<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Deneme Yazıları &#187; Tarih</title>
	<atom:link href="http://www.denemeyazilari.com/bolum/sosyal-bilimler/tarih/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.denemeyazilari.com</link>
	<description>&#34;Tür: Deneme. Konu: Her şey!&#34;</description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Jul 2010 23:00:21 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Gericilik</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/gericilik.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gericilik</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/gericilik.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 Jun 2010 09:43:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ferid Cafer</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[fransız ihtilali]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5454</guid>
		<description><![CDATA[Gericilik nedir? Neler geride kaldı? Neleri takip etmek bizi geriye götürür? Geride kalan her şey kötü müdür?
M.Ö. 500&#8242;lü yıllarda Yunanistan&#8217;da filozoflar ortaya çıkmaya başladı. Ondan önce de dünyada felsefe var olmasına rağmen Batı&#8217;da ilk defa ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!-- 		@page { margin: 0.79in } 		P { margin-bottom: 0.08in } -->Gericilik nedir? Neler geride kaldı? Neleri takip etmek bizi geriye götürür? Geride kalan her şey kötü müdür?<img class="alignright" src="http://www.siumed.edu/ethics/Images/philosophers_index0.jpg" alt="" width="270" height="281" /></p>
<p>M.Ö. 500&#8242;lü yıllarda Yunanistan&#8217;da filozoflar ortaya çıkmaya başladı. Ondan önce de dünyada felsefe var olmasına rağmen Batı&#8217;da ilk defa o tarihlerde meydana geldi. Yunan felsefesinin ömrü birkaç yüzyıl sürdü. Geçen zamanda siyasal ve toplumsal yapılar değişti. Roma İmparatorluğu kuruldu. Sonrasında, Batılılar Kudüslü İsa&#8217;nın felsefesini ya da İsa&#8217;nın olduğu düşünülen fikirleri benimsediler. Tıpkı Mısır&#8217;ın batışı gibi, kadim Yunan kültürü de tarihe gömüldü. Hıristiyanlığın yayılmaya başlamasıyla, Batı karanlık devrine girmiş oldu.</p>
<p>Diyebilirz ki bin yılı aşkın bir süre boyunca Batılılar barbar gibi yaşadılar. Son derece ilkel ve vahşi hayat tarzı yaşıyorlardı. Bu dönemde Batı&#8217;da bilim, sanat, felsefe yok denecek kadar zayıftı. Amerika ve Avustralya&#8217;nın keşfiyle yerel halklara etnik temizlik uygulamaları, hayatta kalanlara türlü türlü zulümler vermeleri, Afrikalı insanları köleleri olarak kullanmaları, vs. bize Batı&#8217;nın dünyaya saçtığı dehşetin bir kısmını gözler önüne seriyor. 17. yüzyılda gök bilimin yükselişe geçişine kadar bu böyle de devam etti. Bilimin 17. yüzyıldaki sinsi ilerleyişi Kilise&#8217;ye karşı şüpheler yaratmaya başladı. Dünyanın düz ve evrenin merkezi olduğunu iddia eden Kilise&#8217;ye, Bruno, Galilei ve Newton gibi dahiler bilimsel kanıtlarla karşı çıktılar. Kilise&#8217;ye güven sarsıldı. Böylece, 18. yüzyıla Batı, Kilise&#8217;den kopmuş ve inancını yitirmiş olarak girdi.</p>
<p>Bu dönemlerde felsefe atağa geçti. Büyük Fransız filozoflar görüşlerini ifade etmeye başladılar. Sadece 18. yüzyılda Fransa&#8217;da çok sayıda filozof, sosyolog, düşünür ortaya çıktı. Nihayet 1789&#8242;da Fransız İhtilali gerçekleşti. Barok müzik güzel eserler verdi. Bach gibi, Vivaldi gibi büyük ustalar şaheserler yarattılar. 18. yüzyılın ilk yarısında barok müzik, ikinci yarısında klasik müzik dinledi garp. Bilim, sanat ve felsefe üçü yardımlaşarak 19. yüzyıla girdiler.</p>
<p>19. yüzyılda bilim de hız kazandı. Sanayi İnkılabı&#8217;yla dünya düzeni değişime uğradı, çünkü böylece makineleşme ve kolonileştirme gibi olgular da güç kazanmaya başladı. 18. yüzyılda başlayan makineleşme ve kolonileştirme çabaları 2. Sanayi Devrimi&#8217;yle meyvelerini bolca verdi. Bu dönemde klasik müzik büyük bir güç kazandı. Romantik döneme geçiş yapıldı. Sanat, adeta doruğa ulaştı. Alman filozoflar ve sosyologlar fikirlerini cesurca ifade edebildiler. 20. yüzyılı yerinden oynatan komünist düşünce temelleri de bu dönemde atıldı. Sanat ve felsefe yüksek seviyeye erişti. Mahler, Wagner, Brahms, Chopin, Strauss gibi bestecilerin yanısıra, Dickens, Hemingway, Twain gibi edebiyat ustaları da kendilerini gösterdiler. Filozoflardan Kant, Schopenhaur, Nietzsche ve diğerleri rahatlıkla düşüncelerini kağıda döktüler. Bilimin dehası Nikola Tesla da yine bu dönemde yetişmiş bir kişilikti. Psikoloji alanında William James de dönemin dehalarından bir diğeriydi. 19. yüzyıla kadar dünyaya hiçbir katkı sağlamamış olan Ruslar bu dönemde Avrupa&#8217;dan nasibini aldı; sanatta ve edebiyatta önemli kişiler sundu dünya insanlarına. Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Çaykovski bunlardan sadece birkaçı. Bunların dışında Puşkin, Rahmaninov, Çehov da 19. yüzyılı görmüş, etkilenmiş veya etkilemiş insanlardı.</p>
<p>19. yüzyılda doğup büyüyüp, 20. yüzyılda adını büyük kitlelere duyurmayı başarmış Mustafa Kemal, İsmail Gaspıralı gibi Türk asilzadeler, toplumun Batı&#8217;ya, özellikle de Avrupa&#8217;ya yönelmesini istediler ve öğütlediler. Onların döneminde yaşamakta olan dahilerden müzikte Sergey Rahmaninov, resimde Pablo Picasso, edebiyatta Bernard Shaw, bilimde Nikola Tesla, psikolojide Sigmund Freud, felsefede Bertrand Russel vardı.</p>
<p>20. yüzyılda sanat ve felsefe, azminden imtina etti. Bir önceki yüzyılda zirveye ulaşmış olması nedeniyle aniden durmadı. Yine edebiyat, sanat, felsefe, psikoloji gibi alanlarda 19. yüzyılda doğup yetişmiş dahilerin bir kısmı ürünlerini 20. yüzyılda verdi. Daha ayrıntılı bir araştırma için örnek olarak Atatürk zamanı ele alınabilir. Dolayısıyla, 20. yüzyılda Batı, 19. asrın temelleri sayesinde dünya karışısındaki üstünlüğünü sürdürebildi. Bilim, bireyler yerine takımlar tarafından geliştirilmeye başlandı. Bilim, tarihinin en muhteşem dönemini yaşadı. Tüm zamanlardaki gelişiminin dörtte üçünü 20. yüzyılda gerçekleştirdi. Sanat ve felsefe yavaşlamaya başladığında, bilim daha da hız kazandı. Elbette ki bilim harici alanlardaki düşüşe rağmen yine de dünya insanlığına değerli ürünler vermiş insanlar bu yüzyılda da yetişti. Örnek verecek olursak; resimde Salvador Dali, müzikte Dimitri Şostakoviç, felsefede Karl Popper, edebiyatta Garcia Marquez ve diğerleri&#8230;</p>
<p>Dünya savaşları, imparatorlukların parçalanması, silahlanmaya harcanan devasa paralar, insanları sömürmek için tüm alternatif tedavi yöntemlerini alay konusu yaparak, kendi doğrularını mucizelermiş gibi topluma aşılayan tıp ve ilaç sanayisi yine bu dönemde baş gösterdi. Batı&#8217;nın kültür alanındaki son güzelliği 60&#8242;lı 70&#8242;li yılların duygusal ve neşeli müzikleri oldu. 80&#8242;lere Batı, uzun saçla ve zincirle, &#8216;rock&#8217; müzik(!) dinleyerek girdi. 90&#8242;larda &#8216;rock&#8217;un daha da sertleşmiş hali olan metal müzik çıktı ortaya. Yerküresinin çeşitli bölgelerinde Batılı kuvvetler tarafından gerçekleştirilen işgal, katliam ve terör olayları üst seviyelere ulaştı.</p>
<p>21. yüzyılda, genleri oynanmış bitkiler, radyasyon yayan cihazlar, korkunç düzeyde hava, su ve gürültü kirliliği&#8230; Doğada bulunan birçok şey yok edilip yerine sahtesi olan, yapay olan, fabrika çıkışlı ürünler türetildi Batı&#8217;da. Aile anlayışı tamamen yıkıldı. Yerini suni veya sanal ilişkiler aldı.</p>
<p>Bundan 30 yıl önce böylesine can vermiş ve bugün modern barbarlık dönemini yaşayan bir kültürü bugün benimsemek çağdaşlık mı sayılıyor?</p>
<p>Batı&#8217;daki entellektüeller bu zamanlarda neler yapıyorlar? Batı&#8217;da kendini geliştirmek isteyen, çağdaş olmak isteyen bir avuç insan bugün çareyi kadim Doğu felsefelerinde arıyor. Batı&#8217;da, yogayla meşgul olan, meditasyon yapan, gıda tüketiminde sınırlar güden, İslam, Budizm, Bahaizm gibi felsefi görüşleri benimseyen milyonlarca insan var. Fakat, bugünkü Doğulular&#8217;dan farklı olarak dinlerin gelenekleri yerine felsefelerine tapıyorlar. Bu insanlar doğanın, doğallığın ve sadeliğin sıkı taraftarları olma çabasındalar. Gandhi&#8217;nin “Basit yaşa ki başkaları da var olabilsin” düşüncesi Batı&#8217;da toplumun yüksek seviyeli kesimi tarafından kabul ediliyor.</p>
<p>Anlaşılan, çağdaşlık bugün de yine Batı&#8217;da takip ediliyor. Batılı alimler, dünyayı dönüp dolaştı, ümit ve mutluluğun kadim Doğu felsefelerinin öğütlediği gibi insanın özünde olduğunu idrak ettiler. Fakat, bugünün doğuluları kendi kültürünü çoktan terk etmiş, halen Batı&#8217;nın atıklarının peşinde iz sürüyorlar. Batılıların hayranlıkla baktığından, yani doğunun öz kimliğinden doğulu halklar utanç duyuyorlar. Ama onlarca yıl önce son nefesini vermiş, çürümüş bir kültürün peşine düşmeyi marifet sayıyorlar, kendini batılı adlandırmaktan gurur duyuyorlar. Batılı olmanın bugün gericilik olduğunu anlamayan doğulular, gerçekten de gerici toplumlardır. Kendi kültürünü, kadim öğretilerini ink<span style="font-family: Nimbus Roman No9 L,serif;">â</span>r ettiğinden bugüne kadar gerici olarak yaşamış olan doğu, hala akıllanmaz görünüyor. Oysa, Doğu&#8217;da destanlar yazılırken Batılılar ormanlarda kan dökmekle meşguldüler. “Kendini bilmedikten sonra tüm dünyayı bilmek neye yarar” diyen doğu öğretisine, Batı, tüm dünyayı öğrenmek için harcadığı binlerce yıldan sonra yeni yeni geldi.</p>
<p>Aralık 2009-Ocak 2010</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5454&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/gericilik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Unutturulan Osmanlı Tarihi</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/unutturulan-osmanli-tarihi.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=unutturulan-osmanli-tarihi</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/unutturulan-osmanli-tarihi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Feb 2010 05:14:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>azizkan86</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[cengiz özakıncı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=4766</guid>
		<description><![CDATA[Değerli yazar Cengiz Özakıncı’nın en kapsamlı ve kalın eseri olan Türkiye’nin Siyasi İntiharı kitabını özet halinde uzun bir yazıyla tanıtmış, kitabın son bölümü olan “Hangi Osmanlı?” yı bir yazı halinde sunacağımı belirtmiştim. İşte bu yazıda ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-4840" title="img049_1239554596" src="http://www.denemeyazilari.com/images/img049_1239554596-250x181.jpg" alt="img049_1239554596" width="250" height="181" />Değerli yazar Cengiz Özakıncı’nın en kapsamlı ve kalın eseri olan Türkiye’nin Siyasi İntiharı kitabını özet halinde uzun bir yazıyla tanıtmış, kitabın son bölümü olan “Hangi Osmanlı?” yı bir yazı halinde sunacağımı belirtmiştim. İşte bu yazıda bu konu hakkında elimden geldiğince siz okurları bilgilendirmeye gayret edeceğim. İlk başta nasıl bir tarih anlayışına sahip olduğumuzu anlatacağım devlet okullarında okumuş biri olarak.</p>
<p>Tarih en sevdiğim dersti desem yalan olmaz. Ortaokul ve özellikle lisede konuları önceden okur ve ezberlemeye çalışırdım. Sınıfta parmak kaldırıp ben anlatırdım konuları daha çok. Kısa boylu tarih hocamız kısmen araya girer ve bize olaylar hakkında açıklama getirirdi. Ancak her tarih hocası tarihi gerçek anlamda sevdiremediği gibi, o hocamız da öğrencileri “tarihten nefret eder” hale getirdi. Bir sonraki bayan hocamız ve dershanedeki saygıdeğer hocam bana tarihi sevdirmekte büyük rol oynadı. Ancak şimdi şimdi anlıyorum ki tarihi bana sevdiren o bayan hocalar bile savaşlardan öteye gitmemişlerdir. Bize tarihi “savaşlardan ibaretmiş gibi” anlatmışlardır. Belki onları külliyen itham etmek yersiz olur bu konuda, çünkü okutulan kitaplarda da farklı bir fotoğraf yoktu. “Yendi, kılıçtan geçirdi, yenildi, şu antlaşma imzalandı, bu maddeler eklendi” falan filanla onca yıl öğrendiğim tarih derslerinin kılıçtan ve top, tüfekten öteye gidemediğini idrak etmiş bulunmaktayım. İlk önce benim kafama bu yargıyı oturtan kitaplar Mustafa Akgün’ün Tarih Boyunca İki Yüzlüler ve Yahudi’nin Tahta Kılıcı adlı eserleridir. Yazar M. Akgün “ısmarlama tarih yazıcılığı”ndan dem vurarak, başka milletlerin istediği doğrultuda tarih kitapları yazıldığını ve bu kitapların derslerde okutulduğunu anlatıyordu. Ayrıca, ısmarlama tarih yazıcılarının isimlerini dahi veriyordu. Ve Cumhuriyet yazarı Cüneyt Arcayürek’in “Atatürk’ten Sonra Bugünlere Nasıl Geldik?” isimli yapıtından Amerika ile 1950’lerde 55 tane ikili antlaşma imzalandığını ve bu antlaşmalardan birinin eğitim üzerine olduğunu öğrenince Türkiye’de bürokrasi üzerinde hâkimiyet kuranların tarih kitapları üzerinde de Demokles’in kılıcı gibi durduğunu anlamıştım. Öyle ki tarih bize dayatılan şekliyle okutuluyordu. Belki de amaç, Cengiz Özakıncı’nın da dediği gibi, çocuklara Osmanlı’nın çöküş sebebinin sadece askerî alanla ilgili olduğu şırıngasını aşılamaktı. Oysa tarih bilmediğimiz birçok ayrıntıyla doludur. Osmanlı’nın yıkılış sebebi sadece askeriyeye bağlanamaz. Osmanlı, Atatürk’ün de dediği gibi, sadece ve sadece askerî alandaki başarısıyla 600 yıl ayakta kalamazdı. Bakınız sadist Hitler bile ancak 20–30 yıl bir devleti ayakta tutabildi. Osmanlı zamanında savaş üstüne savaş olduğunu kabul ediyorum, ancak 600 yıllık bir ömrü olan bir devletin tutunabilmesi veya tarihten silinmemesi yalnızca askerî alandaki başarılara bağlanamaz. Mesela şu anda benim aklıma ilk gelen kurum Ahilik’tir. Ahilik iktisadî hayatı düzenleyen o dönemin mükemmel bir kurumudur. Ahilik başlı başına bir kitap konusudur. Sadece onun üzerine yazılan birçok kitap mevcuttur. Nihat Genç övdüğü Ahilik kurumunu birçok kitabında kısa kısa anlatmıştır. İşleyişini okudukça o kuruma hayran oluyorum. Mesela kurallardan biri bir alanda usta olan kişinin sadece o alanda faaliyet göstermesidir. O kişi çok kazansa bile başka bir alana sirayet edip faaliyet alanını genişletemez. Mesela berber sadece berber olarak kalırdı. Böylece aşırı zenginleşmenin önüne geçilmiş, başkalarına da ekmek kapısı açılmıştır. Böylece Ahilik “aşırı hırs”ın önüne geçmiştir. Oysa günümüzde holdingleşme baş göstermiş, onlarca alanda iş yapan kişiler ortaya çıkmıştır. Şirketler aşırı kârlar elde ettikçe ahtapotvari bir görünüm kazanmışlardır. Holdinglerin kanunla yasaklanan tröstlerden ne farkı vardır? Bence holdingleşme de yasaklanmalıdır kanunen. İnsanların aşırı kâr etmelerinin önüne geçilmelidir-zaten bir koyup yüz almasalar bunca alana nasıl sirayet edebilirlerdi ki! Holdingleşme tam rekabetin de önünü kapatır ve küçük ölçekli işletmelerin batmasına yol açar. Oysa Ahilik günümüzün materyalist dünyasındaki gibi tamamen kâra odaklı bir teşkilat veya yapılanma değildi. Daha da büyümek değildi mühim olan. Önemli olan, meslekti. İnsanlar mesleğiyle para kazanırdı. Bencillik yoktu onlarda. Müşterinin istediği şey kendisinde yoksa başka dükkânlara gönderirdi onu. Hulasa Ahilik bambaşka bir teşkilattı; görmedim ama gözümde büyüyen bir teşkilat. İşte Osmanlı tarihinin sadece savaştan ibaret olmadığını gösteren ibret tablolarından biridir Ahilik. İkincisi ise, alttaki satırlarda bulacağınız Türk dokumacılığıydı.</p>
<p>Hangi Osmanlı adlı bölümün başında Cengiz Özakıncı Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’yı yenen milletlerin imzaladığı bildiriyi yayımlamış. 23 Haziran 1919’da imzalanan bu metinin altında İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Japonya, Amerika ve Sırbistan’ın ismi geçiyor. Kısaca bu bildiride Türklerin ele geçirdiği her ülkenin yıkıldığı, Türklerde geliştirme yetisi olmadığı, Türklerin sadece savaşmayı bildiği yazılıp çizilmiş. Mustafa Kemal 28 Aralık 1999’da şu yanıtı vererek Osmanlı’ya çamur atıldığının altını çizmiştir: “&#8230; Ulusumuz küçük bir aşiretten, anavatanda bağımsız bir devlet kurduktan başka, Batı dünyasına, düşman içine girdi ve orada büyük çabalarla bir İmparatorluk kurdu. Ve bunu, bu İmparatorluğu, 600 yıl büyük bir yetkinlikle sürdürdü. Bunu başaran bir ulus yüksek bir yöneticilik yeteneğine ve yönetim örgütlenmesine sahiptir. Böyle bir durum yalnızca kılıç gücüyle gerçekleştirilemez&#8230;” Ayrıca Cengiz Özakıncı Atatürk’ün kurduğu Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nce yazılan ve 1931 ve 1941 arasında okutulan tarih kitabında yazılanların bir kısmını alıntılayarak, bize Osmanlı’nın Batı’ya karşı sadece askerî üstünlüğüyle fark atmadığını, aynı zamanda ekonomik ve bilimsel olarak da üstün olduğu gerçeğini aktarmıştır. Ve şu sonuca varıyor Cengiz Özakıncı: “Mustafa Kemal döneminde 1930’larda çocuklara okullarda verilen bu Osmanlı tarihi bilgisi onların beyinlerine ‘eğer bilim, sanayi ve teknoloji alanında üstünlük kuramazsak, askerî üstünlük de kuramayız’ yargısını kazımaktaydı.” Çocuklara bilim yönünden ilerleyemeyen milletin askerî alanda da ileri olamayacağı düşüncesi aşılanmaktaydı. Öyle ki Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethederken tarihte o zamana kadar kullanılmamış ateşli silahlarla taarruza geçmişti. Bilim olmasaydı bu ilerleme gerçekleşemezdi. Fakat işin farklı bir yönü daha var ki o da matbaanın Osmanlı’ya iki yüz sene sonra gelmesidir. Rasathanenin kurulmasından sonra verem salgını baş göstermiş ve şeyhülislam bu olayı “Allah bize ceza verdi.”olarak tefsir ederek, rasathaneyi bir fetva vererek topa tutturmuştur. ( bkz. Emre Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek, Remzi Yayınevi) İşte bu gibi gelişmelere ayak uydurmayan Osmanlı askerî alanda ne kadar güçlü olsa da diğer alanlarla bu kuvvetini destekleyememiştir. Oysa şu anda ABD’ye baktığımızda neredeyse her alanda diğer devletlere fark attığı göze çarpmaktadır.</p>
<p>Günümüzde nasıl ki insanlar çareyi Batı’ya göç etmekte görüyorlarsa, o zamanda Batılılar Osmanlı’ya göç ederek huzura kavuşacaklarını düşünüyorlarmış. İncil’i Almanca’ya çeviren Martin Luther, Margret Spohn’un “Her Şey Türk İşi: Almanların Türkler Hakkında 500 Yıllık (Ön) Yargıları” kitabından aktarıldığına göre, bu durumdan şöyle yakınıyormuş: “Bizim halkımız, Almanlar, yabani, vahşi, yarı şeytan, yarı insan bir halk olduğu için pek çok kimse Türklere sığınıyor ve onlara katılıyor. (&#8230;) Ayrıca duyduğuma göre Alman ülkelerinden Alman hükümdarı ve Alman prenslerine bağlı olmaktansa, Türklere katılıp onlara sığınmak isteyen çok kişi var. Bu insanlarla Türklere karşı savaş verilmeli.” Ayrıca feodal düzenden bunalan çiftçiler, acımasızca kendilerinden vergi alınmasından dolayı, Osmanlı’ya akın akın göç etmişler. Osmanlı’ya göç edenlerin birçoğu hidayete eriyormuş. Cengiz Özakıncı bu bilgilerden yola çıkarak Türklerin vahşi, barbar, kan içici olarak nitelendirilmesinin sebebinin Batı halkının Türklere sığınmaktan vazgeçirmek olduğu saptamasına ulaşıyor.</p>
<p>Türk dokumacılığı ile ilgili bilgilere geldi sıra. Genel olarak bu kısmında Sadri Ertem’in Çıkrıklar Durunca kitabından bahsediliyor. Cengiz Özakıncı bu kitaba Metin Erksan’ın kitaplığında rastlamış. Bu olayı şöyle anlatıyor Cengiz Bey: “Metin Erksan’ın kitabını okuduktan sonra, onunla bu konuyu yeniden irdelerken, bana, ‘İngilizlerin Türk kumaş, dokuma ve boyama sırlarını çalma çabalarının 1583’te başlayıp kesintisizce 300 yıl sürdüğünü, 1800’lerde dünya tiftik yünü tekelini Türklerin elinden almak üzere, Türkiye’den damızlık tiftik keçileri kaçırıp Afrika’da çoğalttıklarını ve bu olayın Sadri Etem Ertem’in 1930/31’de yayımlanan Çıkrıklar Durunca adlı romanında işlendiğini, kendisinin geçmişte bu romanı filme çekmeyi bile düşündüğünü’ söyledi.” Ve bu gibi kitapların yeni basımlarının yapılmamasından üzüntü duyarak bir yayınevi kurmaya karar vermiş Cengiz Özakıncı. Ayrıca, bu kitabı yeniden basmak istemesinde Marmara Üniversitesi’nde tekstil bölümü öğrencilerine verdiği konferans da etkili olmuş. Öğrenciler Türk dokumacılığının yüzyıllar boyu Batı’dan ileri olduğu tezini duyduklarında şaşırıp kalmışlar. Hatta tekstil bölümünde görevli bir Alman profesör dalga geçmeye kalkınca, iki belde daha sunmuş ve o da bu gerçeği onaylayarak susmuş. İkili antlaşmalardan biri de Osmanlı’nın bir zamanlar Batı’dan bilimsel anlamda üstün olduğu gerçeğini hasıraltı etmek olmasın!</p>
<p>Dilimizde bulunmaz Hint kumaşı diye bir tabir vardır. Bu deyim paha biçilmez değerde olup bulunması çok güç varlıkları anlatmakta kullanılıyor. Bu deyimin bir tarihi var. Hint kumaşları o dönemde gerçekten çok değerliymiş. İngilizler Hindistan’ı sömürge haline getirdiklerinde oradaki Hintli dokumacıların ellerini, parmaklarını keserek yerli dokumacılığı şiddetle yok etmiş ve İngiliz malı fabrika işi kumaşlara Asya’da pazar açmışlardır. Bu vahşet Engels ve Marx tarafından görmezden gelinmiştir. Cengiz Özakıncı’ya göre Osmanlı gümrük duvarlarını kaldırıp pazarı İngiltere’ye açmış olmasaydı, belki Osmanlı dokumacıların parmakları da aynı âkıbete uğrayacaktı.</p>
<p>İngilizlerin gümrük duvarlarını kaldırtması şu olayla gerçekleşmiştir: Çeşitli olaylar yüzünden Osmanlı ile ihtilafa düşen Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa Fransızlarla işbirliği yaparak İzmit’e dek yürüyebilmiştir. Osmanlı neredeyse düşecektir kendi valisi tarafından. Osmanlı’yı imdadına İngiltere Kraliçesi Victoria yetişir. İngiliz mallarını Suriye ve Mısır’da yasaklayan Mehmet Ali Paşa’ya karşı II. Mahmut’u desteklemiştir. Onunla 1838’de Balta Limanı Antlaşması imzalamıştır. Ve böylece İngiliz mallarına uygulanan gümrük kaldırılmış, ham tiftik ve damızlık tiftik keçisinin yabancılara satışını önleyen yasaklar delinmişti. Bu antlaşmadan sonra İngiliz Albay Handerson Ankara’dan seçtiği damızlık tiftik keçilerini Güney Afrika’da özel olarak kurulan İngiliz çiftliklerine götürmüş, çoğaltmış ve böylece Osmanlı’nın 1838’e dek koruduğu tiftik kumaşı tekeline son vermiş( sf. 549) İşte Çıkrıklar Durunca adlı roman ekmeği elinden alınan Türkmenlerin İngilizlere damızlık tiftik keçisi verilmesine karşı padişaha ayaklanmalarını anlatıyormuş. Sayfa 549–550: “Gâvura damızlık vermek uğursuzluktur. İşte böyle der Türkmenler ve direnirler vermemek için. (&#8230;) Silahlanan Türkmenlerin sayısı on binlere varır. Osmanlı İngilizlere damızlık vermek istemeyen Türkmenlerin üzerine ordu gönderir.” Direniş üç yıl sürmüş ve İngilizlere istedikleri damızlık Ankara keçileri verilmiş. İsyancıların öfkesi dinmediği için İngilizler tiftik keçilerini siyaha boyayarak kaçırmışlar.</p>
<p>Cengiz Özakıncı metni şöyle bitiriyor: “&#8230; Çocuklarımız Osmanlı’nın yükseliş dönemindeki bilimsel, siyasal, ekonomik başarılarını bilmeli, yerli üretimi koruyup geliştirmenin önemini kavramalı, gâvura damızlık vermenin uğursuzluk getireceği beyinlere kazınmalı, Osmanlı’nın çöküş sebeplerini askerî yenilgiler dışında tün çıplaklığıyla görmelidir ki Türkiye Cumhuriyeti’ni çöküşten koruyabilsinler.” İşte sizlere elimden geldiğince bunu anlatmaya çalıştım. Bu anlattıklarımı siz biliyor muydunuz?</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=4766&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/unutturulan-osmanli-tarihi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ulu Hakan II. Abdülhamit</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/ulu-hakan-ii-abdulhamit.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=ulu-hakan-ii-abdulhamit</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/ulu-hakan-ii-abdulhamit.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Jun 2009 03:07:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>azizkan86</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[II. Abdülhamid]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=3035</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu’ nun tarihi anlatılırken, genelde üzerinde en çok durulan konu II. Abdülhamit devridir. Dönemin padişahının kaleme aldığı anıları, dönemi görüp de kitap yazanların çokluğu, bazılarının Ulu Hakan, bazılarının Kızıl Sultan dediği II. Abdülhamit’i ve ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı İmparatorluğu’ nun tarihi anlatılırken, genelde üzerinde en çok durulan konu II. Abdülhamit devridir. Dönemin padişahının kaleme aldığı anıları, dönemi görüp de kitap yazanların çokluğu, bazılarının Ulu Hakan, bazılarının Kızıl Sultan dediği II. Abdülhamit’i ve onunla beraber anılan Meşrutiyet dönemini anlamamızı kolaylaştırmakta ve bu dönemi ilgi çekici hale getirmektedir. Buna ters olarak, II. Abdülhamit’ ten öncesi daha çok savaşların yapıldığı ve pek fazla bilgi edinemediğimiz yıllar olarak bilinir.</p>
<p>Günümüzde hâlâ II. Abdülhamit’i konu alan onlarca kitap yayımlanmaktadır. Birçok araştırmacı-yazar, tarihin gömülü sayfalarından gün yüzüne çıkardığı bilgiler ışığında o dönemi aydınlığa kavuşturmaya gayret sarf etmektedir. Dolayısıyla, II. Abdülhamit dönemi insanları cezbetmekte ve araştırmaya itmektedir. Kimbilir, tarihte güneşi görmeyi bekleyen daha nice belgeler vardır!</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-3045" title="150px-ahamid" src="http://www.denemeyazilari.com/images/150px-ahamid.jpg" alt="150px-ahamid" width="150" height="195" />II. Abdülhamit döneminde meydana gelen olayların çokluğu da insanlarda merak uyandırmaktadır. Bir tarafta Tanzimat’ la gelen Batılılaşma, diğer tarafta Batı’nın parçalamaya ant içtiği bir imparatorluk. Ve dahası: Jön Türkler, İttihat ve Terakki Partisi ve bu partinin meşhur simaları Enver, Talat ve Cemal Paşalar, yükselen milliyetçilik, birinci ve ikinci meşrutiyet, anayasanın kabulü, yükselen Siyonizm, Almanya’nın dünya savaşı çıkarmaya istekli olması vs. Tüm bunlar çok uzak olmayan geçmişimizle yakından ilgilidir. O dönemde kurtlar sofrasının baş müdavimlerinin geleneksel politikaları günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Ortadoğu’ya atılan nifak tohumları bunu ayan beyan göstermektedir.</p>
<p>Aziz hocam, SDÜ’ de öğretim üyesi Önder Saatçi’den bir müddetliğine üç kitap aldım. Bunlardan &#8220;Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İslâm Âlimleri&#8221; kitabını sizlerle paylaşmıştım, &#8220;Bazı İslâm Âlimlerinden Notlar&#8221; adlı yazımda. Diğer kitapların içinden de bazı bölümleri kendi yorumlarımı katarak aktarmıştım. Şimdi uzun süredir aklımı meşgul eden, sınavlardan dolayı yazamadığım bir yazıyı kaleme almak istiyorum. Araştırmacı yazar Süleyman Kocabaş’tan istifade ettiğim bilgilerle hem kendimi hem de sizleri aydınlatmaya çalışacağım.</p>
<p>1876’da meşrutiyet sözü veren II. Abdülhamit, Jön Türklerin isteğiyle ve V. Murat’ın tahttan indirilmesiyle padişahlık koltuğuna oturur. Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan Kanun-i Esasiye’yi ilan eder. Buna binaen, Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan açılır. Fakat bir yıl sonra baş gösteren Osmanlı-Rus Savaşı’ndan dolayı meclis lağvedilir ve 1909’a kadarki hâkimiyeti ve çok tartışmalı padişahlık süreci böylece başlar.</p>
<p>İttihat ve Terakki yönetimi, Osmanlı’yı tam tamına otuz üç yıl idare eden II. Abdülhamit’ten devraldığı Osmanlı tahtını, on yıl gibi kısa bir zamanda tepetaklak etmiş ve Kurtuluş Savaşı’ na giden yolun önünü açmıştır. Merak ettiğim konulardan biri, İttihat ve Terakki başa gelmeseydi, Osmanlı İmparatorluğu’nun durumunun nasıl olacağıdır. Çünkü, otuz üç yıl az bir süre değil. Eksisiyle artısıyla çökmekte olan bir imparatorluğu, otuz üç yıl ayakta tutma becerisini gösteren II. Abdülhamit, bana göre, bir otuz üç yıl daha bu ülkeyi taşıyabilirdi. Fakat geçmiş geçmişte kalmıştır. Olmasaydı şöyle olurdu, olsaydı böyle olurdu demek beyhudedir. Olan olmuştur. Bizim burada dikkat etmemiz gereken husus, bir padişahın bir ülkeyi otuz üç yıl idare ettikten sonra, on yıl içerisinde ülkenin dar boğaza sürüklenmesi ve tarih sahnesinden silinip gitmesidir. Biz, bunu araştırarak tarihten ders ve ibret alacağız. Yoksa tarihin o ölmüştür, şu kalmıştır demesinin bize ne faydası olabilir ki? İşte yazar Süleyman Kocabaş bize bu noktada epey aydınlatıcı bilgi sunuyor. Her kitabının arkasında en az beş sayfa kaynakça var. Bu husus, Süleyman Kocabaş’ın araştırmacı bir kişilik olduğunu sezdiriyor. Zaten kitaplarını okuyanlar, yazarın pek fazla yorum yapmadığını hemen müşahede edeceklerdir. Kitabı şu şekilde yayıma hazırlamış yazar: Konuya başlarken genel olarak konunun içeriğine değinmiş; ondan sonra alıntı yaptığı cümleleri tırnak içinde belirtmiş ve tırnağı kapattıktan sonra kısaca kendi yorumlarını katmış. Dolayısıyla yazarın olaylara taraflı baktığı tezini savunamayacağım. Bunun tersini iddia eden olursa, saygı duyarım.( Bu hususta sütten ağzım yandığı için yoğurdu üfleyerek yiyorum. Burhan’ın kulakları çınlasın. )</p>
<p>Avrupa&#8217; ya giden Jön Türkler gidip dolaştıkları yerlere hayran kalarak geri döndüler. Osmanlı’nın Avrupa’ya<img class="alignright size-full wp-image-3046" title="abdul_hameed_ii_sign" src="http://www.denemeyazilari.com/images/abdul_hameed_ii_sign.gif" alt="abdul_hameed_ii_sign" width="256" height="190" />benzemesi gerektiğinde mutabık kaldılar. Bunun akabinde II. Mahmut’tan beri birçok yenilik yapıldı, hem orduda hem de içtimaî hayatta. Bunlardan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılıp yerine Asakir-i Mahsureyi Muhammediye ordusunun kurulması büyük bir olaydır. Ki o dönemde binlerce Yeniçeri askerinin kılıçtan geçirildiğini yazar kaynaklar. Meselâ, 1839’da Tanzimat Fermanı ilan edildi. 1856’ da Islahat Fermanı okundu. Gerileme aşamasındaki Osmanlı devleti yavaştan Avrupa’ya ayak uydurmaya çalışıyordu. Ancak bu gidişat “hasta adam” lakabı takılan Osmanlı’nın derdine derman olamıyordu. Çünkü vatan, hürriyet, demokrasi, meşrutiyet sesleri halka yabancı geliyordu ve Osmanlı’yı kurtaracak gerçekçi adımlar değillerdi. Bunlar Batılıların kendi topraklarına münasip kavramlardı, Osmanlı kendi kurtuluşunu kendi içinden bulmalıydı. Nitekim bazı akımlar türedi Osmanlıcılık, Pantürkizm, Panislamizm gibi. Bunların çare etmediği Kurtuluş Harbi yıllarında daha net anlaşılacaktı. Konjonktür, hiç de Osmanlı aydınlarının ümit ettiği şekilde ilerlemiyordu. Bir tarafta Araplar isyan ediyor, diğer tarafta Osmanlı denilen Balkanlar bir bir elden çıkıyordu. Bir bağımsızlık lafı aldı başını gidiyordu. Her devlet Osmanlı’dan kopup bağımsız olma çabasındaydı. Ki Mısır valisi Mehmet Ali Paşa bile parasını yediği devlete kafa tutmuştu. Osmanlı özerk bıraktığı bölgelerden gelen darbelerle şoktaydı. Osmanlı kangren olmuştu. Tehlikeli olan, bu kangrene sağlam çare bulunamamasıydı. Kangren parmaktan ele, elden kola, koldan bütün vücuda yayılmıştı. İttihat ve Terakki’nin hatalarını görmezden gelmek olmazdı. İşte bu hataları değerlendiren Atatürk ve arkadaşları yepyeni bir devlet kurdu. Bu devletin adı, Türkiye Cumhuriyeti’ydi.</p>
<p>Ernest Jackh’ e, İttihat ve Terakki Partisi deneyiminin, Atatürk’ün önünü daha açık görebilmesini sağladığı fikrine katılıyorum. Elbette bu örnekler Atatürk’ü daha başka yönlere sevk etti. Dolayısıyla Atatürk’ü ele alırken, dünyanın gidişatını ve İttihat ve Terakki’nin akımlarını gözden ırak tutmamak lazımdır diye düşünüyorum.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-3047" title="200px-london_news_c1877_-_scanned_constantinopole1996-opening_of_the_first_parlement" src="http://www.denemeyazilari.com/images/200px-london_news_c1877_-_scanned_constantinopole1996-opening_of_the_first_parlement.png" alt="200px-london_news_c1877_-_scanned_constantinopole1996-opening_of_the_first_parlement" width="200" height="198" />II. Abdülhamit otuz üç yıl süren istibdat ( despotluk ) yönetiminde vatan ve hürriyet sevdalılarından yakasını bir türlü kurtaramamıştı. Kendi yönetimine karşı gelenleri sürgün etti. Bu sürgünde onlara büyük meblağ gönderdi.(Kitapta bunlarla ilgili örnekler bulabilirsiniz.) Bu meblağ onların yeme içme masraflarını rahatça karşılıyordu. Ahmet Emin Yalman, sanırım kendisi o dönemin yazarıydı, hürriyet silahı ile ilgili eleştirilerde bulunuyordu. &#8220;Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim&#8221; adlı eserinde şu cümleleri sarf etmiş:” İstibdat yılları içinde yarını düşünen Türk vatanseverleri hep şu tatlı düşüncenin üzerinde duruyorlardı: Günün birinde hürriyete kavuşacağız. Bu sihirli ilaç her türlü derde deva olacak. Bütün fenalıklar ortadan kalkacak&#8230; Ne yazık ki meşrutiyetin ilanından sonra bu güzel rüyaların hiçbiri gerçekleşmedi. Sonra karşımızda yığınlar halinde anarşi, huzursuzluk, fitne, entrika bulduk. Meçhul karanlığa doğru sürüklendik.” İttihat ve Terakki Cemiyeti elbette ki vatanın bekasını, milletin iyiliğini, huzura ermeği istiyordu. Vatanın kötülüğünü istediğini aklımdan bile geçirmiyorum. Ancak, Cemal, Talat, Enver Paşa gibi hayalperest insanların kullandıkları yöntem arızalıydı. Asırlardır dili, dini, ırkı, mezhebi farklı olanların yaşadığı imparatorluğa yanlış bir ilaç verilmişti. Meşrutiyetin bu imparatorluğu parçalayacağını düşünmemişlerdi. Hâlbuki II. Abdülhamit, bunun çoktandır farkındaydı. Abdülhamit’in &#8221; Hatıra Defteri &#8220;nde yazılanlar bunu kanıtlamaktadır(s. 61):” Söyledim yine söyleyeceğim, anlattım yine anlatacağım, düşünmüyorlar mıydı ki, Osmanlı ülkesi birçok milletlerin bir araya gelmesinden meydana gelmiştir. Böyle bir ülkede meşrutiyet ülkenin unsur-ı aslisi ( asil sahibi ) için ölümdür. İngiliz parlamentosunda bir Hintli, bir Afrikalı, Mısırlı; Fransız parlamentosunda bir Cezayirli mebus var mıydı ki, Osmanlı parlamentosunda Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp, Arap mebus bulunmasını istemeye kalkışıyorlar&#8230; Hayır! Bunca okumuş, düşünmüş, kendisini davasına vermiş, vatan evladının cibilliyetsiz çıkacağını kabul edemem. Sadece aldandılar derim. Aldandılar, ama cezalarını kendilerinden çok, aldanmayan milyonların masum vatan evladı çekti; hem öldüler, hem de vatandan oldular.” Gerçekten de İttihat ve Terakki Cemiyeti imparatorluğun idaresini ele geçirdiğinde parlamentoya her türden insanı soktu. Ayrılıkçı unsurların hemen hemen hepsi meşrutiyet rejiminde temsil ediliyordu. Bunlardan en ilginç olanı, Ermenilerin de mecliste rol almasıydı. Milliyetçilik dalgasıyla çarpışan Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı’dan kopabilecek unsurlara bile mecliste söz hakkı veriyordu. Bu türden bir demokrasi Osmanlı’ya pahalıya mal olacaktı. İttihat ve Terakki hayalperest politikalarla Osmanlı’yı on yıl içinde tarih sahnesinden defedecekti. Bunlar, tabir-i caizse, anne karnında dokuz ay bekleyemeyen kişilerdi.</p>
<p>II. Abdülhamit’i derinden müteessir eden olaylardan biri, hal tebliğini Sultan’ a iletecek kişilerin isimleriydi. Mecliste yer alan bu isimler şunlardı: Yahudi Emanuel Karasso, Ermeni Aram Efendi, Arnavut Esat Toptani ve Gürcü Arif Hikmet Paşa. ( Tarihimizde Yanlışlıklar Geçidi, s.101 ) II. Abdülhamit’ in yanına gidipte hal fetvasını okuyan zatlar bunlardı. İttihat ve Terakki Osmanlı’yı adım adım ölüme sürüklüyordu. Sultan Abdülhamit’in bu kişilerden rahatsız olduğuna kızı Ayşe’nin hatıratlarında rastlıyoruz: ”&#8230;Zararı yok. Milletim masumdur. Bunları tertip edenler sinsi düşmanlarımdır. Fakat Allah âdildir. Bir gün elbet hakikat tecelli eder. Her neyse takdir bu imiş. ” Kaderin cilvesine bakın. Sultan, Emanuel Karasso’yu huzurundan kovmuştu. Şimdiyse, Karasso Sultan’ı defediyordu.</p>
<p>Ermeniler, ne zamandır Osmanlı’dan ayrılmanın planlarını yapıyorlardı, fakat II. Abdülhamit ile bu işin istedikleri gibi olmayacağını anlamışlardı. Akabinde, Sultan’ı devirmek isteyen güçlerle dost oluverdiler. Suikast girişimi planladılar. Bunlara Jön Türkler’in destek verdiği kaynaklarda yazmaktadır. Şair Tevfik Fikret bile &#8221; Bir Lahza-i Teehhür &#8221; ( Bir an Gecikme ) şiirinde “ey şanlı avcı” olarak suikastçı Ermeni teröristi, av olarak ise II. Abdülhamit’i işaret etmektedir. (Tevfik Fikret, Rubab-ı Şikeste) 5 Temmuz 1905 günü Yıldız Sarayı’nda Cuma namazından sonra, düşmanlar emellerinin semeresini alabilmek için pusuya yatmışlardı. Bombalı araba 100 kiloluk dinamit yüklüydü. Tam o sırada Sultan’ın Şeyhülislam Cemalettin Efendi ile iletişime geçmesi teröristlerin hayallerini suya düşürecekti. Saat ayarlı bomba Sultan camide iken patlamış, 23 kişinin ölümüne, 58 kişinin yaralanmasına yol açmıştı. Ermeniler bundan 5 yıl sonra meclise gireceklerdi.</p>
<p>31 Mart vakası olarak tarihe geçen ayaklanma gerçekten söylendiği gibi gerici bir ayaklanma mıydı ve bu ayaklanmayı Sultan mı tertip etmişti? Yazar Süleyman Kocabaş bu sorulara yanıt arıyor. Yazarın araştırmalarına göre, bu ayaklanma Sultan’ı devirmek için hem İttihat ve Terakki üyeleri hem de yabancı mihraklar tarafından planlanmıştı. Olayın Sultan ile hiçbir alakası yoktu. Bu iç ve dış düşmanlar elele verip Sultan’ı devireceklerdi. Bunun için ilk başta Saray Muhafız Birliği olan Hassa Ordusu’nu ele geçirmeye çalıştılar. Bunda başarılı olamayınca Selanik’ten Hareket Ordusu’nu harekete geçirdiler. Avcı Taburları’nın dini hisleri tahrik edilerek, bunlara “Şeriat isteriz.”, “Padişahım çok yaşa.”vs sloganları söylettirdiler. Bu olayla irtica bağlantısı kuruldu ve yapılanların tümü Sultan’ın üzerine yıkıldı. Sultan’a çamur atıldı tabir-i caizse. Sultan bu olayları duyunca büyüklüğünü gösterecek ve tarihe damgasını vuracak sözler sarf edecekti. Ayşe Osmanoğlu’nun Babam Abdülhamit kitabından öğreniyoruz ki, Sultan hazretleri Hassa Ordusu’nun Hareket Ordusu’na bir kurşun bile sıkmasına karşı çıkıyor ve müdahale için kendisinden onay bekleyen Müşir Tahir Paşa’ya.” Paşa, ben kardeş kavgası yolunda kan dökülmesini kat’iyen istemem. Silah patlamasın. Mukadderat ne ise o olacak.” diyor. Sultan’ın hal’inden sonra hatıralarını yazan Jön Türkler 31 Mart vakasının Sultan ile hiçbir alakasının olmadığını belirteceklerdi.( Kitapta bunlar tek tek ele alınmıştır. )</p>
<p>Sonuç olarak, hiçbir zaman devlete hıyanet ettiğini düşünmediğim İttihat ve Terakki, bazı süslü kavramları da arkasına alarak toplumda bir değişime yol açmıştır, fakat ne yazık ki bu değişim onların istediği biçimde cereyan etmemiştir. Konjonktür buna izin vermemiş, bununla birlikte parti üyelerinin gaflet, dalalet ve cehaletleri Osmanlı’nın yıkımını hızlandırmıştır. Bu arada Devlet’i 33 yıl yöneten II. Abdülhamit’e sayısız iftiralar atılmıştır ve bütün suç ona yüklenmiştir. Onun döneminde neredeyse hiç toprak kaybı yaşanmazken, İttihat ve Terakki döneminde Balkanlar’da buhranlar, Trablusgarp’ta isyanlar, I. Dünya Savaşı ile devletin birçok yerinde alevler çıkmıştır. On yıl gibi kısa bir zamanda koca Osmanlı İmparatorluğu toprağa karışmıştır.</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=3035&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/ulu-hakan-ii-abdulhamit.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Darbelerden Post-Moderni</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/darbelerden-post-moderni.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=darbelerden-post-moderni</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/darbelerden-post-moderni.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 May 2009 05:09:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan Celep</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Çalışma Grubu]]></category>
		<category><![CDATA[BÇG]]></category>
		<category><![CDATA[devletin zararına ve gereksiz olarak sermaye gruplarından aldığı borçların alınmaması ve borçların ödenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Düzelme]]></category>
		<category><![CDATA[Halk daha fazla kazandığı için kar etmemeye başlayan yerli ve yabancı sermaye grupları]]></category>
		<category><![CDATA[Memura Zamlar]]></category>
		<category><![CDATA[Refah-Yol]]></category>
		<category><![CDATA[Zarar Etmeye Başlayan sermaye grupları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=2985</guid>
		<description><![CDATA[TDK&#8217; nın Büyük Türkçe sözlüğünde <strong>darbe</strong> şu şekilde tanımlanır ( 2.madde ) ; &#8220;Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi.&#8221; Demokratik yolları ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>TDK&#8217; nın Büyük Türkçe sözlüğünde <strong>darbe</strong> şu şekilde tanımlanır ( 2.madde ) ; &#8220;Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi.&#8221; Demokratik yolları kullanarak hükümeti istifa ettirmeye kimsenin diyeceği bir söz yoktur efendim. Ancak, Osmanlı&#8217;dan beri süregelen &#8220;baskı kurarak, zor kullanarak&#8230; hükümeti istifa ettirme, yönetimi devirme işi&#8221;ne gelecek olursak, savunalacak hiçbir yanı kalmaz. Tarihin önünde suçlu olursunuz, &#8220;balans ayarı&#8221; verdiğinizi sanırken, ayarın hasını zamanla siz yersiniz!</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-2986" title="resimler-haber-28-ubat2" src="http://www.denemeyazilari.com/images/resimler-haber-28-ubat2-200x190.jpg" alt="resimler-haber-28-ubat2" width="200" height="190" />İşte Türkiye, 1997&#8242;de eski darbelerden daha farklı olarak, bir post-modern darbe yaşadı. Bu darbe o zaman hükümet olan 54. hükümete, diğer adıyla Refah-Yol hükümetine yapılmıştı. Darbenin diğer adı olan 28 Şubat ise, 97&#8242; de bu tarihte, uzun zamandır önüne konan kararnameyi MGK toplantılarında imzalamayan Başbakan Erbakan&#8217; ın imzaladığı tarihtir. Bu darbeye olanak sağlayan ve halk nezdinde, dönemin en büyük partisi Refah Partisi ( RP ), ve hükümet ortağını ( DYP )  zayıflatmak için, bir yandan Batı Çalışma Grubu ( BÇG ) olarak adlandırılan medya gücüyle yapılan çalışmanın diğer adıdır.</p>
<p>İsterseniz olayı bir daha tekrar edelim. O dönemde, Refah-Yol hükümetinin bazı icraatları, şeriatçılık iddiasıyla hem MGK&#8217; da hem BÇG&#8217; de eleştiriliyor, önüne geçilmeye çalışılıyordu. Dönemin Başbakan&#8217; ı Erbakan ise, yasa çalışmalarının TBMM&#8217;de yapılacağını söylüyor, meclis çoğunluğunun demokratik olduğunu savunuyor, bunun demokrasinin kuralı olduğunu TV karşısında basın mensupları aracılığıyla halka iletiyordu. Herkesin buna tabi olacağını söylediği sözler ortamın gerginliğini su yüzüne çıkartıyordu. Dönemin Genelkurmay Sekreteri Erol Özkasnak buna karşılık, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin laik, sosyal, hukuk devleti olduğu açıkladı. Çiller bu açıklamanın üstüne, Türkiye Cumhuriyeti&#8217; nin yönetimin korkakların işi olmadığı karşılığını veriyordu. Bu günler üzerine yaptığı açıklamada dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, 15 maddelik bir projenin olduğunu bunun 10 maddesinin Refah Partisi ve Necmettin Erbakan&#8217;ı yıpratmak ve kapatmak üzerine, 5 maddesinin ise hükümet ortağı DYP&#8217; yi yıpratmaya yönelik ve parti başkanı- Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller ve partisi arasında ilişkinin koparılmasına ilişkin olduğunu söylüyor. Dönemin Refah Partisi Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe ise süreci ve darbeyi şöyle özetliyor; &#8221; Belediye Başkanı&#8217; nın biri açıklama yapmış, bunun üzerine bir bakan açıklama yapmış, Başbakan&#8217; da bir iftar yemeği vermiş. Bunlar yanlış değil ama politik acemilikler. &#8221;</p>
<p>Yapılan 24 Aralık 1995 seçimlerinde Refah Partisi %21&#8242; lik oyla lider parti çıkarken,  ANAP %19&#8242;.65 la ikinci, DYP  ise %19.18&#8242; le üçüncü parti oldu. Bunların arkasına DSP %14.64, CHP ise %10.71&#8242; lik oy alarak meclise girdi. Hükümet kurma görevi verilen RP, ANAP&#8217; la hükümet kurmak istedi, olmadı. Görev verilen ANAP, DYP ile Ana-Yol hükümetini kurduysa da 3 ay dayanabildi. Tekrar hükümeti kurma görevi verilen RP, DYP ile ortak bir iktidar kurdu. Refah-Yol hükümeti 28 Haziran 1996&#8242; da güven oyu alarak icraate başladılar.</p>
<p>Bu günlerde Atina&#8217; da yapılan bir toplantıda Yunan İşadamları Toplantı vardı. Daha sonra kendilerine BÇG diyecek, organize muhalefette bu toplantıdaydı. Toplantı ABD büyükelçiliğindeydi. Bazı iddialara göre, darbenin bütün planları bu toplantıda yapılacak ve Türkiye&#8217; ye dönüldüğünde eylemler yapılacaktı. </p>
<p><img class="alignright size-medium wp-image-2987" title="6" src="http://www.denemeyazilari.com/images/6-200x196.jpg" alt="6" width="200" height="196" />Hükümetin kurulmasından sonra açıklama yapan Özkasnak, Atatürk&#8217;ün kurduğu modern ve laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti&#8217; nin nitelikleri değişmeyecek ve değiştirilmeyecektir. Aynı günlerde buna mukabil Erbakan şu açıklamayı yapar; &#8221; Siz kim Atatürk ilkeleri diye laf edip bizim karşımıza çıkmak kim? Hadi oradan, hadi, hadi, hadi. Hiçbir şeyiniz yok sizin, hiçbir şeyiniz yok. &#8221; diye karşılık veriyordu. </p>
<p>Bugünlerde Cumhurbaşkanı Demirel, Erbakan&#8217; a yazdığı bir mektupta, darbe sürecini bir bir haber veriyor, TSK&#8217; nın ve devlet kurumlarının rahatsızlık duyduğunu belirtiyor, hükümeti bırakması gerektiği telkinini veriyordu. MGK&#8217; da imzalanan 28 Şubat Kararları&#8217; nın başkanlığını yapan Demirel, bu kararların buzdağının sadece görünen yüzü olduğunu belirtiyor. Esas riskin, onun altında durduğunu söylüyor.</p>
<p>Yine bugünlerde, 31 Ocak&#8217; ta Sincan&#8217; da yapılan Kudüs Gecesi olayların tırmandığı nokta oluyordu. O günden sonra geri dönüş olmadı. Adeta darbenin ayak sesleri yurdun her yanına gitti. Bu geceden sonra TSK tanklarıyla Sincan sokaklarından geçmeye başladı.  Bir sevkiyat süsü verilen bu hareket, normalde trenlerle yapılırken, o gün caddelerden yürütülerek yapılmıştı. Buna daha sonra &#8220;balans ayarı&#8221; denildi. Sincan Belediye Başkanı, açığa alındı, 9 gün nezarette bekletilip, soruşturuldu. O günlerde sahip olduğu milletvekili sayısıyla önemli bir konumda olan BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu 96 Haziran&#8217; ında olası Refah-Yol hükümetine olası bir darbe girişimi olduğuna dair haber aldıklarını söylüyor. Azınlık bir kısımın istemedikleri partiyi hükümette istemeyip, darbeye yelteneceklerini dile getirdi.</p>
<p>Aynı günlerde Şükrü Karatepe&#8217; nin 10 Kasım 1996&#8242; da yaptığı olay açıklamalar TV&#8217; lerde yayınlanmaya başladı. Bu yorumlar gündeme bomba gibi düştü.  Bugünlerde gazetelerde Refah-Yol hükümeti lehine bazı köşe yazarları ekonominin iyiye gidişinden mütevellit, öven yazıları yazdılar. Bu yazılar üzerine gazetelere telefon açan Özkasnak&#8217; ın sonradan açıklanan sözleri TSK&#8217; nın olaya bakışını ortaya koyuyordu. Zira, KK komutanları Özkasnak çeşitli açıklama ve görüşmelerinin, şahsi değil kurumsal olduğunu söylemişlerdi. Sözler şöyle; &#8221; O ( Mehmet Altan ) &#8216;nun g*tüne süngü takar, cephelerde/Taksim&#8217; de dolaştırırım. Ne yapıyor bu? Biz hükümeti yıkmaya çalışıyoruz, o adeta hayat veriyor. &#8221; Bu olaydan haberi olan Refah-Yol hükümeti darbe isteyen ve hazırlığını yapan bütün generalleri emekli etmeye hazırlanıyordu. Ancak, buna en büyük engel, açıklamalarıyla Refah-Yol hükümetinin karşısında durduğunu açıkca belli eden Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel&#8217;di.</p>
<p>Bugünlerde bardağı taşıran damlalardan biri Başbakanlık&#8217; ta verilen iftar yemeğiydi. Medya&#8217; da  tarikat şeyhleri Başbakanlık&#8217;ta diye duyurulan olaylı yemeğe, bazı tarikat şeyhlerinin yanı sıra Mehmet Nuri Yılmaz,  Mehmet Kutlular gibi isimler de katılmıştı. Mehmet Kutlular o yemeğe dair sözlerinde, ortada istismar edilecek bir şeyin olmadığını, çağırılanlardan tarikatlerle alakası olan bir kendisinin bir de Mahmut Efendi&#8217; nin olduğunu açıklıyor ve devam ediyor. &#8220;Bundan önce bu tip iftarları bütün devlet büyüklerinin böyle yemekler verdiğini aynı kesimin bu yemeğe iştirak ettiğini söylüyor. Erbakan&#8217; da kimseyle uzun konuşmadı, herkese çok kısa toplu bir konuşma yaptı, teşekkür ederiz, davetimize icabet ettiniz gibisinden.&#8221;</p>
<p>Aynı günlerde yukarıda anlattığımız olaya mukabil, TSK&#8217; nın Ocak Brifingi irticaya ve önlenmesine yönelikti. <a href="http://tr.wikisource.org/wiki/28_Şubat_Kararları">28_Şubat_Kararları</a> biraraya getiriliyor ve imzalanması için MGK&#8217; da Başbakan Erbakan&#8217; ın önüne sunuluyor. Erbakan imzalamamakta diretiyor. Kararların bir çoğu bugün normal gibi görünse de dönemin şartlarına baktığımızda, altlarında türbanlı gençlerimizin üniversiteye girememesi, dindarların toplumdan tecriti gibi sonuçlar doğuracağı ve bunu hedef aldığı açıkça anlaşılıyordu. Erbakan, bu muhtıraya imza atmamaya 5 gün direndi. TİSK, TOBB, TESK, Türk-İş ve DİSK&#8217; ten oluşan beşli baskı grubu da bildiriler yayınlıyor, MGK kararlarına açık bir destek veriyor. DYP&#8217; den istifalar başlar. Çiller, Erbakan&#8217; a bu böyle yürümez der, Erbakan birşey olmaz yolumuza devam edelim cevabını verir. MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş Erbakan&#8217;ı arar, bana gelenler oldu, siz başbakanlığı bırakın der. Bu gerginliğe noktayı Vural Savaş koyar. Dönemin Cumhuriyet Başsavcısı olan Savaş, Refah Partisi&#8217; ni kapatma davasını açar.</p>
<p>Baskılara dayanamayan Erbakan istifa eder. İkinci parti olmasından mütevellit görev bekleyen DYP yerine, kurma görevini ANAP&#8217; a veren Cumhurbaşkanı Demirel&#8217; e Çiller tepki gösterir. Bunun üzerine Çiller siyasi literatürümüze &#8220;Şerefsiz Onbaşı&#8221; olarak geçen açıklamayı yapar; ( Dönemin ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz&#8217;a ) &#8221;Bugüne kadar ara rejim oldu, atanmışlar oldu, ama hiçbir zaman seçilmiş bir siyasi partinin genel başkanı, onbaşı olma şerefsizliğini göstermedi. &#8221;  Şimdi bir noktada kafanız karışmış olabilir. (Yukarıda 95 seçim sonuçlarında ANAP ikinci parti oldu dedim ama, o günü hatırlayanlar iyi bilecektir, DYP&#8217; nin milletvekili sayısı daha fazlaydı. Mecliste de parti büyüklüğü salt çoğunluğa göre belirlenir.) </p>
<p>28 Şubat&#8217; ın hemen ertesinde, işçevrelerinde, medyada, şirketlerde İslamcı veya muhafazakar diye bilinen kim varsa tasfiye edildi. Aynı gün içerisinde yüzlerce kişi işsiz kaldı. Ekonomik krize girildi. Toplum iki kampa ayrıldı. Muhsin Yazıcıoğlu, bugünlere ilişkin söylediği sözlerde darbeye ve olanlara karşılık, toplumun ayrıştırılmasına yönelik hareketin önünde devletin yüksek kademesinde ki hiç kimsenin durmadığına dikkat çekiyor. O günlerde bir taraflarına süngü takılmak istenen köşe yazarları şunu söyleyerek bir gerçeği ortaya koydular; &#8221; Türkiye&#8217; de seçimler oluyor, hükümetler başa geliyor, darbeler oluyor ama iktidar hiç değişmiyor.&#8221; Bu darbede, diğer siyasi parti liderleri de ordunun yanında yer alıyor, sivil  ve demokratik analizini yapmaya kimse yanaşmıyordu. Kimse seçimle işbaşına gelmiş bir hükümete militarist bir darbe yapılmasına itiraz edilmedi.  O günlerden topluma miras, hala devam eden bir bölünme, binlerce memurun, çalışanın mağduriyeti ve eğitim düzenlemesinden mağdur olan binlerce genç. 28 Şubat kararlarından sadece türbanlı gençlere ve İmam-Hatiplere yönelik olanı uygulandı. Kimse diğer maddelerinin uygulanması gerektiğini hatırlamadı, sormadı. Refah Partisi kapatıldı, başka seçimlere gidildi. Sivil kanadın hepsi tasfiye edildi, askeri kanattan kimse kalmadı. Türkiye&#8217; ye yadigarı darbe kültürünün devam ettiği, hala sivil hayatta militarizmi savunanların olduğu. O günlerde generaller hep &#8220;Atatürk İlkeleri&#8221; dediler, ancak Atatürk&#8217;ün kurduğu devlette ordunun sermayenin emrinde hareket edip, başka türlü bahaneler bularak yönetime müdahale etmesi gibi bir madde olmadığını hiç hatırlamadılar.</p>
<p>O günlerde Necmettin Erbakan&#8217; ın eğitimde kesintisiz 8 yıla ilişkin şöyle bir sözü vardı; &#8220;Beş üç daha sekiz eder mi etmez mi, ederse sorun yok.&#8221; Türkiye&#8217; de beş üç daha sekiz değil milyonlar etti. Meslek liseleri mağdur edildi, İmam-Hatipler ezildi, paralelinde ki konu türbanlı gençler üniversiteye ya giremedi, ya başlarını açmak zorunda bırakılarak ( ki bu onları ahlaki ve psikolojik sorunlara sürükledi ) üniversiteye sokuldu. Bazı insanların şunu anlaması lazım, darbenin sivil hayata yararlı olanı yoktur. Eğer bir ülkede hala militarist insanlar varsa, bunun bahanesini &#8220;Atatürk İlkeleri&#8221; kisvesinde kimseye satmasın, bizi de kandırmaya çalışmasınlar. </p>
<p>1 Daha ayrıntılı bilgi için, gazetelerin arşivlerinin Haziran 96- Nisan 97 arasına bakmaları yararlarınadır. </p>
<p>2 Kaynak olarak Hürriyet,Milliyet,Zaman,Milli Gazete,Cumhuriyet ve bazı küçük gazete,ajansların haberlerinden ve o döneme ilişkin yapılan röportajlardan yararlandım. </p>
<p>3 Döneme ilişkin, irtica tehlikesi için ortaya çıkarılan Aczmendiler, çeşitli İslami olduğu öne sürülen sapıklıklar vs. gelişmelere değinmeyi tercih etmedim. Zira 1 yıl kadar önce bu olayların gerçek yüzleri, Ergenekon Davası kapsamında ortaya çıkarıldı. Fadime Şahin&#8217; in İstanbul Aksaray&#8217; da pavyonda çalışan bir fahişeyken, Anadolu&#8217;lu temiz genç kız imajları, Müslüm Gündüz&#8217;ler vs.</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=2985&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/darbelerden-post-moderni.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Köprülüler Devri</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/koprululer-devri.html#utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=koprululer-devri</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/koprululer-devri.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Feb 2009 22:51:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih Emre Polat</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[4. Mehmet]]></category>
		<category><![CDATA[Köprülüler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=1868</guid>
		<description><![CDATA[Yazın türümüzün deneme olması sebebiyle Tarih&#8217;e çok da bağlı kalmadan bir yazı kaleme almayı düşünüyorum.Sonuçta yazdığımız yazının bilimseliğini kimse incelemeyecek.Kaynakçası da yok bu yazının.Dipnot da eklemiyoruz ya.İşte bir şeyler deniyoruz kalemimiz yettiğince.
Osmanlı Duraklama Dönemi&#8217;nin en ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yazın türümüzün deneme olması sebebiyle Tarih&#8217;e çok da bağlı kalmadan bir yazı kaleme almayı düşünüyorum.Sonuçta yazdığımız yazının bilimseliğini kimse incelemeyecek.Kaynakçası da yok bu yazının.Dipnot da eklemiyoruz ya.İşte bir şeyler deniyoruz kalemimiz yettiğince.</p>
<p>Osmanlı Duraklama Dönemi&#8217;nin en önemli iki sadrazamından bahsetmek muradım.Duraklama Dönemi&#8217;nde Yükseliş emareleri gösteren bir devlet olması Osmanlı&#8217;nın?Kim inanırdı ki Yeniçeriler durmadan isyan ederken, Maliye bozulmuşken bir devlet adamı çıkacak ortaya ve bu kötü gidişe bir dur diyecek ve tekrar yükseltecek Devlet-i Osmaniye&#8217;yi.Kim inanırdı alınamaz denilen &#8220;Kandiye&#8221; Kalesi fetholunacak, Uyvar önlerine varacak Osmanlı Sancağı ve Avrupa&#8217;da deyimleşecek bu : &#8220;Uyvar önlerinde bir Türk gibi.&#8221;</p>
<p>Köprülü Mehmet Paşa bazı tarihçilerimizin söylediği şekliyle okuma yazma bilmeyen biri değildi.Kendisinin bir devşirme olduğunu göz önünde bulundurursak onun iyi bir eğitim aldığını da bilmemiz gerekir.Köprülü rakipleri tarafından sevilmeyen bir devlet adamıydı.4.Mehmet döneminde 78 yaşındayken sadrazamlık yetkisini alan Köprülü Mehmet&#8217;in bazı koşulları vardı.Kendisi aleyhinde söylenen sözlere itibar edilmemesini, geniş yetkiler verilmesini istemişti.4.Mehmed tarafından kabul edilmesiyle sadrazamlık görevine geçti merhum.</p>
<p>Sadrazamlık görevini almasıyla orduda temizlik yapmaya başladı kendisi.Dersaadet&#8217;te asayişi temin etti.Bununla yetinmeyip, Çanakkale Boğazı&#8217;nı kapatan Venediklileri geri püskürttü.Devlet otoritesini sağlamlaştırdı.Yaşlı olması sebebiyle bir süre sonra vefat etti.Vasiyeti üzerine sadrazamlığa  oğlu &#8220;Fazıl Ahmet Paşa&#8221; geçti.</p>
<p>Osmanlı&#8217;da vasiyet üzerine sadrazamlıkların babadan oğula geçmesi hususu tartışma konusu edilegelmiştir.Ama bu sadrazam adaylarının uzun yıllar devletin belirli kademelerinde çalıştıklarını (atabeylik, beylerbeyliği gibi) göz önünde bulunduracak olursak bunun bir hak olduğunu düşünmemiz gerekmektedir.Evet.Köprülü Mehmed büyük bir devlet adamıdır.Ama oğlu da babasının izinden gitmiştir.Onun aldığı eğitimi almıştır.Pişmiştir.</p>
<p>Köprülü Fazıl Ahmet Paşa , babasının temin ettiği devlet otoritesini ve düzeni artık seferlerle taçlandırmak gerektiğini düşünmektedir.Bu nedenle Venedikliler&#8217;in himayesinde bulunan ve Ege Bölgesi&#8217;nde büyük bir tehdit olarak olgılanan Girit adasındaki &#8220;Kandiye&#8221; kalesini fethe yönelmiştir.Osmanlı ordusu uzun uğraşlar sonucunda burayı fethetmiştir.Böylelikle Kanuni zamanında bile fethedilemeyen &#8220;Kandiye&#8221; Osmanlı himayesine girmiştir.Bu olayın öncesinde &#8220;Uyvar&#8221; kalesinin fethi vardır ki tarih yazıcıları öve öve bitiremezler Osmanlı askerlerini.&#8221;Uyvar önlerinde bir Türk gibi&#8221; sözü Avrupa&#8217;da mertliği, cesareti ifade eden bir deyim olarak uzun yıllar söylenegelmiştir.</p>
<p>Köprülü Fazıl Ahmet Paşa, Duraklama Dönemi&#8217;nde yükselişe geçen bir devlet temin etmiştir.Lehistan (Polonya) üzerine yaptığı seferler üzerine &#8220;Bucaş Antlaşması&#8221; imzalanmıştır ki bu antlaşma ile Osmanlı batıda en geniş sınırlara ulaşmıştır.</p>
<p>15 yıllık sadrazamnlığında durağanlaşan devlet müesseselerini tıkır tıkır işletmiş, orduda , donanmada yaptığı ıslahatlarla ilerisi için olumlu gelişmelerde bulunmuştur.Edirne&#8217;de vefat etmesi üzerine babasının yanına gömülmüştür.Kendisinden sonra gelen devlet adamları, onun mirasına hakkıyla sahip çıkamamışlar ve duraklamayı durduramamakla beraber Gerileme&#8217;ye de neden olmuşlardır.</p>
<p>Sözlerimizde; eksik çok, hata yok.Aslında Köprülüler dönemi 1 sayfaya sığarak anlatılabilecek bir dönem değil.Ama biz kısa ve öz bilgi vermekle yetindik.Umarım faydalanırsınız.</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=1868&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/koprululer-devri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
