Yine uzak hayallerden birinin içerisine dalmışken buluyorum kendimi. Öncesiz ve sonrasız bir an fotoğrafı gibi karşımda duran öylesine resmedilmiş bir tablodaki mutlu bir insan resmi gibi… Bunu anlatmalıyım diyorum kendi kendime, bilmediği dilde güzel bir şarkı söyleyen sanatçı kadar çaresiz hissediyorum kendimi dinleyene karşı.
‘‘Her şeyi yaptılar, ey insanlar’’ diye haykırsam. Kime ne ifade edebilir söylediklerimin her biri başka başka harflerle kodlanmış hali ile şaşırtmaktan çok beğenilmek güdüsü taşıdığı hissi veren bir sayfa dolusu yazıda. Oysa şaşılacak şey insanın insana bu denli yabancı olması bu yüzyılda ve daha şaşılası ise bunu ısrarla farketmemesi değilse nedir? Duvarların, dağların yapamadığı şeyi teknolojinin bir çırpıda gerçekleştirivermesi nasıl açıklanır ki!
Sizler Güliver’in mutlu cüceleri, koca bir devin elleriyle her şeyi değiştirivermesini nasıl da doğal karşılıyorsunuz her seferinde. Sonunda başardılar işte her birimizi tek tek ‘özel’ olduğumuz yalanına inandırarak; en özel aşk bizimkisiydi, en özel yaşam kendi yaşamımız, en özel gün bizim yaşadıklarımız, her birimiz yuvarlak dünyanın orta yerindeydik ta ki artık sıkılıp koca dev elini çekene değin ‘özel’ hayatımızdan. Oysa ne güzel eğleniyor, TV’lerde evleniyor, gazetelerin üçüncü sayfasında boşanıyorduk cinnetle, birbirinden değişik ölümlerimiz haber bültenlerine konu oluyor hiçbir şey yapamasak da maçlarda ağız dolusu küfürler savuruyorduk hoşnutsuzluğumuza dair. Diziler bizi anlatıyor, paparaziler bizi kovalıyordu her gece soluksuz devam eden eğlence hayatımızda, biz yakışıklı oyuncu, biz güzel bacaklı mankendik. Bizim için yaratılmıştı dünya ama yine de sıkılıyorduk bir şeyler eksikti bir türlü ne olduğunu bilmediğimiz ve gerçekten karar verip aramadıkça asla bulamayacağımız bir şeyler. Ne yazık ki çok azımız fark edebildi bunu ve fark edenlerin bir çoğu çıldırdı çoktan. Hiç yoktan bir denemeydi bu, başarısız.
Zaten var olanın dışındaki şeylerin doğruluğuna tamamen inanarak söylemek Erasmus’tan bu yana delilikten değilse başka neden olabilirdi ki? Hayır böylesizdi bu denklem, baştan yanlış öğretildi bize dendiğinde, tepki elbette ki beklendiği gibi “hadi be ordan!” olacaktı işte… Sonuçta kaç kişi göze alabilir çıldırabilmeyi akıllı olmak bu kadar kolayken üstelik? Oysa bir gün öldüğü ancak koktuğunda ve “neden koruyorsa artık” çelik kapısı balyozla kırılarak açıldığında fark edilen komşumuzu fark ettiğimiz gibi hepimiz fark edecektik hayatın boşluğunu/kokuşmuş yanını soluduğumuzu, mendil satan çocukları görmemezlikten gelen hafifliği, her seferinde sergileyemeyecek belki bu sefer, içinde bulunduğumuz düzenin “senden güçsüzünü ezerek yaşamaktan başka bir şey olmadığını anlayacaktık” hayır, ölen komşumuzun kokan bedeni değil bunu anlatacak olan ancak kendi başımıza gelen bir olaydan sonra fark edecektik ve nasıl böyle bencil olabildiğimizi açıklayamacaktık kendimize dahi. Lütfedip iyilik yapacak mutluluğun bu kadar kolay ve paraya vurulduğunda bu denli ucuz olmasına sevinecektik hatta.
Yine saklayarak her şeyimizi en yakınızmadakinden, en yakınımıza dair onca şüpheden saklanarak, yine kusarak sarhoş masalarında sustuklarımızı, artık daha bir iyi atfedecektik kendimizi oysa hayatın içinde saklı olan anlamın sadece ve sadece en yakınımızda olduğunu bunu bulmanın tek yolunun ona dokunmak olduğunu görmekten öylesine yoksunuz ki. Dokunmak oysa sadece, bir başkasının yaşadığını hissederek hissetmek yaşadığımızı bir başkası kadar sade şekilde. İnsan sıcaklığında yaşamak o zaman öldürmek için değil yaşatmak için var olduğumuzu anlayabilirdik belki, dünyanın daha yaşanılası bir yer olduğunu ve kuyruk çırparak ulaştığımız yumurtanın bağışladığı hayatı aslında koca bir yumurta olan dünya üzerinde diğer milyarlarca insanla birlikte paylaştığımızı ve bunun büyük bir şans olduğunu görebilseydik eğer… Belki daha yaşanılası bir her yer olabilirdi dünya varsın herkes bihaber olsundu bu durumdan, indiremedikten sonra bu mavi topa cenneti, neye yarar ki hayat denilen bu kötü prova o zaman? Ona ulaşmak için verilen onca çaba neden? Üstelik bu kadar basitken çözüm paylaşmanın gerekliliğini görmekle başlıyorken hayat sadece ve dokunarak aşılabiliyorken küçük insanın bütün büyük sorunları…




Gözleri görmeyen bir insan için nasılsa dokunmak, o şekilde dokunmalı insan hayata ve çevresindekilere. Ancak o zaman dileğimiz bir olur.
Çok güzel ve etkileyici bir yazı. Çok teşekkürler kaybettiklerimizi gözler önüne bu kadar etkili bir şekilde sunduğunuz için…