Turgut Özakman yine karşımızda. Bu sefer Çanakkale Cephesi’ni anlatan bir kitapla çıktı karşımıza. Üçlemenin ikinci kitabından sonra çıkan Diriliş, Çanakkale’de şehit düşenlerin ruhunu bize yansıtıyor. (Serinin üçüncü kitabı Cumhuriyet yakında çıkacakmış. Cumhuriyet’i okumak için sabırsızlanıyorum) Serinin ikinci kitabı Şu Çılgın Türkler’de Milli Mücadele’den Cumhuriyet’in ilanına kadar olan dönem anlatılıyordu. Milli Mücadele yıllarını hissettirdi bize yazar. Bazen duygulandık, bazen gözyaşlarımıza hâkim olamadık. Diriliş’te de gözlerimden yaşlar döküldüğü anlar oldu.
Turgut Özakman’ın kitapları insandaki milli duyguları kabartıyor, vatanımıza olan bağlılığı artırıyor. Teslimiyetçilere, işbirlikçilere, mandacılara, vatan düşmanı insanlara, ülkenin bekasını yabancıların elinde gören zihniyete Çanakkale Cephesi’nde şehit düşen Mehmetçiğin boşuna savaşmadığını anlatıyor Diriliş. M. Kemal gibi bir insanı Türk milletine bağışladığı için Allah’a şükrediyorsunuz. Nitekim M. Kemal çıkmasa halimiz yavan olurdu.
Turgut Özakman uzunca bir önsöz yazmış kitaba. Çanakkale Savaşı’nın üç şekilde anlatıldığının altını çiziyor. Birincisi, Ç. Savaşı’nı M. Kemal’siz anlatanlardır. Bu yazarlar M. Kemal’i ağızlarına bile almıyorlar. İkincisi, kısmen de olsa M. Kemal’e değinenlerden mürekkep. Bunlar M. Kemal’in varlığını inkâr etmiyor, ancak onu ikinci veya üçüncü, dördüncü adammış gibi gösteriyorlar. Üçüncü grupta Çanakkale Savaşı’nı kerametler, mucizeler savaşı olarak gösterenler alıyor. Bunlar sadece “Allah yardımıyla bu savaşı kazandık.” diyor başka bir şey demiyorlar. Elbette ki Allah’ın yardımı olmuştur, ancak zahirde omuz omuza savaşan askerleri görmemek yanlış bir tutum olur. Diriliş bu anlatılara cevap vermek için kaleme alınmıştır.
Müellif Turgut Özakman birçok kaynaktan istifade etmiş. Kitabın arkasında on sayfaya kadar kaynağın bulunması kitabın geniş çaplı bir araştırmanın ürünü olduğunu ortaya koyuyor.
Diriliş Turgut Özakman’ın 50 yıllık bir bilgi birikiminin ürünüdür. Yazar ne zamandır aklındakileri bir kitap haline getirmeyi düşünüyormuş. Birçok kitap, dergi, makale okumuş; bir o kadar gaziyle konuşmuş yazar.
Turgut Özakman Diriliş’i üç bölümde ele almış: Çanakkale Harbi’nin savaş kısmını anlatan bölüm, Gazi Orhan ile Dilber’in aşkını anlatan bölüm ve bir de kadın haklarını savunan, kadınların uyanışını anlatan bölüm.
İlk bölümden başlayalım. İttihat ve Terakki Partisi liderleri Enver, Talat ve Cemal Paşalar II. Abdülhamit’i tahtan indirirler ve yerine kardeşi V. Reşat’ı getirirler. V. Reşat’ın kukladan bir farkı yoktur. Onu İttihat ve Terakki liderleri istedikleri gibi yönlendirirler. Bu sıralarda dünyada bir hareketlenme baş göstermektedir. Siyasi birliklerini geç tamamlayan Almanya ve İtalya müstemleke arayışına teveccüh etmektedir. Fransa ve İngiltere’nin ise, hâlihazırda birçok yerde müstemlekeleri bulunmaktadır. Yeni bir arayış içinde olan Almanya ortamı fitillendirmeyi beklemektedir. Büyük kurtların büyük topraklar elde ettiğini gören Almanya, büyük kurtlar gibi olabilmek için onlarla savaşmayı göze almıştır. Almanya’nın safında yer alan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu büyük bir teçhizatla savaşa girmeyi tercih etmiştir. Kurtların toprak hesapları yaptığı bu ortamda bir Sırplı dinamitin patlamasına sebep olacaktır; 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avusturya-Macaristan İmparatoru ve eşini öldürecektir. Bu cinayet I. Dünya Savaşı’nın çıkmasına yetmiştir. 28 Temmuz günü dünyayı değiştirecek olan büyük savaşın ilk yangınının tohumları atıldı: Avusturya Sırbistan’ın başkenti Belgrat’ı bombaladı; İngiltere, Fransa, Rusya üçlü ittifak kurup, Almanya’ya savaş ilan ettiler. Osmanlı Devleti bidayette savaşa girmekten yana değildi, ancak Almancı Enver Paşa Osmanlı’nın kaderini değiştirecek kararı vermekte gecikmedi.
İlk başlarda Almanya fakir, geri kalmış Osmanlı’nın savaşa girmesine taraftar değildi. Enver Paşa’nın Almanya hayranlığı, yapılan gizli antlaşmalar Türklerin Almanya’nın yanında savaşa girmesine yol açtı. Enver Paşa’nın hayalleri vardı. Alman desteği ile Rumeli’yi, Anadolu kıyısındaki Ege adalarını, belki Mısır’ı bile geri alabilir, devleti eski ihtişamına kavuşturabilirdi. Hatta Libya, Tunus ve Cezayir’le birleşerek bütün İslam İmparatorluğu’nu ya da Doğu’ya açılarak Azerbaycan, Kafkasya, Hazar’ı da aşıp Türkistan’la birleşerek Büyük Turan İmparatorluğu’nu tesis edebilirdi. Daha başka hulyaları da vardı Enver Paşa’nın. Yoksulluğu, cahilliği yenecek, ekonomiyi millileştirecek, sanayileşmeyi başlatacaklardı. Maalesef bunlar hayalden öteye geçemedi.
Savaş tüm hızıyla devam ederken İngiliz donanmasından kaçan iki Alman gemisi Osmanlı sularına geldi. İngiltere’nin gemileri geri isteği reddedildi. Adları Goben ve Breslav olan gemilerin isimleri Yavuz ve Midilli olarak değiştirildi. Gemilere Osmanlı bayrağı asıldı. Bu iki gemi Karadeniz sahillerinde Rusya’nın limanlarını bombaladı. Bunun üzerine Rusya Osmanlı’ya savaş ilan etti. Çarlık Rusyası Kafkaslardan Osmanlı’ya saldırıya geçti. Turancı paşa Enver Paşa Kafkasya Cephesi’ni açarak Ruslara hücuma geçti. Ne yazık ki askerlerimizin büyük bir kısmı savaşamadan şehit oldular. Allahuekber dağında 90.000 kadar olarak bilinen askerimiz donarak hakkın rahmetine kavuştu. Enver Paşa’nın hayalleri suya düştü, on binlerce askerimizin ölmesine yol açtı. Onun boş hayali yüzünde birçok genç evladımız yok yere ölüme sürüklendi. Enver Paşa bu tarihi hatayı hiçbir zaman ağza almayacak, aldırtmayacaktır(Ayrıca bkz. Mehmet Alperen, Generallerin Savaşı, Karakutu Yayınları)
İttihatçıların hayalleri yüzünden Hicaz-Yemen, Süveyş Kanalı Cepheleri’nde bir sürü Mehmetçik yok yere şehit oldu. Çanakkale Cephesi hariç hiçbir cepheden müspet sonuç alınamadı. Enver, Talat ve Cemal Paşaların beceriksizlikleri, basiretsizlikleri koca Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesine sebep oldu( Bu konuda geniş bilgi için bkz. araştırmacı yazar Süleyman Kocabaş’ın kitapları) M. Kemal sönen bir imparatorluğun küllerinden yeni devlet kuracaktı.
Çanakkale Cephesi’nde M. Kemal’in adı hemen duyulmadı, kulaktan kulağa yayılmadı. O sıralar donanma, ordu Alman komutan Liman Paşa’nın elindeydi. Türklerden daha ziyade Almanlar orduyu komuta ediyordu. Hata yapanların işine derhal son veriliyor, küçük bir işte görev yapmaları sağlanıyordu. M. Kemal’in öngörüleri tuttukça, başarıları arttıkça orduda ismi kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Liman Paşa da M. Kemal’in dehasını fark etti ve onun ordu komutanlığına getirilmesini kabul etti. M. Kemal hızlı ve ivedi kararlar alarak düşmanı geri püskürtüyordu. İngiliz Donanma Bakanı W. Churchill savaşı ağzı açık seyrediyor, batmaz denilen gemiler battıkça kahroluyordu. Agamemnon, Elizabeth gibi 700–800 ton yük taşıyan zırhlılar yara alıyor ve işe yaramaz hale geliyorlardı. Bu manzarayı izledikçe anlıyorlardı Türklerin kolay yutulur lokma olmadığını.
Kilitbahir-Çanakkale arasına 400’e yakın mayın döşendi. Bu mayınların 26’sını meşhur Nusret Mayın Gemisi döşedi. İtilaf kuvvetleri aptal değildi, ara ara mayın avlamaya çıkıyorlardı. Yalnız, her mayını göremiyorlardı. Nusret’in bıraktığı mayınlar İngiliz ve Fransız zırhlarını şaşkına çevirecekti. Batmaz gözüyle bakılan zırhlılar yavaş yavaş gaibe sürükleniyordu. Mayınlar metale duyarlı olduğundan büyük zırhlıların parçalanması için mayınların yanından geçmesi yeterliydi. İyi ki o mayınlardan elimizde mevcuttu. Yiyecek, giyecek, top, tüfek, mitralyöz, uçak, bomba vs. her yönden zayıf olan yüce Türk milleti kısıtlı imkânlarıyla zoru başarıyordu. Namazlarını eda ediyorlar, dua okuyorlardı. O savaş zamanlarında bile namaz kılmayı eksik etmediler. “Allah Allah” naralarıyla savaşa ve aynı zamanda ölüme koşuyorlardı. O kadar yufka yüreklilerdi ki düşmana bile bazen yardım ediyorlardı. Ateşkes zamanlarında siperlerinden çıkıyorlar yaralılara yardım ediyorlardı. Çanakkale Savaşı aynı zamanda Türk milletinin insanlığını gösteriyordu. Gâvurların insanlıktan haberi yoktu. Şehit düşen askerlerimizi, yaralılarımızı cayır cayır yaktıklarını öğreniyoruz Turgut Özakman’dan. Meğer askerlerimizin ateşkes isteğini kabul etmemişler ve üstüne üstlük yaralılarımız, şehit düşen askerlerimizi yakmışlar.
O zamanki padişahımız V.Reşat’ın İslam birliğini savaşa çağırmak için yaptığı “Cihad-ü Ekber” çağrısına İslam âlemi kulak vermedi. Mesela Araplar İngilizlerin kışkırtmalarına kanıp, bize saldırdılar. Artık padişahın fetvası işe yaramıyordu. Padişah gücünü ve etkisini yitirmişti, sönmüş, kurumuş, cılız kalmıştı. Kurtuluş Savaşı’nın zaferle neticelenmesiyle de tamamen kaybedecekti.
İkinci bölüme geçiyorum. Yazarın hayalî kahramanlar olarak yarattığı Dilber ve Orhan’ı serinin üçüncü ve son kitabı Cumhuriyet’te de görecekmişiz.
Orhan Çanakkale Harbi’nin ilk demlerinde gazi ve yatalak olur. Dilber kimdir? Orhan’ın bir komşusunun kızıdır, Orhan’dan ufaktır. Orhan Dilber’e deli gibi âşıktır. Dilber ise, Orhan’ı bir abi gibi sevmektedir. Aşkını belli edemeyen Orhan için için yanmaktadır. Orhan iyileşir, taburcu olur. Hep beraber köye dönerler. Orhan Çanakkale Savaşı’na katılmak istemektedir. Okula gideceğim bahanesiyle hasta olmadığına dair sağlık raporu alır. Bu raporu askeriyeye götürür ve isteği yerine getirilir. Ailesine haber vermeden ansızın gider, onlara bir mektup bırakır. Orhan’ı beklemekten başka çare yoktur artık. Orhan cepheye kaydolur ve aslanlar gibi savaşır. Görevi bittikten sonra eve gelir. Herkesten sevinç gözyaşları akar. Dilber abisine sıkıca sarılır. Orhan âşık olduğunu söyler Dilber’e. Dilber ise, “Ağabeyciğim ben sana bildim bileli âşıktım.”der. Ve böylece kitaptaki Orhan-Dilber mevzusu kapanır.
Üçüncü bölümde ise, kadın hareketinden bahsedilir. Kadınların uyandığı anlatılır. Yıllarca eve kapatılan kadın, özgürlüğünü aramaktadır. Halide Edip Adıvar önderliğinde konferanslar düzenlenmiştir yurdun her yerinde. Kadınların bilinçlendirilmesi amaçlanmıştır. Kadınlar üstlerinden peçeyi çıkarmaya başlamışlardır. Dergi bile çıkartmışlar, kadınları aktif hayata sokmuşlardır. Bazı yazarlarla yazı düellosuna girişmişlerdir. Kendilerinin de askere alınması için askeriyeye başvurmuşlardır. Eğitime önem vermişler, kadınların da eğitim hakkından yararlanmasını istemişlerdir.
Çanakkale Harbi her yönden bir uyanışın zeminini hazırlamıştır. Kurtuluş Savaşı bu zeminin üzerine dikilen bir bina gibi olacaktır. Dolayısıyla Çanakkale Harbi yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıcı sayılır.
Çanakkale Harbi Balkan Harbi’nden boynu bükük ayrılan Türk ordusuna yeni bir güç şırınga etmiştir. Türk milletinin intibaı gerçekleşmiştir. Emperyalistlerin yenilebileceğine bizzat tanık olunmuştur. Türkler kendilerini millet olarak ifade etmeye başlamıştır. Türklerin milli duyguları kabarmıştır. Kurtuluş Savaşı’na bir nevi ilham kaynağı olmuştur.
Çarlık Rusyası yıkılmış, enkazına Bolşevik Rusyası bina edilmiştir. Eğer biz boğazları kapatmasaydık, Rusya ekonomik darboğaza düşmeyecek ve ihtilal belki de olmayacaktı. Çanakkale Harbi’nin neticesi Rusya’nın kaderini değiştirdi.
Enver, Talat, Cemal Paşalar İstanbul’dan ayrıldılar. Enver Paşa Türkistan’da, Talat Paşa Berlin’de, Cemal Paşa Tiflis’te öldürüldü. I. Dünya Savaşı’ndan sonra uşaklar, işbirlikçiler, teslimiyetçiler Sevres Antlaşması’nı parafe ettiler. Bu antlaşma sadece Osmanlı Hükümeti’ni bağladı. 1954’te Maliye Bakanlığı Çanakkale Savaşı’ndan kalma 137 topu hurda demir fiyatına bir hurdacıya sattı. Nusret Mayın, Yavuz, Hamidiye, Muavenet, Bandırma gemilerini de sattık; Savanora’yı ise kiraladık.
Uyuma ey Türk! Dirliğin, birliğin, dilin, benliğin, tarihin, yurdun, adın bir kez daha giderse, geri almak eskisinden kolay olmayacak ve hatta daha zor olacak.



