Fotoğraf…
Kelimelerimi sığdırabilir miyim kadrajıma bilmem ama belki güzel bir andır bir kareye sıkıştırmak için içimden geçenleri… Fotoğraf öyle bir tutku ki nasıl sahnede milyonlara müthiş bir gitar solosu sunan ya da şarkılarını onlarla hep bir ağızdan söyleyen bir şarkıcı kendini Tanrı gibi hisseder, bu da onun belki biraz minyatür hali…
O an içinizde uyanan duygu tam anlamıyla birşeyler yaratmanın verdiği müthiş haz. O yüzden her karemizde Tanrıcılık oynuyoruz biraz sanırım. O’ndaki bütünün bir parçasını kendi benliğimizde hissediyoruz.
Aslında bir fotoğrafçının tek aracı makinesi değildir. Baktığı her yerde güzel kareler arayan ve gören gözü ve bulduğunda o coşkuyla fotoğrafına akıttığı ruhu. Zannediyorum ki bunların da en az milyarlık lensler, son model ihtişamlı makineler kadar pay sahibi olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Çünkü tutkuyla bağlandığımız her iş gibi fotoğrafçılık da ruh işi, emek işi. Bir kere bağlandığınız zaman hiçbir bakışınız eskisi gibi olmayacaktır dünyaya, benden söylemesi! İnsanlar görkemli bir binaya bakarken siz o koca binanın bir köşesine kondurulmuş küçücük bir pencere görürsünüz ekranınızda. Ya da ne bileyim bir at arabasının tekerleri size muhteşem bir sanat eseri gibi görünür. Çünkü fotoğraf sadece güzel bir gün batımı, müthiş bir doğa manzarası, parlak renkleriyle bir çiçek ya da Boğaz Köprüsü veya Kız Kulesi değildir. Doğasında güzellik olanı çekmek değil saklıyı güzel yapmaktır. Fark yaratmaktır. Olmayanı görmek, sahiplenmektir. Ve bunlar sadece son model bir makinenin değil onu tutan ellerin sahibinin gözü, kalbi ve ruhunun ürünüdür.
Onu gördüğünüzde anlarsınız. O an’ı bilirsiniz. Ve bir saniye sonra geçip gideceğini, kendini tarihe kaydettiremeden zamanın boşluğuna yuvarlanacağını bilirsiniz. Bir fotoğrafçı için an’ın tekrarı yoktur. Tek seyirlik, yalnız ve saniyeliktir her an. O yüzden sarılmalısınız ona gördüğünüzde. Yalnızlığını paylaşmak istercesine, dostça. Zamanın boşluğuna düşmeden tutup çekmeli ve hapsetmelisiniz karenize. Ki sonsuz olsun ellerinizde. Tıpkı hayatın kendisi gibi değil mi?
O zaman hadi bir kez daha bakın çevrenize. Kedinize, sevdiğiniz adama, her gün takıldığınız kapının önündeki taşa. Belki sokakta görmezden geldiğiniz dilenciye. Siz farkında olmasanız da sizin için hayatı anlamlı kılan her şeye. Hayat sizin malzemeniz ve ne zaman ne kadarını neresinden alacağınıza siz karar verin -Kabul edelim cömert bir Tanrımız var ve bu konuda size müdahale edeceğini sanmam- . An’ınızı seçin. Saklayın karenize. Anınız yapın onu. Artık o sizindir. Yeni doğmuş yavrunuz, hayata karşı duruşunuzdur.
Artık bir karede yer alma vaktidir. Ve böyle biter benim fotoğrafım.
Tutkuyla bağlanıp benim kadrajımdan bakabilene.




Anın tekrarı sadece bir fotoğrafçı için değil, herhangi bir insan içinde yok, ne yazık. Hele ki sürekli kaçırdığı fırsatlara yanan bir adam için, daha da ehemmiyetli.
bir yerden başlamak lazım..karşımıza çıkan ilk andan başlayabiliriz mesela.evet bu denenmeye değer
Belki de anları evrenden fotoğraf makinemizle çalıyoruzdur. Ne yazık ki arşivlemeyi terk ettik. Çaldığımız her anı bir süre sonra kaybediyoruz.
H.C. Bresson’un “Mutlak An” kavramını dile getirmişsin.Umarım kadrajın mutlak anlarla dolar.
Güzel yazı.
yazınız için teşekkür ederim.
Bir de o öyle anlar vardır ki, yaşlı bir teyze sırtında odunları taşır, yol üstünde salına salına gider iki büklüm, siz öyle çaresizce bakarsınız, içiniz gider sevgilinin terk etmesinden daha ağır bir şeydir, yanınızda fotoğraf makinanız yoktur, yüzünüz düşer.
Anımı hatırlattınız bana :)