Bom dedi içimdeki öfke bombası. Pimi çekilmeye hazır günlerdir beklerken, üstünü örtbas etmeye çalışmam da bir işe yaramadı ve patladı. Ama nasıl bir patlayış. İçimdeki tüm nefret lavlarını dışarı yayarak erittim, bitirdim çevremdekileri. Analarından emdikleri süt burunlarından geldi desem yeridir. Kaçacak delik aradılar fellik fellik. Korkmuş gözlerle, çığlıklar içinde sağa sola koşuşturlarken ben bir daha, bir daha patlıyor, patladıkça içimde ne varsa kusuyordum. Çekinmeden, sakınmadan, kaygılanmadan, düşünmeden, korkmadan ve aldırmadan ağzıma geleni sayıyor, sövüyor, söylüyor, haykırıyordum. Herkes benim öfke selime yenik boğulurken ben sırıtıyordum. Dudaklarımda o pis insan gülüşü ile “Ha ha ha siz bir hiçsiniz” diyordum.
Biraz sadistçe değil mi? Evet, hatta fazla acımasız. Bir insanın başka bir insanın acı çekmesini istemesi, seyretmesi, bundan zevk alması ve acı vermesi hangi insanı karaktere uygundur bilemem. Tek bildiğim günden güne kendimize olan saygımızı yitirdiğimiz ve sırf bu yüzden böyle bir neslin yetişmekte olduğunu görmem.
Eşimize saygı duymuyoruz. Sadakatsiz, seviyesiz, monotonlaşmış ilişkiler içinde sıkışıp kalıyor, yatağımızı paylaştığımız insana yalanlar sayıyoruz.
Anne-baba-kardeşimize saygı duymuyoruz. Bizi doğuran demeyip daha düne kadar altımıza yaptığımız günleri unutarak onları kırk yılda bir arıyor, sokaklarda, huzurevlerinde bırakıyor, kazandığımız 3 kuruş parayı içkiye verirken tereddüt yaşamıyoruz da onlara verirken hesap yapıyoruz.
Öğretmenimize-okulumuza-arakadaşlarımıza saygı duymuyoruz. A’yi öğreneceğiz diye harıl harıl sayfalarca yaptıklarımızı, aşklarımızı, dostlukları, samimiyetleri ve her türlü karakterde insanları tanıdığımız okul bahçelerini, sırlarımızı paylaştığımız, tarla futboluyla kendimizi geliştirdiğimiz, kopya alışverişi yaptığımız, cebimizdeki son harçlıkları paylaştığımız, önlerinde rahatça ağlayabildiğimiz arkadaşlarımızı bir kenara itip çürümeye yüz tutmuş anılar içinde saklıyoruz.
Yaşadığımız yere-yediklerimize-giydiklerimize saygı duymuyoruz. Aslan yattığı yerden belli olur tabirini asla benimseyemeyerek oksijenden bi haber odalarda nefes alıyor, artan tabağımızı çöpe atıyor, bir yeri zarar gördümü kıyafetlerimizi yenileri ile değiştiriyoruz.
Bedenimize-düşüncelerimize saygı duymuyoruz. Nikotin, alkol, uyuşturucu, fast food denilen karbonhidrat yüklü yiyeceklerle her bir hücremizi dolduruyor, “Benden daha iyi düşünen” yok diyerek ukala bir tavırla asla beynimizdekileri paylaşmıyor, doğruyu betimlemek için beyin fırtınası yapmıyoruz.
Kulağımıza saygı duymayıp ağzımızdan küfürler savurarak dinletiyoruz. Ellerimizi kana buluyor, ayaklarımızı tekmeler için kullanıyor, gözlerimizle güzellikleri geri plana itiyoruz.
Çabuk eskitiyor, çok tüketiyor, sesimizi yükseltiyor, şiddet kullanıyoruz. Bağırıyor, çığırıyor, saldırıyor, boşveriyor, duyarsızlaşıyoruz.
Hayata saygı duymayarak suratımızı asıyor, yaradılan her şeyde bir kulp arıyor, yetinmeyi bilmiyor, öğrenmeyi de istemiyoruz. Öldürüyor, kesip biçiyor, kurşunlar yağdırıyorken içimizdeki saygısız, kendini bilmez ve dışarı çıkmak için can atan o yitik ve aşağılık benliğimizi ortaya çıkartarak saygı bekliyoruz. Topu da ya şeytana atıyoruz ya da etrafa. Sürekli suçluyoruz. Sürekli mazeret arıyoruz. Sürekli kayboluyoruz…
Nereye gittiğimizin önemi olmadan adım attıkça daha da bir çamura saplanıyoruz. Sonrada bu kirlilikle İNSANIZ! biz diyoruz. Hepimiz patlamaya hazır bir bomba gibi dolaştıkça da ne insan ne de hayvan olabiliyoruz. Silik kimliklerle yaşamaya çalışarak güzel olan dünyamızı da silikleştiriyoruz…




Saygıdeğer Tülay Hanım. Yazınızda kendimden çok şey buldum. Elinize ve güzel yüreğinize sağlık. :)