TDK’ nın Büyük Türkçe sözlüğünde darbe şu şekilde tanımlanır ( 2.madde ) ; “Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi.” Demokratik yolları kullanarak hükümeti istifa ettirmeye kimsenin diyeceği bir söz yoktur efendim. Ancak, Osmanlı’dan beri süregelen “baskı kurarak, zor kullanarak… hükümeti istifa ettirme, yönetimi devirme işi”ne gelecek olursak, savunalacak hiçbir yanı kalmaz. Tarihin önünde suçlu olursunuz, “balans ayarı” verdiğinizi sanırken, ayarın hasını zamanla siz yersiniz!
İşte Türkiye, 1997′de eski darbelerden daha farklı olarak, bir post-modern darbe yaşadı. Bu darbe o zaman hükümet olan 54. hükümete, diğer adıyla Refah-Yol hükümetine yapılmıştı. Darbenin diğer adı olan 28 Şubat ise, 97′ de bu tarihte, uzun zamandır önüne konan kararnameyi MGK toplantılarında imzalamayan Başbakan Erbakan’ ın imzaladığı tarihtir. Bu darbeye olanak sağlayan ve halk nezdinde, dönemin en büyük partisi Refah Partisi ( RP ), ve hükümet ortağını ( DYP ) zayıflatmak için, bir yandan Batı Çalışma Grubu ( BÇG ) olarak adlandırılan medya gücüyle yapılan çalışmanın diğer adıdır.
İsterseniz olayı bir daha tekrar edelim. O dönemde, Refah-Yol hükümetinin bazı icraatları, şeriatçılık iddiasıyla hem MGK’ da hem BÇG’ de eleştiriliyor, önüne geçilmeye çalışılıyordu. Dönemin Başbakan’ ı Erbakan ise, yasa çalışmalarının TBMM’de yapılacağını söylüyor, meclis çoğunluğunun demokratik olduğunu savunuyor, bunun demokrasinin kuralı olduğunu TV karşısında basın mensupları aracılığıyla halka iletiyordu. Herkesin buna tabi olacağını söylediği sözler ortamın gerginliğini su yüzüne çıkartıyordu. Dönemin Genelkurmay Sekreteri Erol Özkasnak buna karşılık, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik, sosyal, hukuk devleti olduğu açıkladı. Çiller bu açıklamanın üstüne, Türkiye Cumhuriyeti’ nin yönetimin korkakların işi olmadığı karşılığını veriyordu. Bu günler üzerine yaptığı açıklamada dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, 15 maddelik bir projenin olduğunu bunun 10 maddesinin Refah Partisi ve Necmettin Erbakan’ı yıpratmak ve kapatmak üzerine, 5 maddesinin ise hükümet ortağı DYP’ yi yıpratmaya yönelik ve parti başkanı- Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller ve partisi arasında ilişkinin koparılmasına ilişkin olduğunu söylüyor. Dönemin Refah Partisi Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe ise süreci ve darbeyi şöyle özetliyor; ” Belediye Başkanı’ nın biri açıklama yapmış, bunun üzerine bir bakan açıklama yapmış, Başbakan’ da bir iftar yemeği vermiş. Bunlar yanlış değil ama politik acemilikler. ”
Yapılan 24 Aralık 1995 seçimlerinde Refah Partisi %21′ lik oyla lider parti çıkarken, ANAP %19′.65 la ikinci, DYP ise %19.18′ le üçüncü parti oldu. Bunların arkasına DSP %14.64, CHP ise %10.71′ lik oy alarak meclise girdi. Hükümet kurma görevi verilen RP, ANAP’ la hükümet kurmak istedi, olmadı. Görev verilen ANAP, DYP ile Ana-Yol hükümetini kurduysa da 3 ay dayanabildi. Tekrar hükümeti kurma görevi verilen RP, DYP ile ortak bir iktidar kurdu. Refah-Yol hükümeti 28 Haziran 1996′ da güven oyu alarak icraate başladılar.
Bu günlerde Atina’ da yapılan bir toplantıda Yunan İşadamları Toplantı vardı. Daha sonra kendilerine BÇG diyecek, organize muhalefette bu toplantıdaydı. Toplantı ABD büyükelçiliğindeydi. Bazı iddialara göre, darbenin bütün planları bu toplantıda yapılacak ve Türkiye’ ye dönüldüğünde eylemler yapılacaktı.
Hükümetin kurulmasından sonra açıklama yapan Özkasnak, Atatürk’ün kurduğu modern ve laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ nin nitelikleri değişmeyecek ve değiştirilmeyecektir. Aynı günlerde buna mukabil Erbakan şu açıklamayı yapar; ” Siz kim Atatürk ilkeleri diye laf edip bizim karşımıza çıkmak kim? Hadi oradan, hadi, hadi, hadi. Hiçbir şeyiniz yok sizin, hiçbir şeyiniz yok. ” diye karşılık veriyordu.
Bugünlerde Cumhurbaşkanı Demirel, Erbakan’ a yazdığı bir mektupta, darbe sürecini bir bir haber veriyor, TSK’ nın ve devlet kurumlarının rahatsızlık duyduğunu belirtiyor, hükümeti bırakması gerektiği telkinini veriyordu. MGK’ da imzalanan 28 Şubat Kararları’ nın başkanlığını yapan Demirel, bu kararların buzdağının sadece görünen yüzü olduğunu belirtiyor. Esas riskin, onun altında durduğunu söylüyor.
Yine bugünlerde, 31 Ocak’ ta Sincan’ da yapılan Kudüs Gecesi olayların tırmandığı nokta oluyordu. O günden sonra geri dönüş olmadı. Adeta darbenin ayak sesleri yurdun her yanına gitti. Bu geceden sonra TSK tanklarıyla Sincan sokaklarından geçmeye başladı. Bir sevkiyat süsü verilen bu hareket, normalde trenlerle yapılırken, o gün caddelerden yürütülerek yapılmıştı. Buna daha sonra “balans ayarı” denildi. Sincan Belediye Başkanı, açığa alındı, 9 gün nezarette bekletilip, soruşturuldu. O günlerde sahip olduğu milletvekili sayısıyla önemli bir konumda olan BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu 96 Haziran’ ında olası Refah-Yol hükümetine olası bir darbe girişimi olduğuna dair haber aldıklarını söylüyor. Azınlık bir kısımın istemedikleri partiyi hükümette istemeyip, darbeye yelteneceklerini dile getirdi.
Aynı günlerde Şükrü Karatepe’ nin 10 Kasım 1996′ da yaptığı olay açıklamalar TV’ lerde yayınlanmaya başladı. Bu yorumlar gündeme bomba gibi düştü. Bugünlerde gazetelerde Refah-Yol hükümeti lehine bazı köşe yazarları ekonominin iyiye gidişinden mütevellit, öven yazıları yazdılar. Bu yazılar üzerine gazetelere telefon açan Özkasnak’ ın sonradan açıklanan sözleri TSK’ nın olaya bakışını ortaya koyuyordu. Zira, KK komutanları Özkasnak çeşitli açıklama ve görüşmelerinin, şahsi değil kurumsal olduğunu söylemişlerdi. Sözler şöyle; ” O ( Mehmet Altan ) ‘nun g*tüne süngü takar, cephelerde/Taksim’ de dolaştırırım. Ne yapıyor bu? Biz hükümeti yıkmaya çalışıyoruz, o adeta hayat veriyor. ” Bu olaydan haberi olan Refah-Yol hükümeti darbe isteyen ve hazırlığını yapan bütün generalleri emekli etmeye hazırlanıyordu. Ancak, buna en büyük engel, açıklamalarıyla Refah-Yol hükümetinin karşısında durduğunu açıkca belli eden Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’di.
Bugünlerde bardağı taşıran damlalardan biri Başbakanlık’ ta verilen iftar yemeğiydi. Medya’ da tarikat şeyhleri Başbakanlık’ta diye duyurulan olaylı yemeğe, bazı tarikat şeyhlerinin yanı sıra Mehmet Nuri Yılmaz, Mehmet Kutlular gibi isimler de katılmıştı. Mehmet Kutlular o yemeğe dair sözlerinde, ortada istismar edilecek bir şeyin olmadığını, çağırılanlardan tarikatlerle alakası olan bir kendisinin bir de Mahmut Efendi’ nin olduğunu açıklıyor ve devam ediyor. “Bundan önce bu tip iftarları bütün devlet büyüklerinin böyle yemekler verdiğini aynı kesimin bu yemeğe iştirak ettiğini söylüyor. Erbakan’ da kimseyle uzun konuşmadı, herkese çok kısa toplu bir konuşma yaptı, teşekkür ederiz, davetimize icabet ettiniz gibisinden.”
Aynı günlerde yukarıda anlattığımız olaya mukabil, TSK’ nın Ocak Brifingi irticaya ve önlenmesine yönelikti. 28_Şubat_Kararları biraraya getiriliyor ve imzalanması için MGK’ da Başbakan Erbakan’ ın önüne sunuluyor. Erbakan imzalamamakta diretiyor. Kararların bir çoğu bugün normal gibi görünse de dönemin şartlarına baktığımızda, altlarında türbanlı gençlerimizin üniversiteye girememesi, dindarların toplumdan tecriti gibi sonuçlar doğuracağı ve bunu hedef aldığı açıkça anlaşılıyordu. Erbakan, bu muhtıraya imza atmamaya 5 gün direndi. TİSK, TOBB, TESK, Türk-İş ve DİSK’ ten oluşan beşli baskı grubu da bildiriler yayınlıyor, MGK kararlarına açık bir destek veriyor. DYP’ den istifalar başlar. Çiller, Erbakan’ a bu böyle yürümez der, Erbakan birşey olmaz yolumuza devam edelim cevabını verir. MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş Erbakan’ı arar, bana gelenler oldu, siz başbakanlığı bırakın der. Bu gerginliğe noktayı Vural Savaş koyar. Dönemin Cumhuriyet Başsavcısı olan Savaş, Refah Partisi’ ni kapatma davasını açar.
Baskılara dayanamayan Erbakan istifa eder. İkinci parti olmasından mütevellit görev bekleyen DYP yerine, kurma görevini ANAP’ a veren Cumhurbaşkanı Demirel’ e Çiller tepki gösterir. Bunun üzerine Çiller siyasi literatürümüze “Şerefsiz Onbaşı” olarak geçen açıklamayı yapar; ( Dönemin ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a ) ”Bugüne kadar ara rejim oldu, atanmışlar oldu, ama hiçbir zaman seçilmiş bir siyasi partinin genel başkanı, onbaşı olma şerefsizliğini göstermedi. ” Şimdi bir noktada kafanız karışmış olabilir. (Yukarıda 95 seçim sonuçlarında ANAP ikinci parti oldu dedim ama, o günü hatırlayanlar iyi bilecektir, DYP’ nin milletvekili sayısı daha fazlaydı. Mecliste de parti büyüklüğü salt çoğunluğa göre belirlenir.)
28 Şubat’ ın hemen ertesinde, işçevrelerinde, medyada, şirketlerde İslamcı veya muhafazakar diye bilinen kim varsa tasfiye edildi. Aynı gün içerisinde yüzlerce kişi işsiz kaldı. Ekonomik krize girildi. Toplum iki kampa ayrıldı. Muhsin Yazıcıoğlu, bugünlere ilişkin söylediği sözlerde darbeye ve olanlara karşılık, toplumun ayrıştırılmasına yönelik hareketin önünde devletin yüksek kademesinde ki hiç kimsenin durmadığına dikkat çekiyor. O günlerde bir taraflarına süngü takılmak istenen köşe yazarları şunu söyleyerek bir gerçeği ortaya koydular; ” Türkiye’ de seçimler oluyor, hükümetler başa geliyor, darbeler oluyor ama iktidar hiç değişmiyor.” Bu darbede, diğer siyasi parti liderleri de ordunun yanında yer alıyor, sivil ve demokratik analizini yapmaya kimse yanaşmıyordu. Kimse seçimle işbaşına gelmiş bir hükümete militarist bir darbe yapılmasına itiraz edilmedi. O günlerden topluma miras, hala devam eden bir bölünme, binlerce memurun, çalışanın mağduriyeti ve eğitim düzenlemesinden mağdur olan binlerce genç. 28 Şubat kararlarından sadece türbanlı gençlere ve İmam-Hatiplere yönelik olanı uygulandı. Kimse diğer maddelerinin uygulanması gerektiğini hatırlamadı, sormadı. Refah Partisi kapatıldı, başka seçimlere gidildi. Sivil kanadın hepsi tasfiye edildi, askeri kanattan kimse kalmadı. Türkiye’ ye yadigarı darbe kültürünün devam ettiği, hala sivil hayatta militarizmi savunanların olduğu. O günlerde generaller hep “Atatürk İlkeleri” dediler, ancak Atatürk’ün kurduğu devlette ordunun sermayenin emrinde hareket edip, başka türlü bahaneler bularak yönetime müdahale etmesi gibi bir madde olmadığını hiç hatırlamadılar.
O günlerde Necmettin Erbakan’ ın eğitimde kesintisiz 8 yıla ilişkin şöyle bir sözü vardı; “Beş üç daha sekiz eder mi etmez mi, ederse sorun yok.” Türkiye’ de beş üç daha sekiz değil milyonlar etti. Meslek liseleri mağdur edildi, İmam-Hatipler ezildi, paralelinde ki konu türbanlı gençler üniversiteye ya giremedi, ya başlarını açmak zorunda bırakılarak ( ki bu onları ahlaki ve psikolojik sorunlara sürükledi ) üniversiteye sokuldu. Bazı insanların şunu anlaması lazım, darbenin sivil hayata yararlı olanı yoktur. Eğer bir ülkede hala militarist insanlar varsa, bunun bahanesini “Atatürk İlkeleri” kisvesinde kimseye satmasın, bizi de kandırmaya çalışmasınlar.
1 Daha ayrıntılı bilgi için, gazetelerin arşivlerinin Haziran 96- Nisan 97 arasına bakmaları yararlarınadır.
2 Kaynak olarak Hürriyet,Milliyet,Zaman,Milli Gazete,Cumhuriyet ve bazı küçük gazete,ajansların haberlerinden ve o döneme ilişkin yapılan röportajlardan yararlandım.
3 Döneme ilişkin, irtica tehlikesi için ortaya çıkarılan Aczmendiler, çeşitli İslami olduğu öne sürülen sapıklıklar vs. gelişmelere değinmeyi tercih etmedim. Zira 1 yıl kadar önce bu olayların gerçek yüzleri, Ergenekon Davası kapsamında ortaya çıkarıldı. Fadime Şahin’ in İstanbul Aksaray’ da pavyonda çalışan bir fahişeyken, Anadolu’lu temiz genç kız imajları, Müslüm Gündüz’ler vs.



