"Tür: Deneme. Konu: Her şey!"

| kayıt! | şifrem?

Yazıya Dön

Yazıyı Paylaş

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

Son Yazılar

Milli Mücadele sırf savaştan mı ibarettir, onu tamamlayan başka göstergeler yok mudur? Okullarda okutulan tarih kitaplarında, Osmanlı tarihi anlatılırken olduğu gibi, Milli Mücadele tarihi de sadece savaştan ibaret sayılır. Kısa bir şekilde Lozan da anlatılır, ancak Lozan’da geçen çetin savaşlara değil, ne kazandığımıza bakılır. En bilinen madde, Osmanlıların başına bela olan kapitülasyonların kaldırılmasıdır. Çözümlenemeyen konuların başında da Musul sorunu olduğunu biliyoruz. Lozan’ı anlatırken Lozan’da Türkiye’yi temsil eden Türk delegesi İsmet Paşa’nın çektiği sıkıntılar, verdiği uğraşlar bilinmezse Milli Mücadele dönemi tam olarak kavranamaz.

Aynı şekilde emperyalist İngiltere’nin temsilcisi Lord Curzon’un bin dereden su getirip Türk delegasyonunu nasıl zor durumda bıraktığı, toplantıyı kesintiye uğrattığı anlaşılmadan Milli Mücadele yılları hakkıyla öğrenilemez, bilinemez, zihinlere kazınamaz. Senarist Turgut Özakman’ın son kitabı Cumhuriyet-Türk Mucizesi işte tam bu gediği doldurmak için kaleme alınmış bir kitap olarak karşımıza çıkıyor. Kendisini daha önce yayımladığı ve yüzlerce baskıya ulaşan Şu Çılgın Türkler ve Diriliş ile tanıdığımız Turgut Özakman bu taze kitabı Cumhuriyet’te 28 Eylül 1922 ile cumhuriyetin ilan ediliş günü olan 29 Ekim 1923 tarihleri arasında vukua gelen olayları anlatıyor roman tadında. Dolayısıyla Turgut Özakman Şu Çılgın Türkler ve Diriliş adlı tarihî romanlarında uyguladığı yöntemi tekrar ediyor; birkaç hayalî roman kahramanı dışında tarihî gerçeklerle bağlantılı kişilere yer veriyor. Atatürk’ü gören son kuşaktan olduğunu belirten Turgut Özakman’ın kitabını yazarken temiz, duru bir Türkçe kullanması romanın akıcılığını daha ziyade arttırdığı görülüyor. Hayatını Atatürk’ü araştırmaya adayan, onlarca ve hatta yüzlerce belgeyi derleyip toplayarak Cumhuriyet’i hazırladığı anlaşılan Turgut Özakman cumhuriyetin sadece lehinde değil, aleyhinde olan kişilere de yer vererek tarafsız olmaya gayret ettiğini gözler önüne seriyor. Bazı kitaplardaki çarpıklıklara, bazı tarihlerdeki yanlışlara dikkat çekiyor ve bize bu konuda “Okuduğun her kitaba inanma ve kitapları muhakeme ederek oku.” şiarı aşılıyor. Mesela İpek Çalışlar’ın Latife Hanım isimli kitabındaki bir çarpıtmayı uzun uzadıya gözler önüne sermiş ve olayın doğrusunu anlatmış. Bu bahiste İpek Çalışlar’ın gerçek bir hikâyeden çıkarak anlattığı şeyin aslında masal olduğunu ifade ediyor. Atatürk’ün sınıf arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’un Milli Mücadele Hatıraları ile Siyasi Hatıraları’nın ihtiyatla okunmasını tavsiye ediyor. Ali Fuat Cebesoy hakkında da şöyle bir not düşüyor: “…Anılarına kendi görüşüne göre, olayların akışına ve gerçeğe aykırı birçok ayrıntı ve bilgi ekliyor.” Yazar, İpek Çalışlar’ın eserinin emek ürünü olduğunu, ancak genelde bilimsel ve gerçekçi olmadığını belirtiyor. Latife Hanım’ı bir derleme olarak görüyor. Bence önemli olan İpek Çalışlar’ın bu kitabı ne amaçla kaleme aldığıdır. Eğer yazar ilmî bir eser yazmışsa, yazarın masallara elbette yer vermemesi düşünülür, ancak gaye hayalden öteye geçmeyen bir roman vücuda getirmekse, olaylar değiştirilerek anlatılabilir. Zaten bilinçli bir okur yazılanların hayal ürünü olduğu gerçeğinden yola çıkarak elindeki eseri okuyacaktır, yazarın olayları yazarken abarttığını fark edecektir. Bilakis maksat tarihî bir roman yazmaksa veya bu roman biyografi türünde yazılmışsa abartılı olayları okur gerçekmiş gibi algılayabilir. Okurda bu intibaın oluşmasına meydan vermemek için nerelerin abartı, nerelerin hayalî, nerelerin gerçek olduğunu yazar belli etmelidir. Bunların hiçbiri yapılmamışsa, Turgut Özakman’a hak vermek yerinde olacaktır. Gerçeği böyleyse eğer, İpek Çalışlar’ın bu eleştirilere kulak verip, kitabın sonraki basımlarında Turgut Özakman’ın masal olarak nitelediği bölümleri kitaptan çıkartması veya değiştirmesi son derece hayırlı bir davranış olacaktır. Özellikle bir kişi hakkında biyografik bir kitap kaleme alınırken çok daha dikkat edilmelidir, diye düşünüyorum. Bizzat o kişiyle yaşamış kişilere başvurulması eserin doğruluk payını yükseltecektir. Mesela elimde Doğan Kitap’tan çıkan Atatürk’ün Yanı Başında diye bir kitap var. Bu kitap Atatürk’ün Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun anılarından oluşuyor. Kitabı derleyen Kemal Ulusu, Nuri Ulusu’nun oğludur. Kemal Ulusu almış kalemi eline, başlamış babasının anlattıklarını yazmaya. Bu eserin güvenilirlik payı oldukça yüksektir bu sebepten; kitabın müellifi herhangi bir art niyet taşımıyorsa tabiî ki.

Turgut Özakman Şu Çılgın Türkler ile çok hızlı bir çıkış yaptı. Asıl mesleği senaryo yazmak olan Turgut Özakman zihinlere “tarihçi” diye yerleşti. Oysa o bir senaristti, ancak tarih alanında uzman olarak gösterdi kendisini. Çığır açan Şu Çılgın Türkler’den sonra serinin ikinci kitabı Diriliş yayına girdi. Aslında Diriliş serinin birinci kitabıydı, ancak ikinci kitabıymış gibi sonradan yayımlandı. Şu Çılgın Türkler Kurtuluş Savaşı’nı anlatırken, Diriliş Çanakkale Savaşı’nı anlatıyordu. İki kitabı da zevkle bitirdim. O zamanlar kitap özeti yazmadığımdan Şu Çılgın Türkler’in özetini yazmadım, ama Diriliş’in güzelce bir özetini yazdım. Okurken insanı duygulandıran, ağlatan bu iki kitabın yazarı Turgut Özakman serinin üçüncü kitabı Cumhuriyet ile tekrar karşımıza çıktı. Cumhuriyet iki cilt olarak yayımlanacakmış. Birinci cilt cumhuriyetin ilanı ile nihayetlendirilmiş. Akıcı üslubuyla dikkat çeken Turgut Özakman’ın Cumhuriyet serisinin ikinci cildini merakla bekliyorum. Aslında bu kitabı çok daha sonra almayı düşünüyordum. Ancak bana sürekli bir şeyler ısmarlayan sevgili arkadaşıma bu kitabı alarak sürpriz yapmayı uygun buldum. Kendisine hediyesini vermeden önce okudum. İleride bu kitabı kendi kütüphanem için alabilirim, çünkü bu kitap herkesin kütüphanesinde bulunması gereken bir başyapıt bence.

Bosna Hersek’teki tarihî köprünün adını alan Mostar dergisi bir sayısında Turgut Özakman ile ilgili bir yazı yayımlamış. Bu yazıyı üniversitedeki bir hocam okumamı istemişti, kendisi o dergiye aboneydi. Ama bir türlü derginin o sayısını bulamadı. Bende doğal olarak merak ettim yazıyı. Nakşibendî tarikatıyla ilgisi olduğu söylenen bu dergi Turgut Özakman’ı olumsuz olarak eleştiriyormuş. Turgut Özakman’ı resmi tarih tezine bağlı kaldığı için eleştiriyor sanırım, çünkü hocam buna benzer bir laf etmişti. Turgut Özakman’ın yanlı ya da yansız yazıp yazmadığını bilmem, ama Süleyman Demirel’in sözü çok düşündürücü. Hocamdan duyduğum kadarıyla şöyle bir laf etmiş kendisi: “Bu çocuklar daha yüz yıl kadar Vahdettin’i vatan haini olarak bilmeliler.” Bu laf Vahdettin’i hain diye damgalayan Turgut Özakman gibi yazarlara inanılmayacağını göstermiyor mu? Bunu geçtim, vatan haini olmayan birini vatan haini olarak yaftalamak niye? Cumhuriyet tam yerli yerine oturmadığı için mi korkuluyor? Bu, cumhuriyetin temel stratejisi olarak belirlenebilir mi? Başka kaynaklarda başka şekilde mi yazıyor? Bizim bilmediğimiz veya bize gösterilmeyen kaynaklar mı var? Benim bildiğim bir tek Necip Fazıl Vahdettin’i övüyor, hain olarak kabul etmiyor. Eğer bu doğruysa, resmi tarihin pek de gerçeklerle bağdaşmadığını biliyordum, ama bu kadarı da fazla diyorum içimden. Yuh artık! Eğer Süleyman Demirel’in ettiği laf doğruysa, bize bunca yıl boyunca yalan söyleyen tarih utansın! İnsanlık utansın! Vahdettin’e kara çalmaya kimin hakkı var? Koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahına durduk yere “hain” demek kimin hakkı? Ben bu konunun araştırılmaya değer bir konu olduğunu düşünüyorum. Kandırılıyor muyuz, kandırılmıyor muyuz, sorun bu. İnternetten geniş çaplı bir araştırma yapacağım ve fırsat bulduğum müddetçe Vahdettin’le ilgili eserlere göz atacağım. Araştırma bulgularımı siz okurlarla paylaşacağım. ( Kendimi ilmî bir uzman gibi gördüm bir an.)

Ben burada Turgut Özakman’ı kötülüyor değilim. Kendisi değerli bir yazardır, kendisine ve yaptığı işe saygı duyuyorum. Ama bunları işittikten sonra olaya daha farklı zaviyelerden bakmam son derece doğal, diye düşünüyorum. Turgut Özakman, Damat Ferit’i “Türk tarihinin en hain adamı” olarak nitelendirmiş. Yazarın gözünde Vahdettin’in de ondan kalır yanı yok. Yıllar bana öğretti ki her yazarın her cümlesine inanmamak gerekiyor. Mesela bazı yazarlar Vahdettin’in Milli Mücadele’yi başlattığını ileri sürüyorlar. Meğer bir miktar para bile göndermiş Vahdettin. Ancak bir kısım yazarlar bunun aslı astarı olmadığını ileri sürüyorlar. Bunu kuru kuruya demiyorlar tabiî ki. Belgelerden istifade ederek belirtiyorlar. Ama bir yandan bakıyoruz ki Vahdettin İngiliz gemisiyle İstanbul’dan ayrılıyor. Milli Mücadele’ye destek vermek yerine İstanbul’dan uzaklaşıyor. Vahdettin işgalci İngilizlere niye sığındı, niye Mustafa Kemal’i tevkif emri verdi? Tüm bu sorular kafalarda soru işaretleri oluşturuyor. Özellikle tarafsız olmayan, olamayan yazarlar bir şeyleri ya abartırlar ya da çarpıtırlar. Yukarıda yazdıklarım bütün yazarlar için geçerlidir, sadece Turgut Özakman’a indirgenmemelidir. Turgut Özakman yalan yazdı ya da doğru yazdı demiyorum. Bunlardan Turgut Özakman’ı itham ettiğim anlaşılmasın. Ki Turgut Özakman’ın “Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele-Yalanlar, Yanlışlar, Yutturmacalar” adlı yaklaşık 800 sayfalık eseri vücuda getirmesi bile bu konuyla ne kadar yakından ilgilendiğinin göstergesidir. Ancak bunun bir tarih olduğu unutulmamalıdır. Tarihte belgeler çok önemlidir. Belgelerin önemli olması kadar belgeleri doğru okumak da önemlidir ve her belgeyi doğru kabul etmemek gerekir. Mesela ben bir kâğıda “Atatürk’ü masonlar öldürdü.”diye yazayım. Peki, bu bir belge olur mu? Olmaz. Biz de ne yapıyoruz, otoritelere inanıyoruz, güveniyoruz. Mesela Halil İnalcık tarih alanında uzmanlaşmış ve otorite kabul edilen bir yazardır. Biz ona inanmayacağız da kime inanacağız. Sonuçta onun gibi bir tarihçi değiliz ve tarihi onun kadar araştıramayız. ( Şimdi aklıma geldi. Halil İnalcık’ın Vahdettin konusundaki görüşlerini merak ediyorum.)

Turgut Özakman Vahdettin’e hain diyenlerin yazarlar, gazeteciler olmadığını, bunun bizzat Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce alınmış bir karar olduğunu dipnot 14a’da vurguluyor. Karar sayılarını da veriyor. Yani hain yaftası düşünürlerin, yazarların, ondan nefret edenlerin iftirası değil, meclisin kararıdır. Dolayısıyla o dönemde kurulmuş olan meclisin böyle bir karar almasında elbette doğruluk payı vardır, bunun tamamen iftira olduğu söylenemez. O dönemin çok karışık olduğu ortada yine de. Ali Kemal’ler- Ermenileri savunduğu için halk arasında ona sonradan Artin Kemal denmiştir-, Refik Halit Karay’lar Milli Mücadele’ye inanmayıp, mutat düzenin devam etmesini istiyorlar. Birçok cemiyetin başında düşmanla işbirliği yapan kişiler oturuyor. Mandacılığı savunanlar da yok değil. Halide Edip Wilson Prensipleri Cemiyeti’ni kuruyor ve ABD mandası altında yaşamayı savunuyor. Böyle bir ortamda işbirlikçilerin olması gayet doğaldır, diye düşünüyorum. İngiliz işgali altında bulunan İstanbul Hükümeti’nin de Milli Mücadele’ye destek değil, köstek olduğu kuvvetle muhtemel söylenebilir. İşgal ordularının denetimi, hâkimiyeti altında olan bir başkentin, İngilizlere rağmen, Milli Mücadele’ye destek çıktığı iddiası komik bir iddia gibi duruyor. Olsa olsa bunu savunanlar gençlerin zihnindeki Osmanlı imajını müspet ve diri tutmak istiyorlardır. Fakat benim gözümde bir padişahın vatan haini olması, resmin bütününü karalamaz. Osmanlı Fatih’ler, Kanuni’ler yetiştirmiş şanlı bir imparatorluktu. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethederek bir çağı kapatıp, yeni bir çağ açmıştır. Ecdadımız Müslümanlığın yayılması için uğraşmıştır ve o dönemde Osmanlı kadar hoşgörülü olan bir imparatorluk yoktu. Bu hoşgörü politikası birçok yazarın imrenerek anlatacağı bir özellik olmuştur ve olmaya devam edecektir.

Turgut Özakman Vahdettin hakkında, “…Keşke son padişah böyle olmasaydı da böyle nitelenmeseydi. İşgal başlayınca ya karşı koysaydı, ya şerefiyle bir kenara çekilseydi. Şimdi kendisini saygı ile anıyor olsaydık. Yazık ki çok şaşırtıcı, karanlık, affedilmez işler yaptı… Bazı sahte tarihçiler ile hanedan dostları, bazı gelenekçi yazarlar, Vahdettin’e haksızlık yapıldığını ileri sürerek, onu ‘milli mücadeleyi planlayan, başlatan, kadri bilinmemiş bir kahraman, yurtsever’ olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Bu iddiaların hiçbir gerçek, doğru, tutarlı, belgeli bir yanı yoktur. Baştan aşağı uydurmadır, masaldır, çok naiv bir yakıştırmadır. Bu hiçbir dayanağı olmayan yalanlara inananlar arasında bazı aydınların, öğretmenlerin, yazarların bulunması beni çok şaşırtıyor, geleceğimiz bakımından ürkütüyor…” ( Bu arada naiv kelimesinin karşılığını bulamadım sözlüklerden. Sanırım Turgut Özakman naiv yerine nahif yazmak istemişti. Nahif, cılız, çelimsiz, zayıf demektir TDK sözlüğüne göre.)

Bu kitapta dikkatimi çeken şey Milli Mücadele’nin cumhuriyetin ilanına kadar devam etmesidir. Ben sanmıştım ki Büyük Taarruz’dan sonra Misak-ı Milli hudutları muhafaza altına alınmıştır. Oysa biz düşmanı, yani Yunanlıları, Ege denizine dökerken İstanbul hâlâ işgal altında bulunuyormuş. Keza Meriç nehrinin doğusu da öyleymiş. Lozan müzakereleri nihayet bulana kadar İngilizler İstanbul’dan ayrılmamışlar. Ne zaman ki Lozan görüşmelerinde anlaşmaya varıldı, işte o günden sonra İngilizler birer birer İstanbul’u terk etmek mecburiyetinde kalmışlar. Yıl 1923. Düşünün ki bir millet 1915’ten beri düşmanlarla mücadele ediyor. Tam sekiz yıl, dile kolay tam sekiz yıl Türkiye vatanını müdafaa ediyor, topkekûn bir ayaklanmayla zafere ulaşıyor. Sadece haklı bir galibiyet elde etmesi yetmiyor, bir de masa başında kazanması gerekiyor. Turgut Özakman İngiltere’yi temsil eden başdelege Lord Curzon’un, ama ikinci dönemde İngiltere’yi o temsil etmiyor, Fransa ve İtalya’yı kışkırtarak nasıl kendi saflarına çekmeye çalıştığını, İsmet İnönü’yü nasıl güç durumda bıraktığını, İsmet Paşa’nın Lozan başarısını akıcı bir üslupla anlatıyor. Ancak Lozan’ın tamamen Türkiye lehinde sonuçlandığı anlaşılmasın yazdıklarımdan. Yazarın da ifade ettiği gibi Lozan’da çözülmedik üç ciddi konu bulunuyordu: Hatay, Musul ve Boğazlar statüsü. Hatay ve Boğazlar sorunu Atatürk sağken çözülür. Musul Milletler Cemiyeti’nin kararı ile Irak’a bırakılır ( s. 431, dipnot 125). Lozan’daki en önemli başarımız, şüphesiz, kapitülasyonların kaldırılmasıdır. Ancak kapitülasyonların kaldırılması Osmanlı borçlarının tamamen silinmesi manasına gelmeyecekti. Turgut Özakman’ın A. N. Karacan’ın yazdığı Lozan adlı geniş çaplı araştırmasından iktibas ettiğine göre, yüz milyonluk Türk bütçesinin altmış milyonu borca ve faizlere gitmiş. Dolayısıyla emperyalistlerin mali alanda da Türkiye’yi rahat bırakmadıkları anlaşılıyor. Buna rağmen Türkiye’nin kısa zamanda birçok şehirde fabrikalar açması, yakılıp yıkılan yerlerin onarılması, topkekûn imar edilmesi ne kadar güç bela gerçekleştiği hakikatini bize göstermektedir. Ki bunlar bildiğim kadarıyla borç alınmadan gerçekleştirilmiştir. O dönemler gerçekten bir dirilişin öyküsüdür; bağımsızlığa, kendi ayakları üzerinde durmaya ant içmiş insanların hayatta kalmaya olan mücadelesinin öyküsüdür.

Yazar bize tarih kitaplarında okutturulan bir bilginin yanlışlığından bahsediyor. Lozan konferansında İstanbul hükümetinin temsilcisi Tevfik Paşa Ankara temsilcilerini işaret ederek, “Sözü milletin hakikî ve meşru temsilcilerine bırakıyorum.”dediği anlatıldı yıllarca bize. Oysa bunun gerçekle alâkasının olmadığını bildiriyor yazar. Alıntılardan yola çıkarak doğrusunu bize anlatıyor. “Tevkif Paşa’ların görevleri ve ödevleri, millet haklarını değil, saltanat haklarını korumak, isteklerini yapmaktır. Tersi hiç olmamıştır. Çünkü kendilerini milletin değil, padişahın hizmetinde görüyorlardı. Ortaçağ sistemi budur.” (s. 373)

Bir de Halide Edip’ten bahsederek özetime son noktayı koyacağım. Yazar, Halide Edip’i en doğru tahlil eden insan sarrafının Haldun Taner olduğunu iddia ediyor. Hatta Haldun Taner’in bir kitabını öneriyor bu konuda. Sayfa 352: “Halide Edip Hanım’ın bencilliği, kendini beğenmişliği M. Kemal Paşa ile bozuşmasına sebep olmuştur. Kocasıyla birlikte Türkiye’den ayrılmıştır. Hayatı boyunca akımdan akıma kaymıştır. Değişmez tutumu Batı, özellikle ABD ve İngiltere hayranlığıdır.” Bu hususta yazar bir de Çetin Yetkin’in Türk Edebiyatında Batılılaşma ve Kimlik Sorunu kitabını tavsiye ediyor. İlgilenenlere duyurulur. Böylece Halide Edip’le ilgili beynimde epey bilgi birikti. Şu ana kadar Halide Edip’i olumlu tasvir eden bir yazarla karşılaşmadım. Ancak okuldaki kitaplarla onunla ilgili olumsuz bir eleştiriye rastlamadım. Yoksa o da mı resmi tarihin zihinlere olumlu olarak kazımaya çalıştığı, öyle bilinmesini istediği şahıslardan biri? Bakalım resmi tarihin, Mustafa Akgün’ün deyişiyle “ısmarlama tarih”in daha ne çarpıtmalarını, ne mübalağalarını işiteceğiz, göreceğiz, okuyacağız! Sanırım tarihi sil baştan yazmak mecburiyetinde kalacak otoriteler.

- Yazının başına dön!

azizkan86

Yazar Hakkında

Web Sitesi: http://www41.websamba.com/yazarlar/

Sen Ne Düşünüyorsun?

    

Güvenlik Kodu: