Hayat bizleri ne yapabileceğimiz ve yapamayacağımız konusunda henüz eğitmemişken, aynen bu manzaradaki gibi uçsuz bucaksız hayallerle doluyduk. Önümüzde enginliğe uzanan aydınlık bir yol vardı. Büyükada Aya Yorgi’den görülen bu enfes manzara bana hep o sınırsızlığı, özgürlüğü, sonsuzluğu, seçeneklerin çokluğunu ve en önemlisi cesareti hatırlatır.
Hayat bize bir manzarayı/olayı sağını solunu kırparak sunduğunda, elimizde yaşanılanın sadece bir boyutu kalır. Kimileri ışığı hiç görmeyen kısmı sunar, kimileri de ortadaki aydınlık yolu… Ufkun sınırını kesip sadece otları ve ağaçları gösterenler de vardır, hayatın altını oyup sadece gökyüzüne bakmamızı söyleyenler de… Oysa yaşam böyle mi? Kimliklerden söz ederken sorduğu soru ne kadar ilginç Maalouf’un:
“Kendimden bir parçayı kesip atmış olsaydım, daha mı gerçek olurdum?” diye ifade ediyor (s.9). Oysa bizim her gün kendi manzaramızdaki/yaşamımızdaki olaylardan ne çok parça kesilip atılıyor. Her şey bir bütünken; bir bütünken güzelken hem de…
Kimlikte aidiyetlerin bütünselliğini vurgularken, arada bırakılmışlığının çaresizliğini açıklarken, “bütünselliğin” önemini ne kadar şiirsel bir dille çiziyor Ölümcül Kimlikler kitabı… Her birimizi kendi çeşitliliğimizi üstlenmek için teşvik ederken, kimlikleri yıkıcı bir savaş aleti konumunda tek bir aidiyete indirmek yerine, çeşitli aidiyetlerin toplumu olarak algılamaya teşvik ediyor bizleri (s.129). Türüne az rastlanır bir yönlendirme!
Kırpılarak, küçücük kalmış yaşamımızdaki tek yönlülük, aldığımız kararlar da, ya kazanan yapıyor bizi ya kaybeden. Popüler ve gün geçtikçe yerleşen ifadesiyle “looser” (kaybeden) ! Kimilerimiz yıllarca inandık bu ikilemlere, kimilerimize saçma geldi, kimilerimizse inanıyor gibi göründü. Vurgulanması gereken es geçildi. Biz bir maratonun, bir yarışın, bir hengamenin ortasında koşuşturan, seçen, seçilen, seçemeyen ve ardından güya kaybeden olmaya mahkum edildik belki. Bu fotoğrafa her bakışımda bir kazanan olmadığını görüyorum. Sadece bir bütün var. Etrafımda döndüğümde, yukarı baktığımda, bastığım yeri gözlediğimde nutkumun tutulmasına neden olan bir gerçeklik. Bir manzara/yaşam…
Aslında basitçe resmin bütününü görmek ve göstermek denilen şey bu… Tek boyutluluğa hapsedilmeden yaşayabilmenin zor olduğu kadar keyifli olduğunu vurgulayan sadece kitaplar bile değilmiş. Meğer bir kitaptan önce, bir manzaraymış. Ama en çok da ikisi birleşince, tüm yönleriyle…
Kaynakça:
*Amin Maalouf.“Ölümcül Kimlikler”. Aysel Bora (Çev.) Ankara: YKY.
*Büyükada hakkında detaylı bilgi için Murat Belge’nin “İstanbul Gezi Rehberi” adlı kitabı önerilebilir.



aslında ne Maalouf’un sorusu ne de sizin kimliklerimizi kategorizasyona tabi tutmadan bütünlüğü ve çeşitliliğiyle idrak edilmesi gerektiği konusundaki temeniniz belirtiğiniz gibi o kadar da sıra dışı değil. bu çokkültürlülük demokrasi ve kimlik kavramlarıyla birlikte o kadar çok tartışılıyor ki buna artık tartışma bile denemez. çünkü tartışılacak bir tarafı kalmadı. Sizin ve Maalouf’un söyledikleriniz neredeyse aydınlanma felsefesinin başlangıcından itibaren genel geçer doğrulara dönüşmüştü bile. yani kuş kanatlıdır o halde uçar demek gibi bir şey artık. bir de denizli bütün manzaralar tüm insanlara hep aynı şeyleri mi düşündürür?