Dilim Dilim Anadilim Prof.Dr Feyza Hepçilingirler’in yazdığı bir inceleme kitabı. “Türkçe Off” adlı birinci eserin devamı niteliğindeki bu eser, Dedim Ah’tan sonra çıkan üçüncü ve son eser. Yazar serinin birinci kitabı Türkçe Off’da genellikle siyaset adamlarımızın konuşmalarındaki bozukluklara değinmiş ve özellikle Tansu Çiller’in, ki Tansu Çiller o sıralarda başbakandı, dil yanlışlarına el atmış. Eser hâlâ güncelliğini koruyor. Dilim Dilim Anadilim’de ise, yazar yine taze taze örnekler sunuyor bize hayatın hiç dışına çıkmadan. Feyza Hepçilingirler’in bize sunduğu örnekleri okuyunca kahroluyorsunuz, için için ülkenizin içinde bulunduğu duruma üzülüyorsunuz. O şarkı sözlerini okudukça “Vay bu Türkçe’nin haline vay!” diyorsunuz. Bunu okurken bile kim bilir kaç tane Türkçe’den nasibini almamış şarkı sözü aklınıza geldi.
Türkçe’nin İngilizce karşısındaki durumuna da değinmiş yazar. İnsanların konuyu en iyi anadiliyle öğrenebileceklerini söylüyor ve dolayısıyla yabancı dille eğitime karşı çıkıyor. Bu konuda Türkiye’nin bir sömürge olmaktan uzak olmadığının altını çiziyor. Batılılaşma temayülünün milli benliğimize zarar verdiğini belirtiyor. Bugün Avrupa bile kendi dilini yüceltiyor, dilinin üzerinde tir tir titriyor. İngilizce’nin küresel bir dil olmasını istemiyorlar. Küreselleşme olgusunun avukatları (savunucuları) istedikleri kadar globalizmin dünyayı küçük bir köy haline getireceğini savunadursunlar. Avrupa hiçbir zaman kendi dilinden ödün vermeyecektir. Uluslararası Pazarlama hocamın verdiği Küresel Pazarlama notundaki yabancı bir düşünürün sarf ettiği mesaj çok anlamlıydı: ” Avrupa bir çiçek demeti. Hep beraber çok güzeller. Ama gül yine gül, lale yine lale. ” Fransızlar’ın kendi dillerinden başka bir dili zorunlu olmadıkça kullanmadıkları söylenir. Bu yargıyı çoğu kişi duymuştur. Ben de çok kişiden duydum ve kitapta da yazıyor. Bu konuda her millet Fransızlar’ı örnek almalıdır. Onlarda milli bir dil bilinci oluşmuştur. İmrenerek bakıyorum onlara. Ama bizde tam tersi bir düşünce hakimdir. O da Türk olmaktan utanan insanların varlığıdır. Bir insan kendi milletinden utanıyorsa eğer, başka milletleri (gelişmiş milletleri) örnek almaya meyilli olur. Şu anda içinde bulunduğumuz ülkemizin temel sorunu budur. Kendini dışlayıp, başka benlikler edinmek. Böyle bir toplumun sömürge toprağından ne farkı vardır? Mandacılıktan ne farkı vardır? Böyle bir toplum bağımsız kalabilir mi?
Dil bir milleti millet yapan unsurlardan en önemlisidir diye düşünüyorum. Çünkü vatan, millet, din, ırk, örf, adet, gelenek, görenek, değer yargıları ne kadar fazla olursa olsun dilini kaybetmiş bir millet, millet olma bilincini kaybetmiştir. Toprağın üzerine on kişi koyun. Birbirleriyle anlaşamazlarsa, nasıl beraber yaşarlar?İsterse bunların yüz yıllık bir geçmişi olsun, dilleri yoksa birer hiçtirler. Millet olma vasfına erişemezler. Dili anne sütüne benzetiyorum. Çocuğu küçükken anne sütüyle beslemezseniz, çocuğun sağlıklı gelişimine darbe vurabilirsiniz. Belki de hayatı boyunca sağlığı bozuk bir çocukla baş etmek zorunda kalabilirsiniz. Dil de aynen böyledir. Çocuğa iyi bir dil eğitimi veremezseniz, çocuk hayatı boyunca bozuk bir dille yaşayacaktır. Çocuğa kendi dilini sevdirmezseniz, çocuk diline gereken önemi vermeyecektir. Böyle bir çocuk gelişmiş bir devletin diline özenebilir ve Türk olmaktan utanç duyabilir. Yabancı dille konuşmayı marifet sayar. Cümlelerin içine yabancı bir kelime soktuğu zaman böbürlenir. Kendini ulu hisseder. Fakat yaptığı şey matah bir şey değildir. Feyza Hepçiligirler dili kana benzetiyor: ”Dili kan gibi düşünüyorum. Vücudumuzu dolaşan ve bedenin bütün organlarını ayakta tutmaya çalışan, diri tutmaya yarayan kan… Böyle baktığımızda şunu rahatça söyleyebiliriz: Eğer dilde bir kirlenme varsa, vücudun öteki organlarında da bu kirlilik kendini gösterecektir.”
Yazar kitabının bir kısmında levhalara, dükkan isimlerine epey yer ayırmış. Dükkan isimlerinde bırakın İngilizce’yi Türkçe bile doğru dürüst kullanılmıyor. Bazı adamlar ne Türkçe kullanıyor ne de İngilizce. Kitapta bununla ilgili çok örnek var.İşte bunlardan bazıları:
1-) Barboros Cad.
Barbaros Caddesi’ne ne oldu? Mutasyona mı uğradı?
2-) Evlere Chicken
Evlere çıkmamızı mı istiyor acaba? Tamamıyla sentez.
3-) Atacity (Alışveriş merkezi)
Ata ve city. Ne diyelim bulana? Herkes icat edemez.
4-)Nostalgie (Restaurant)
Fransızca mı acaba ya da İngilizce mi? Ne dersiniz?
5-)El İxir-el hayat
İ’ler ibrik şeklinde yapılmış. Ülkü ocaklarının Üsküdar şubesindeki ismiymiş. İbrikler ile iks(x) Doğu-Batı sentezi meydana getiriyor. Adamların kafası çalışıyor.
6-)Bayram Kebap Haus
Almanca ile Türkçe birleşimi.Almanya’dan gelen misafirlerimiz zorluk çekmesin diye. Almanlar’ı düşündüğünüz kadar kendi dilinizi de düşünseniz… Daha birçok örnek mevcut kitapta. Ben ancak bunları yazabildim. Fazla uzatmayalım.
Günümüzün popüler kültüründe şarkı sözlerinde Türkçe’nin esamesi okunmuyor. R’ler unutulmuş. Her yerde “oluyo”, “ediyo” gibi kelimelere rastlıyoruz. Ne oldu “ r ” ye? Yeşil dev mi yedi? R’yi yazmayınca elinize ne geçiyor? ” Yıkılıyo “, ” mıkılıyo ” demesini biliyorsunuz ama. Bir de “ degaje ” dersiniz. Degajeniz nerede acaba? Ben göremiyorum. Neyi kastettiği belli olmayan, cinsel içerikli, bel altı parçalar cirit atıyor müzik piyasamızda. Vahim olanı ise, bunların beğenilmesi, listelere adlarını yazdırması. Bu yüzden diyorum ki sözlere kulak asmayın, müziğe odaklanın sadece.
Dil giderse elden edebiyat da gider. Edebiyatın gitmesi demek, başka bir dille edebiyat yapılacağı anlamına gelir. Bu da bir milletin sonu demektir.
İnsan anadiliyle düşünür, hayret eder, duygularını ifade eder, meramını en güzel anadiliyle anlatır. Başka bir dille söylediğinizde duygular sönük kalır.
Gençlere yabancı dille eğitim veriliyor bazı üniversitelerde. Bu öğrenciler ne kadarını anlayabiliyorlar derslerin? Matematik, fizik gibi anadille öğrenilmekte bile zorluk çekilen dersleri İngilizce öğreterek ne kadar başarı sağlayabiliriz? İngilizce dersi koyabilirsiniz, ama her ders İngilizce olmamalıdır.
Amerikalaştığımız ölçüde AB’den de uzaklaşacağız, çünkü AB Amerika sömürgesi istemiyor topraklarında. Zaten İngilizce’ye karşı bir duruş sergiliyorlar. Kendi dilimizi, vatanımızı, kültürümüzü korursak eğer AB’ye üye olabiliriz.
Yazarı kahreden birçok konu var. Onlardan bir tanesi şu: Sait Faik hikayeleri İngilizce’ye çevrilecekmiş. ” Eee ne var bunda, iyi ya işte? ” diyebilirsiniz. Fakat iş göründüğü gibi değil. Meğer çevirilen bu eserler İngilizce olarak okutulacakmış öğrencilerimize. Gören de “ Aa ne güzel! Demek ki yabancılar bizim hikaye üstadımızın hikayelerini okuyacaklar. ” diye düşünür.
Yabancı ad taşıyan markaların daha kaliteli olduğunu düşünüyoruz. Türkçe yazılan markalar çok mu kalitesiz çıktı da böyle düşünüyoruz? Bunu bize düşündürmeye iten sebep ne? Ne oldu da kendi dilimize karşı gelmeye, dilimizi hâkir görmeye başladık? Bunun tek bir sebebi var bence, o da özentilik. Yabancı malları kaliteli görmeye alışmışız. Türkçe isim taşıyanlara bir adım geri duruyoruz. Yabancıysa kalitelidir yargısı işlenmiş beynimize. Dildeki bu sakatlık her yöne yansıyor. Kendi milletini aşağılık gibi görmeden tutun da yabancı dil özentiliğine kadar her şeyi etkiliyor.
Amerikan filmlerini Türkçe’ye çevirenler cümle yapısını hiç değiştirmeden aktarıyorlar izleyiciye. Onların dil yapısından bakıyorlar olaya. Oysa, Türkçe ile İngilizce her yönden farklıdır. Anadili Türkçe olan birisi, İngiliz gibi düşünemez. Mesela, ” you know ” kalıbı. ” Bilirsin işte ” diye söze başlıyor adam, biliyor işte niye söylüyorsun kardeşim. ” I see ” kalıbına ne demeli. Anlıyorum diyorsun da acaba ne kadar anlıyorsun?Kaçamak bir cevap değil mi “ anlıyorum ” ? ” A-an ” konusuna değinmeden olmaz. Türkçe’de bir isimin yanına gereksiz yere “ bir ” gelmez. Bir doktor, bir öğretmen denmez. Ama İngilizce’de gelir. ” I am a doctor ” mesela. Ben bir doktorum denmez Türkçe’de, doktorum denir. İngilizce kalıpları öğrenerek Türkçe düşünemeyiz. Türkçe düşünmek istiyorsak dilimizi eni konu idrak etmeliyiz. Yoksa, İngilizce mantığıyla düşünmeye devam ederiz.




Yazı çok doğru noktalara temas etmiş, kanayan yaramıza tuz basmış. Haklı serzenişler bunlar. Özellikle “Dil”in vücudumuzda dolaşan kanla özdeşleştirilmesi zaten konunun önemini fazlasıyla göz önüne sermiş.
Yalnız yazıda katılamadığım bir nokta var;
“Bir insan kendi milletinden utanıyorsa eğer, başka milletleri (gelişmiş milletleri) örnek almaya meyilli olur.”
Bizim toplumumuzda mevcut olan durum örnek alma durumu değil, özenme durumudur. Ki bu ilerlemeyi değil; özenti olmayı, aslını kaybetmeyi, yozlaşmayı getirir. Örnek alıyor olsaydık; bilimde ilerler, tüketim toplumu olmaktan öteye geçer, kültürel miraslarımıza sahip çıkardık diye düşünüyorum.
Böylesi bir yazıyı kaleme aldığınız için tebrik ederim.
Eleştirinize katılıyorum.Aslında aynı şeyi düşünüyoruz da ben ifademdeki noksanlıktan dolayı bu eleştiriye maruz kaldım.Ayrıca ben okuduğum her kitabın özetini çıkartıyorum.Bu özetleri sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.
Tebrikler Aziz Bey. Emel Hanım’ın da dediği gibi gerçekten önemli görülmeyip bile bile yanlışlara devam edilen bir konu bu. Çok kıymetli Türk Einstein’i lakaplı Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu’nun dediği gibi Türkçe çok kıymetli bir dil. Keşke birazcık dil bilincimiz olsa da dilimizi daha iyi noktalara getirebilsek. Oktay Hoca’nın Bye Bye Türkçe isimli kitabını da tavsiye ediyorum buradan herkese.