Yalnızlık… Koca bir şehir dolusu insan çevrenizi sarmalamışken, gözyaşlarınızın tane tane yanaklarınızdan kot pantolonunuza düşmesi… Minibüste ayakta duran ablanın size acıyan gözlerle bakması, minibüsten indikten sonra bile etraftaki esnafların size bakması ve siz içinizden, “sus, sus” diye naralar atarken gözyaşlarınızın işi inada bindirip daha da çoşması… Sanki bazen her şey kontrolümüz altındadır fakat, vücudumuzdan akan bir şeyi bile kontrol altına alamayız çoğu zaman. Eve adımınızı attığınızda gözleriniz kıpkırmızıdır ve evdekiler sebebini sorduğunda yine hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlanılır; odaya kaçılır. Yatağa uzanılır, yastık sırılsıklam ıslanır . Birden susulur anlamsızca, pencereden bakılır geçmiş günlere, pişmanlık yaşanır. Fakat nasıl bir pişmanlık? Allahım, neden uyurken sırtımı döndüm, ona sarılmadım? Neden o sarıldığında ‘’of sıcak’’ diye söylendim? Neden kahvaltıyı kim hazırlayacak diye inatlaşırken ben kalkıp hazırlamadım? Neden daha çok fotoğraf çekinmedik? Film izlemek yerine neden onu izlemedim? Sinemada rahatıma bakmak yerine neden omzuna yatmadım? Neden, neden …? Bunlar düşünülür ve sevgili aranılır. İşte o anda, daha yarım saat önce ağlama başlangıcı sebebimiz adam bizi sıcak bir gülümsemeyle baş başa bırakıverir. Üstelik tüm bunları yaparken de hiçbir şeyden haberi yoktur. Bilmez ki gece aniden sıçrayışlarımızın sebebidir, bilmez ki bütün vücut ağrılarımızın sebebidir. Ama şunların sebebi yok: Ona karşı bitmeyecek olan heyecan ve tutku.

