>
<p>Anlaşılan, çağdaşlık bugün de yine Batı&#8217;da takip ediliyor. Batılı alimler, dünyayı dönüp dolaştı, ümit ve mutluluğun kadim Doğu felsefelerinin öğütlediği gibi insanın özünde olduğunu idrak ettiler. Fakat, bugünün doğuluları kendi kültürünü çoktan terk etmiş, halen Batı&#8217;nın atıklarının peşinde iz sürüyorlar. Batılıların hayranlıkla baktığından, yani doğunun öz kimliğinden doğulu halklar utanç duyuyorlar. Ama onlarca yıl önce son nefesini vermiş, çürümüş bir kültürün peşine düşmeyi marifet sayıyorlar, kendini batılı adlandırmaktan gurur duyuyorlar. Batılı olmanın bugün gericilik olduğunu anlamayan doğulular, gerçekten de gerici toplumlardır. Kendi kültürünü, kadim öğretilerini ink<span style="font-family: Nimbus Roman No9 L,serif;">â</span>r ettiğinden bugüne kadar gerici olarak yaşamış olan doğu, hala akıllanmaz görünüyor. Oysa, Doğu&#8217;da destanlar yazılırken Batılılar ormanlarda kan dökmekle meşguldüler. “Kendini bilmedikten sonra tüm dünyayı bilmek neye yarar” diyen doğu öğretisine, Batı, tüm dünyayı öğrenmek için harcadığı binlerce yıldan sonra yeni yeni geldi.</p>
<p>Aralık 2009-Ocak 2010</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5454&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/gericilik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Büyük Alay</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/buyuk-alay.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=buyuk-alay</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/buyuk-alay.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 Jun 2010 09:06:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ferid Cafer</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[azınlık]]></category>
		<category><![CDATA[birey]]></category>
		<category><![CDATA[çoğunluk]]></category>
		<category><![CDATA[idealizm]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5450</guid>
		<description><![CDATA[Çoğunluk azınlıktan üstün bir güce sahiptir. Güçlü zayıfa baskın gelir ve kendi düzenini dikte eder. Toplum, karakterini çoğunluktan alır. Toplum düzeni, çoğunluğun isteklerine göre şekillenir. Çoğunluk, azınlığa baskın geldiği için, birey bu baskı karşısında yer alıp ezilme ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çoğunluk azınlıktan üstün bir güce sahiptir. Güçlü zayıfa baskın gelir ve kendi düzenini dikte eder. Toplum, karakterini <img class="alignright" src="http://www.vacation-hotline.com/assets/images/lp_images/lp_hedonism_resort_1.jpg" alt="Alay" width="391" height="348" />çoğunluktan alır. Toplum düzeni, çoğunluğun isteklerine göre şekillenir. Çoğunluk, azınlığa baskın geldiği için, birey bu baskı karşısında yer alıp ezilme riskini göze almak istemez. Böylece, bireyler toplumun birer parçası haline gelirler ve toplum da çığ gibi büyüyen bir alay halini alır.</p>
<p>Eğer azınlık hakimiyet sahibi olur da toplumu, toplumun mevcut yapısına, yani çoğunluğun kabul ettiği kaideye aykırı bir şekilde yönetirse, toplumdaki çoğunluk çığ gibi büyür ve bir süre sonra hakimiyeti ele geçirir. Buna, Hindistan&#8217;ın silahsız bir şekilde Birleşik Krallık&#8217;a karşı verdiği mücadeleden sonra bağımsızlığını kazanması örnek verilebilir. Bir başka misal de Çarlık Rusyası&#8217;nda halkın ayaklanıp hükümeti devirmesidir. Baptista&#8217;dan bıkmış ve isyan halinde olan halkın Fidel Castro aracılığıyla yönetimi devirmesi de dahil olmak üzere tarihte bu türden örnekler birçok kez gözlemlenmiştir.</p>
<p>İnsanların çok azı dâhidir; büyük filozoflar, bilim adamları, şairler, besteciler daima azınlıktadırlar. Gelecek kuşaklara miras bırakmış insanlar toplumda gözle görülemeyecek kadar küçük bir kitleyi oluşturmuşlar ve oluşturmaktadırlar. Öyleyse çoğunluk kendine ve insanlığa ciddi bir faydası olmayan insanlardan oluşur. Çok sayıda insan ortak istek ve fikirlerle bir araya gelerek ahmaklar takımını oluştururlar. Çoğunluğun düşünce ve davranış biçimi ahmakçadır, çünkü sadece cüzi miktarda insan hayata karşı görevlerini ciddiye alır.</p>
<p><strong>Toplumsal Özellikler</strong></p>
<p>Çoğunluk, dünyasal isteklerini gerçekleştirmek için bir araya gelir. Böylece, çoğunluk, dürtülerine göre topluma şekil verir. Aslında, bir halkın sosyal düzenini çoğunluk, dürtülerine göre belirler.</p>
<p>Eski çağlarda insanlar maneviyata önem verirlerdi ve toplumsal yapı, idealizmi desteklerdi. Eski Yunan ve Hint eğitiminde ruhsallık ve ahlak dersleri, eğitimin en önemli parçalarıydı. Stoacı öğreti, ideoloji uğrunda ölmeyi erdemlerin en büyüğü sayardı. Lider, halkın yansımasıdır. Halk nasılsa, lideri de öyledir. Roma imparatoru Markus Aurelius da Stoacı öğretileri benimsemiş ve hatta bu alanda kitaplar yazmıştır. Bahsi geçen imparator, Roma tarihinin en çok sevilen ve bugün bile en çok bilinen liderlerinden biriydi. Platon, ahlak uğruna sanatı bile feda etmişti. Yunan tarihinde ilk ahlak düşkünü olarak bilinen Sokrates zamanında, Hindistan&#8217;da Buddha ve Mahavira, Çin&#8217;de Lao-tzu ve Konfüçyüs yaşamışlardır. Daha yakın tarihte eski Türkiye ve İran&#8217;da Şemseddin Tebrizi, Celaleddin Rumi, Yunus Emre ve El Gazali yaşamışlardır. Bu bilgeler, İslam&#8217;ın gelenekler kümesi yerine daha yüce benlik olan özün idrakına giden yol olduğunu göstermişlerdir. Yeni Çağ ve Yakın Çağ&#8217;da Jean Jacques Rousseau, Leibniz, Descartes, Schopenhauer ve Nietzche son ahlak düşkünü filozoflar olarak akılda kalmışlardır. Yeni Çağ&#8217;da Doğu, maneviyat anlayışını çoktan terk etmiş, bencil iç mücadelelerle güç kaybına uğramış ve Batı&#8217;nın boyunduruğu altına girmiştir.</p>
<p>Dünya, idealist liderleri son kez yirminci asrın ilk yarısında görmüştür; Atatürk ve Gandhi gibi. Bu durum, aslında, insanlığın son manevi çırpınışlarıydı. Liderler halkın yansıması olarak sonraki dönemlerde sırf para, şöhret ve iktidar hırsıyla hakimiyete geçip halkların seviyelerini gözler önüne sermişlerdir. Bugünün liderleri insanları etkileyebilmekten yoksun olup, ancak halkın duygularıyla oynayarak, insanların cehaletlerinden yararlanarak ve yalan vaadlerde bulunarak başa gelmektedirler. Böyle liderlerin başa gelmeleri, halkların ne kadar maddiyatçı, kurnaz, ikiyüzlü ve erdemsiz olduklarının açık delillerindendir. Bir lider, halkın refahı için değil; kendisinin ve ailesinin aşırı zenginliği ve güç gösterisi için yönetime gelmektedir.</p>
<p>Son yüzyıllarda sayıları artan maddiyatçı filozoflar aracılığıyla felsefe, mistik ahlak anlayışı olmaktan çıkıp, maneviyat ve ideolojinin istehzai eleştiri yöntemi halini almıştır. En çok Amerika&#8217;da hızla gelişen maddiyatçılık, kısa sürede Avrupa ve Asya olmak üzere bütün dünyayı kasıp kavurmuştur. Avrupa&#8217;nın sanatsal, romantik, asil sosyal yapısı, Asya&#8217;nın da mistik, ahlaki sosyal yapısı toprağın en derin katmanlarına gömülmüştür.</p>
<p>Eski zamanlarda, toplum düzeninde bir değişikliğin gerçekleşmesi için yüzyıllar geçmesi gerekirken, 1990 ile 2010 arasında insanlık adına devasa boyutlarda sosyolojik değişiklikler olmuştur. Halen, maddiyatçılık, büyük bir azimle, geride kalanları da etkisi altına almaya devam etmektedir. Bunun en büyük tetikleyicisi de iletişim teknolojileridir. İletişim teknolojileri başta ABD olmak üzere birçok batılı ülkede gelişmiştir. Bu nedenle Batı&#8217;nın, kuru kafatasına benzeyen modern kültürü, özellikle ABD&#8217;nin en aşağı seviyedeki kesiminin hayat anlayışı bütün dünyaya çeşitli süslemelerle cezbedici yöntemlerle aşılanmıştır ve aşılanmaya devam etmektedir.</p>
<p><strong>Yeni Türk Kültürü</strong></p>
<p>Günümüzde Türk toplumu, yeniden yapılandırma çalışmaları sonucu kültürünü dürtüler, daha doğrusu hayvansal istekler üzerine inşa etmiştir. Yeni Türk Kültürü (YTK) halkın her kesimine dayanıklı kökler salmayı başarmıştır. YTK&#8217;ye karşı çıkmak zordur; çünkü her yerde askeri vardır. Ne kadar genç de olsa YTK yerleşik bir düzeni sağlamıştır.</p>
<p>Peki nedir YTK&#8217;nin özellikleri? Hedonist bir anlayışa sahip bu düzen, susuzluğu giderilemez arzuları, sık aralıklarla tekrar ederek tatmin etmektedir. Diğer bir deyişle Zevk-Tatmin Döngüsü&#8217;dür (ZTD). İnanışa göre, ZTD ne kadar geniş çapta ve yüksek hızda dönerse mutluluk o denli çok olur.</p>
<p>YTK&#8217;nin mensupları tek başlarına da ibadetlerini yapsalar da ayin yapmak için sıklıkla toplanırlar. Bu şekilde çarkı daha güçlü döndüreceklerine inanırlar. YTK üyelerinin en büyük korkuları yalnızlıktır, çünkü yalnız olmaları durumunda kendi kişilikleri daha belirgin bir hale gelir. Schopenhauer&#8217;in dediği gibi: &#8220;İnsan, ancak yalnızken kendisi olur.&#8221; Yani, başkalarının yanında karakter yozlaşır. Kişi, insanlar arasındayken, kendini sanki onlardanmış gibi gösterme gereksinimi duyar. Oysa bu insanların amacı sürekli kendinden kaçıp çoğunluğa sığınmaktır. Çoğunluğun bir parçası olarak kendini yeniden yaratma sürecinin işlemesiyle kendilerini güvende hissederler. “Grup içinde olmak veya gruba ait olmak, ergenin ego idealinin doyurulmasını ve ergenin kişiliğindeki boşlukların doldurulmasını sağlar” diyor politik psikoloji uzmanı Prof.Dr. Abdülkadir Çevik. Bir takım olarak bir araya geldiklerinde yüzlerinden gülücük eksik olmaz. Güler, eğlenir ve gülücükler saçarak çevresindekilerin gözünde mutlu izlenimi uyandırırlar. Mutluluğu kendi kalplerinde değil; etrafındakilerin kendilerini mesut sanmasında ararlar. Toplumun kendilerine dikte ettiği düşünce, konuşma, davranış ve yaşayış tarzını hiç sorgulamaksızın derhal benimserler. Aksi halde çoğunluğa karşı gelmiş olacaklar ki, daha önce, böyle bir durumda çoğunluğun azınlığa, özellikle de yalnız bireylere galip geldiğini belirtmiştik. Birey, ya kendisi olacak ya da toplumun bir parçası olacak. İlk durumda, toplumun karşısında olacağı için baskıya ve baskınlığa karşı direnç gösterecek ve belki de bir süre sonra mağlup olup boyun eğmek zorunda kalacaktır. Bu, büyük bir sorumluluk ve cesaret ister. Oysa ikinci durumda, gücünü daima çoğunluktan alacak ve kendisini tehdit eden unsurlarla hemen hemen hiç karşılaşmayacaktır. Yani zafer kesin gibidir. Üstelik, ola ki yenilgiye uğrarsa, bu, kendi yenilgisi değil; toplumun yenilgisi olacak, çünkü mağlubiyet duygusu çoğunlukça paylaşılacak ve kendisine pek az eziklik duygusu düşecektir. Böylece kimse ona iğneleyici bir şekilde yenilgisini yüzüne vurmayacak.</p>
<p><strong>İdealistlere Karşı Tutum</strong></p>
<p>İdealist, mevcut durumda gerçekleşmemiş bir düşüncenin olması gerektiğine inanıp, durumu zihninde canlandıran ve bunu gerçekleştirmek uğrunda fedakârlıkla çaba harcayan kişidir. Zevkli olan, eğlenceli olan ya da rahat olan değil; olması gereken üzerinde tefekkür ettiği için akıntıya ters yüzer. İşte bu nedenle de idealistler toplumun düşmanıdırlar. Toplumun, sözünü geçiremediği direngen tek varlıklardır. Onlar, toplumun kabul ettiği doğrulara göre değil; kendi doğrularına göre yaşarlar. Toplumun, halkın tamamına, doğrularını hakikatmiş gibi kabul ettirmesindeki tek engeldir onlar. Özgün karakter sahibi bu insanlar, yıkılmamış kalelerin son ama sağlam direkleridirler. İdealistlerle çoğunluk arasında kesintisiz savaş olmasa da zaman zaman çatışmalar nükseder. Maddiyatçılar, bolluk, eğlence ve rahatlık içinde yaşarken maneviyatçılar türlü zorluklarla yaşarlar.</p>
<p>Materyalistler, ideolojilerin her türlüsünü reddederler ve onlarla alay ederler. Buna bir örnek ahlakçı idealistlerle ilgili olarak verilebilir. Her insanda hem maddi düşkünlük hem de spiritüel arzular vardır. Maddiyatçıların dünyasal düşkünlükleri o kadar güçlü ve baskındır ki, kalplerindeki spiritüel arzunun çığlıklarını duymazlar. Metafizikçiler ise, ruha o kadar aşk duyarlar ki bir an önce dünyasal arzularını yenip hakiki mutluluğa erişmek isterler. Bu konuma erişmek hiç de kolay değildir. İşte materyalistlerlerin en büyük koz olarak kullandıkları nokta da budur. Ahlakçılar git gide ruhsallığın dünyasallığa olan oranını artırma çabasındayken materyalistler alaycı ve ukala tavırlarıyla karşılarına çıkıp “sizin de aynı dürtüleriniz yok mu?” diyerek yıldırmaya çalışırlar. Materyalistler, ahlakçıların boşuna çaba sarfettiklerini, çabalarının sahte olduğunu ve er geç “gerçek yol”u bulup materyalist olacaklarını düşünürler. Onlar için gerçek, sadece fiziksel evrenden ibarettir. Ahlakçıların da tıpkı materyalistler gibi dürtüler taşıyor olmaları onların gayretlerinin boş olduğu anlamına gelmez. Beyazın içinde biraz siyah, siyahın içinde de biraz beyaz vardır Taoist ilkeye göre. Materyalistler, “siyahın içinde biraz beyaz” sınıfına; ahlakçılar ise “beyazın içinde biraz siyah” sınıfına girerler. Bu ikisi aynı değildir. Ahlakçıların kalplerinde biraz siyahın olması onların aslında kendini kandıran materyalistler oldukları anlamına gelmez. Oran önemlidir. Kötülük tamamen ortadan kaldırılamamışsa da, sırf aza indirgenmesi bile faydalıdır. Kaktüs, gülün büyüyerek açılmakta olan çiçeğini görmez de “sen de benim gibi dikenlisin” der. Kaktüs, ancak dikeni; gül de bir başka çiçeği görür. Kötü kötüyü; iyi de iyiyi çeker. İyinin kötüye oranı ne kadar yükseltilmişse, bu, ahlakçının o kadar büyük bir zaferidir. Evrendeki tek gerçek zafer de bu doğrultudadır, çünkü diğer bütün zaferler geçici öneme sahiptirler ve faydaları da geçicidir.</p>
<p>Dürtüler sürekli insanı rahatsız eder. Onları denetim altına alıp fethetmeye çalışanlar gerçek savaşçılardır. Onlara boyun eğenlerse kölelerdir. Dolayısıyla idealistler çoğu zaman içsel savaş halindedirler. Materyalistler ise gururla, kendileriyle barışık olduklarını söylerler. Bütün hayatın bir mücadele olduğu bir dünyada, ne yazıktır savaşı çoktan bırakmış, aldatıcı barış halinde yaşayana! Gerçek savaş dürtüleri kontrol altına almak için verilen savaştır ve bu ancak cesurların işidir. Savaştan kaçmak ise korkanların işi&#8230;</p>
<p>Birey, ya idealist olup sürekli mücadele içinde kendi doğrularına göre yaşayacak ya da mağlubiyeti başından kabullenip toplumsal doğrulara göre yaşayacak. İkinci durumda toplum-birey mücadelesi yoktur ama bireyin hayatında kararları toplum verir ve bireyin hayatını toplum kendi stereotipine göre şekillendirir.</p>
<p>Materyalistlerin bir diğer yanılgısı da bilime tapmaktır. Onlara göre bilim gerçekçidir, yansızdır, yanılgısızdır ve tek güvenilir kaynaktır. Oysa bilim bir gün bir söz söylüyor, diğer gün başka. Hatta bir grup araştırmacı, bilimsel bir olgu iddia ederken, diğer bir grup bilim adamı bunun tam zıddını iddia eder. Bilimin iddialarının tutarsız olduğunu tarih insanlığa defalarca gösterdi. Bugünün doğrusu yarın eğri olabiliyor. Buna rağmen maddiyatçılar bu görüngüye aldırış etmeden bilime tapmaya devam ederler.</p>
<p><strong>Dehşetli Çözümler</strong></p>
<p>Eskideki değerler alay edilerek aşağılandı ve yerine daha ilkel sözde çözümler kondu. Toplumlar, çok eşlilik anlayışına güldü geçti. Tarihte, savaşlarda ölen çok sayıda erkek nedeniyle insan soyunun yok olmasını önlemeye yarayan bu eski düzene ilkel dendi. Çağdaş çözüm olarak gelişigüzel seks anlayışı bulundu. Kendi dönemi için gerekli olan çok eşlilik belli kurallar ve sınırlar dahilinde kabul edilirken, bugün nüfusuyla zaten dolup taşmakta olan dünyada bir insanın onlarca insanla rastgele seks yapması doğru ve hatta olması gereken bir davranış biçimi olarak görülüyor.</p>
<p>Eskiden, ergenlik çağındaki gençlerin cinsel dürtülerini kontrol etmelerine yardımcı olmak ve aile hayatına erkenden atılıp sorumluluk edinmelerini sağlamak için ergenlik çağındaki gençler evlenmeye teşvik edilirdi. Eski çağlardaki sosyal düzende ergenlik çağındaki gençlerin evlenmesi gayet doğaldı. Bu yapı, sözde çağdaş anlayış aracılığıyla, alay edilerek tamamen yıkıldı ve yerine çözüm olarak neredeyse çocuk yaştaki kızların, çantalarında prezervatif taşıması uygun görüldü. Eski düzenle sanki maymunlar tarafından tasarlanmış bir sistemmiş gibi kahkahalarla alay edildi, eski düzen yıkılıp yok edildi ve yerine sözde çağdaş özde dehşet verici düzeyde aşırı ilkel bir sosyal yapı kuruldu.</p>
<p>Eskiden diktatörler açıksözlülük ve dürüstlükle, kendi doğrularını halka hükmederlerdi. Bunun ilkel bir şey olduğunu düşünen çağdaşlar, “dürüst diktatörlük” anlayışındaki “diktatörlük”e işaret ederek bunun ortadan kaldırılmasını istediler. Halka sanki “diktatörlük”ü ortadan kaldırıyormuş gibi yansıtan riyakâr kurnazlar, böylece çoğunluğun gücünü kullanarak eski anlayışı yıkmayı başardılar. Yerine koydukları ve “demokrasi” adını verdikleri çözüm tam olarak “kurnaz diktatörlük”tür. Bu demokrasinin patronları âdeta mitolojilerdeki tanrılarmışcasına inanılmaz boyutlarda gücü ellerinde tutup kendi egolarına göre dünyayı yönetirler. Yani “dürüst diktatörlük” denen ilkel anlayışın yerini modern çözümü olan “kurnaz diktatörlük” aldı. Gerçekte değişen tek şey “dürüst”ün yerine “kurnaz”ı koymak oldu. Platon bu konuda, “demokrasi diktatörlerin bahanesidir” demiştir. Ünlü sosyolog Robert Michels, “bir ülkenin yönetimi ne kadar demokratik olursa olsun, yönetim, eninde sonunda oligarşiye dönüşür” demiştir.</p>
<p>Bu yazı, bu sözlerle, eski sosyal yapının ve eski öğretilerin tamamının doğru olduğunu iddia etmiyor. Eskideki her şeyi olduğu gibi bugün yaşatmayı tavsiye etmiyor. Bu yazı, sadece, eski değerlerin gülünerek hafife alınıp, ilkel olmakla suçlanıp, yerine uygar olduğu iddia edilen toplum düzeninin iç yüzünü gözler önüne sermeye çabalıyor.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>YTK&#8217;de özellikle gençler, özgürlük adına maddi bağlılıklar geliştiriyorlar. Bir insan ne kadar maddi bağlılık taşıyorsa o kadar bağımlıdır. Yani, insanlar dünyasal arzuları ölçüsünde köledirler. Özgürlüğü ispat etmek için maddi bağlılıklar geliştirerek kendini köleleştiren genç insanların oranı daha da artmaktadır. Oysa, liberalizmin atası John Locke, özgürlüğün kaynağının arzuların susturulmasında yattığını söylemişti. Orta yaşlı insanlar da yaşlılar da gençlerin bu tutumunu demokratik ebeveyn veya çağdaş yaşlı olarak görünmek için desteklerler. Hatta gençleri böyle şeylere teşvik bile ederler. Çocuklara ve gençlere örnek olması gereken ileri yaştaki insanların kendileri zaten maddiyatçı oldukları için başka bir yol da görmezler.</p>
<p>Veliler ve diğer yetişkinler, gençlere fazlasıyla kötü örnek oluşturmaktadırlar. Zaten para ve bencil çıkar üzerine kurulu dünya düzeninde ayakta kalmak için bencilce para ve zevk düşkünü olmayı öğütlemektedirler. Hani eski bilge öğretiler! Platon, “bir insan ne kadar az şeye ihtiyaç duyarsa o kadar zengindir” demiştir. “Bir devenin, iğne deliğinden geçmesi bir zeningin cennete girmesinden daha kolaydır” sözü ise İsa&#8217;ya aittir. Fakat bu türden sözler artık, alaycı insanlar için, dalga geçip eğlenmek için birer fırsat olabilirler ancak.</p>
<p>Unutmamak gerekir ki çoğunluk azınlığa galip geldiği için toplum, idealistlerin fikirlerine göre değil; daima çoğunluğun dürtülerine göre şekil alıp bireyleri yönetecektir.</p>
<p>Mayıs – Haziran 2010</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5450&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/buyuk-alay.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilgi Üzerine&#8230;</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/bilgi-uzerine.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilgi-uzerine</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/bilgi-uzerine.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Nov 2009 21:47:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Dural</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[doğru]]></category>
		<category><![CDATA[gözlem]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[John Locke]]></category>
		<category><![CDATA[nietzsche]]></category>
		<category><![CDATA[özne]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=4475</guid>
		<description><![CDATA[<strong>Bilgi</strong>, nesne ile özne arasındaki ilişkidir. Bu ilişki duyu organlarımız ile gerçekleşir çünkü duyu organlarımız olmadan nesneleri fark edebilmemizin imkânı yoktur. Yani, öznenin bilgiyi edinme aşamasında nesneyi fark etmesi lazımdır. Herhangi bir nesneyi fark ettiğimizde ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright size-full wp-image-4476" src="http://www.denemeyazilari.com/images/LiveImages-YeniFotoAnaliz-Beynin-9-sırrı-beyin.jpg" alt="" width="172" height="172" /><strong>Bilgi</strong>, nesne ile özne arasındaki ilişkidir. Bu ilişki duyu organlarımız ile gerçekleşir çünkü duyu organlarımız olmadan nesneleri fark edebilmemizin imkânı yoktur. Yani, öznenin bilgiyi edinme aşamasında nesneyi fark etmesi lazımdır. Herhangi bir nesneyi fark ettiğimizde duyu organlarımız onu sinirlerimiz aracılığıyla beyine iletir. Beynimiz fark edileni hemen kaydetmez. Beyin, fark edileni daha önce elde edilen bilgilerle karşılaştırır ve yorumlar. Kişinin deneyimlerinin ve bakış açısının etkilediği yorumlama ve karşılaştırma aşamasından sonra bilgi tasnif edilerek beyinde gerekli yere depolanır.</p>
<p><strong>John Locke</strong> bilinci döşenmemiş bir odaya benzetir. Oda boştur ama sonra izlenimlerimiz girer devreye. Etrafımızdaki dünyayı görürüz, koku ve tat alırız, dokunuruz ve duyarız. Böylece temel duyumlar oluşur. Daha sonra bilgi edinme aşamasında da bu temel duyumlardan yararlanırız.</p>
<p>Nesne ile ilişki kurmamızı sağlayan duyu organlarımız, nesnel bir araç olmadığına göre bilgi kişiden kişiye göre farklı şekillerde yorumlanacaktır. Çünkü yorumlanma aşamasında elde edinilen deneyimlerden ve deneyimler ile oluşturulan bakış açılarından yararlanılacaktır. Her insan farklı deneyimler elde ettiğine göre insanların bakış açıları da farklı olacaktır. Yani bilgi, her insanda aynı etkiyi uyandırmayacaktır. O zaman genel bir bilgiden bahsetmek anlamsız olacaktır. <strong>F. Nietzsche</strong>&#8216;nin dediği gibi “Bu dâhil bütün genellemeler yanlıştır.”</p>
<p><strong>Platon</strong>, değişen bir şey hakkında hiçbir zaman kesin ve emin bir bilgiye sahip olamayacağımızı düşünmüştür. Duyular dünyasına ait -tutup dokunabildiğimiz- şeyler hakkında ancak bir takım görüşlerimiz olabilirdi. Platon nesnel bilginin akıl ile elde edilebileceğini savunmuştur. Tutup dokunabildiğimiz şeyler her insanın duyumsama yetisine kalmıştır. Fakat akıl, yetilerini duyumsal özelliklerden almamıştır. Yani “soğuk hava” izafi bir şeydir fakat “2+2” değildir.</p>
<p>Nesnel bilgiler oluşturulurken, insanların duyu organları ile gözlemlediği olgu belirli bir evrensel sisteme dayandırılmalıdır. Örneğin; “Bu masa dünya üzerinde her yerde karedir.” tezi için evrensel bir sistem olan “kare” teriminden yararlanılır. Bunun yerine “Bu masa, dünya üzerinde her yerde benim gördüğüm gibidir.” denilir ise bu nesnellik taşımayacaktır. Çünkü söz konusu kişinin masayı olduğundan daha farklı görme ihtimali göz önüne alınırsa, onun masayı nasıl gördüğü bilinmelidir. Ve bilinmesi için söz konusu kişinin, masayı nasıl gördüğünü betimlemesi gerekir. Masayı betimlerken başvuracağı yöntem duyu organları olacağı için bu tez nesnellikten uzaklaşacaktır. Çünkü söz konusu kişi masayı gördüğü şekli ile betimleyemeyebilir. Bu söz konusu kişinin betimleme yetisine kalmış bir şeydir. Nesnel bilgi, kabul edilmiş evrensel sistemlere dayandırılır. Kişilerin yetilerine değil.</p>
<p>Nesnel bilgi, gerçeğin kendisi olmak zorunda değildir. Tüm insanlık kabul edip deney ve gözlemler ile ispatlamışsa da bu gerçeği yansıtmayabilir. Çünkü söz konusu deney ve gözlemleri yapanlar insanlar olduğu için hata payı olacaktır. Örneğin, bazı canlılar çevresini kırmızı görmektedir ve kırmızı gördüğü için gördüğü nesnelerin gerçekte kırmızı olduğunu sanmaktadır. Aslında gördüğü nesneler kırmızı değildir. Yani bizimde dünyayı algılayışımız gerçeği yansıtmayabilir. Gördüğümüz görüntüleri, şu an sahip olduğumuz görüş biçimi ile gördüğümüz için gerçek sanıyoruz. Eğer sahip olduğumuz görüş biçimi gerçeği yansıtmıyor ise yani insan gözü nesneleri algılamada yanılıyor ise nesnelere yükleyeceğimiz anlamlarda gerçeği yansıtmayacaktır ve o zaman nesnel dediğimiz bilgiler gerçeğin kendisi olmayacaktır.</p>
<p>Biz nesnel bilgiden yararlanırken, insanlık tarafından doğru olarak kabul edildiği için yararlanıyoruz. İstanbul&#8217;un Fethi&#8217;nin 1453 olarak kabul edişimizin nedeni, ulaşabildiğimiz en sağlam kaynakların bu yönde olduğudur. Yani o kaynakların gerçeği yansıtmama ihtimali de söz konusudur. Belki başvurduğumuz kaynaklar tarih içerisinde belirli bir zümre tarafından değiştirilmiş kaynaktır. Bu bilemeyeceğimiz bir olgudur. Bilebileceğimiz kısım, ulaşabileceğimiz en sağlam kaynaklarla elde ettiğimiz sonuçlardır. Yani nesnel bilgiden yararlanırken bilgiyi elde edebileceğimiz en sağlam kaynaklarla elde etmeli ve sonrasında kullanmalıyız.</p>
<p>Bilgiyi elde etme sürecinde, kesin doğrulara sahip olamayacağımızı bilmeliyiz fakat diğer yandan insanın bilgi sahibi olmadan yaşayamayacağını da göz ardı etmemeliyiz. George Orwell&#8217;ın <strong>“Çift Düşün”</strong> kuramını zihinlerimize kazandırmalıyız yani. Aynı anda bir arada bulunamayacak iki kavramı birden düşünebilmeli ve bu yeti ile varlığımızı sürdürmeliyiz.</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=4475&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/bilgi-uzerine.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
