Batının hege
monik güçleri dünyayı kendi elleriyle bir oyun masasına dönüştürüyor ve yeni bir düzen ile şekillendirmek için büyük bir çalışma içine giriyor. Bu oyun bazı bölgelerde kan ile tescillenirken (Irak, Afganistan, Sudan, Yugoslavya) bazı bölgelerde ise demokrasi ve özgürlük ile taçlandırılıyor (Türkiye, Gürcistan, Ukrayna, vs. vs.).
Amerika’nın yeni sömürge siyasetini oluşturan Neo-con’ların siyaset felsefesi fikir babası Leo Strauss’un demokrasi söyleminden bir alıntı yaparak başlayalım. Leo Strauss bizim son yıllarda ağzımızdan düşürmediğimiz demokrasiyi tanımlarken bakın ne söylüyor:
“Yönetme gücü seçkin bir kesimin elinde olmalı ve geri kalan toplum yönetme gücünden tamamıyla uzaklaştırılmalı. Yığınların demokrasi ile kendi kendilerini yönettiklerini zannetmeleri ve bu sebeple kendilerini mutlu, huzurlu ve güvenilir hissetmelerinin önemini vurgular. Yığınlarla direkt muhatap olunmaz ve onlara hakikat verilmez. Tüm siyasi gücü seçkinlerin, elit kesimin önceliğine bırakır. Bu yüzdendir ki demokrasi denen kavram cahillerin ve eğitimsizlerin yönetimidir.”
Konuya 2003 yılında AK Partinin siyasi fikrini ortaya koymak adına kaleme alınan “Muhafazakar Demokrasi” kitabına önsöz yazarak eşlik eden Başbakan Erdoğan’ın sözlerinden alıntı yaparak yazının detayına geçiş yapalım:
“AK Parti Türk siyasal yaşamında yeni bir siyaset tarzını, yeni bir anlayışı temsil ediyor. “Muhafazakar Demokrasi” olarak ifade ettiğimiz siyasal kimlik altında ortaya koyduğumuz siyaset üslubu, siyaset tarzı ve siyaset kültürü sadece Türkiye açısından değil, dünya siyaseti açısından da çok önemli bir açılımdır. “ R. T. Erdoğan
“Demokrasi diyalog, tahammül ve uzlaşı rejimidir; bugün dünya ölçeğinde bir demokratikleşmeye ihtiyaç vardır.” R. T. Erdoğan
Kaynak : www.akgenclik.org.tr/include/File/DocFile/muhafazakar.doc
Milli görüş kimliğinden liberal muhafazakârlık anlayışına geçen Erdoğan’ın siyasi geçmişinin başlangıcı ve “değiştim” söylemi ile 2000’li yılların başında medyanın gücü ile Erdoğan’ın yükselişini bir hatırlayalım. O dönemde Refah Partisi kapatılıyor, Erbakan siyasetten uzaklaştırılıyor ve Erdoğan’ın önü açılıyordu. Yeni tip Amerikan muhafazakârlık modeli “ılımlı İslam” ile Türkiye yeni bir liberal muhafazakârlık süreci içerisine giriyordu. Bir anda radikal İslam döneminden ılımlı İslam’a doğru yumuşak bir geçiş süreci yaşanmış oldu. Radikal İslam çeşitli isimler ile toparlanma sürecine girmek istese de arka arkaya kapanma süreci yaşıyordu. Bu sürece 2001’deki büyük kriz manipülasyonu da eklenince artık ılımlı görüşün egemen olduğu muhafazakâr demokrasinin yeni bir rejim olarak karşımıza çıkışının zemini de hazırlanmış oldu.
Amerika, yeni dünya düzenin şekillenmesinde karşısına çıkacak en büyük engellerin başında elbette ki radikal İslamı gördü ve bununla savaşmak üzerede Türkiye’de radikal İslam’ı kendine göre şekillendirdiği “ılımlı İslam” ile yok etmeye çalıştı. Bu konuda Ak Parti görüşlerini açıkça vurgulamakta hiçbir sakınca görmüyor. Yine kitabın önsözünden bir yazı ile açıklama ile söylemimize örnek getirelim:
“Muhafazakarlık radikalizmi ve toplum mühendisliğini reddeder. Siyaset çatışma, kamplaşma ve kutuplaşma yerine uzlaşı, bütünleşme ve hoşgörü üzerine kurulmalıdır. Radikalizmin varolan kurulu yapıyı tamamen red etmesi ve mevcudu silerek yeni bir düzen kurmaya çalışması da bugün için doğru bir yöntem olarak görülmemektedir. Geleneksel yapının bazı değerlerini ve kazanımlarını koruyarak değişimi sağlamak gerekli olandır.” R.T.Erdoğan
Bu yeni proje ile radikallikten demokrasiye geçiş sürecinde geçmişteki kimliklerinden tamamen uzaklaşan AKP’nin içindeki yeni kitle küresel sermaye ile işbirliği içerisine girerek tamamen liberal bir ekonomiyi benimseyip radikalcilerin aksine Şer’i hükümlerden vazgeçerek modern dünyanın getirilerine doğru yelken açıyordu.
90’ların ortasına kadar sürekli Türkiye kelimesinin önüne Laik, Modern, kelimeleri yerleştiren batılı uzmanlar Türkiye’nin Ortadoğu coğrafyasından uzaklaşması ve etkisini yitirmesi üzerine Türkiye’de radikal İslam’ı harekete geçirmiş ve bölgede batı kontrolünde bir İslam ülkesi çalışmasını başlatmıştır. Fakat Refah Partisinin, Amerikan politik çıkarlarının uzağında çalışmalar yürütmesi neticesinde (Libya ve İran ile temaslar) Amerika 28 Şubat süreci ile bu gelişmelerin önüne bir set çekerek ve stratejisini değiştirerek batı ile uyumu kuvvetli ama aynı zamanda muhafazakâr politikalar güden bir “ılımlı İslam” projesini hayata geçirmeye karar vermiştir.
Bugün Türkiye’de bu yeni nesil Amerikan projesinin karşısında yenilgiye uğramış bir radikal İslam’ın uzun bir süre daha mücadele edemeyeceği bilinen bir gerçek. Bu, radikal İslam’ın 28 Şubat sürecinde aldığı darbeden bu yana bir gerçek olarak durmaktadır. Bununla birlikte bu yeni Türkiye projesinin karşısında “laikçi” olarak adlandırılan liberal muhafazakar karşıtı bir grup halen muhalefet yapabilecek güçlü bir konumdadır. Fakat bu kesimin içinde yer alan grup ise şu an bir hukuk savaşı ile karşı karşıya.
Sonuç olarak Biz halk kitlelerine inene kadar ise çeşitli güdümlemeler ile olayların üstü örtbas ediliyor. Amerikalı ünlü dilbilim ve siyaset bilimci Noam Chomsky Demokrasi’yi tarif ederken bakın ne diyor “Demokrasi içindeki insanların oyuncu değil izleyici olduğu bir sistemdir.” Demokrasinin çarkı gerçektende belli bir kesim adına dönüp duruyor ve geri kalanını yok edip var olan ile yetinen ve seyirci haline getiriyor. Demokrasi gerçektende Türkiye’de Strauss’un ve Chomsky’nin söylemlerine mi hizmet ediyor?



