Terör vesilesiyle kimlerin hangi safta yer aldığını görebiliyor, anlayabiliyoruz. Kimileri Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’a kökten karşı çıkarken, kimileri başbakanın bazı hamlelerine hak vererek ılımlı bir tutum sergilemeye çalışıyor. Başbakanın tamamen haklı olduğunu, onun peygambervari bir insan olduğunu düşünenler de vardır elbette. Burada benim dikkat çekmek istediğim nokta başbakanın her yaptığını “suç” sayan, tenkit eden anlayışın bizi hiçbir yere götürmeyeceği, olaylara sağduyulu bakabilmemize mâni olacağıdır.
Dün NTV ve Kanaltürk’teki tartışma programlarını izledim. Cumhuriyet gazetesinin daimî köşe yazarlarından Ümit Zileli, Kanaltürk’teki dört kişinin katıldığı programda katı bir tutum sergiliyor, hükümeti her yönden eleştiriyordu. Mesela benim yayımlanmasında hiçbir sakınca görmediğim bir fotoğrafa Ümit Zileli, “Böyle fotoğraf verilir mi hiç?” diyordu. Ve ona göre, bu fotoğraf basına yansımamalıydı. Fotoğrafı gözünüzde canlandırmanız için tafsilatıyla izah edeceğim. Fotoğraf, ” Sıfır Bölge” denilen bir yerde çekilmiş. Fotoğraf karesinde bulunan İlker Başbuğ, Recep Tayyip Erdoğan ve birkaç asker kum torbalarının arkasında çömelmiş vaziyette duruyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın çömelmesini Ümit Zileli hoş karşılamıyor. Oysa bana göre hoş karşılanmayacak bir durum yok ortada. Sıfır Bölgesi denilen bölge anladığım kadarıyla çatışmanın en sık yaşandığı bölgelerden biri. Ve ek bir bilgi daha: Türkiye Cumhuriyeti tarihinde o bölgeye giden ilk başbakan olma özelliği taşıyor Recep Tayyip Erdoğan. Şimdi yorumlayalım: Çok tehlikeli olarak adlandırılan bir bölgede siz Atatürk gibi kafanızı kum torbalarından aşağı uzatırsanız, ki programda bu fotoğraf ile Atatürk’ün fotoğrafını yan yana koyup gösterdiler, sniperların hedefi haline gelebilme ihtimaliniz çok yüksek. Kafayı uzatıp çıkardığınızda beyninizden vurulabilmeniz kuvvetle muhtemel. Bunu dikkate almadan başbakanı eleştiriyor Ümit Zileli. Başbakan eceline mi susamış ki kafasını oradan uzatsın. Askerler çömelin demiştir, o da çömelmiştir. Bunun tenkit edilecek bir yanının olduğunu düşünmüyorum. Bir de Ümit Zileli karşısındaki konuğa dedi ki, “Sen hiç hükümeti eleştirmiyorsun.” Hükümeti eleştirmek şartmış gibi konuşuyor Ümit Zileli. Hükümeti eleştirmeyen adam değilmiş gibi… Her yazarın her söylediğinin doğru olmadığının kanıtı Ümit Zileli’dir. Yine de Ümit Zileli’ye çok bilgili bir yazar olduğu için saygı duyuyorum, onu okumazlık etmiyorum.
Başbakanı düşman gibi görme tavrından vazgeçmek zorundayız. O, Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıdır, 22 Temmuz seçimlerinde yüzde 47,6 oy alan bir partinin genel başkanıdır. AKP’yi eleştirenler, yerden yere vuranlar demokrasiden yana olduklarını sıkça dile getiriyorlar, ama demokratik bir yöntemle iş başına gelmiş bir hükümeti düşman gibi görebiliyorlar. Böylece hoşgörüden uzak bir kişiliklerinin olduğunu açığa çıkartıyorlar. Hep kendi istediklerinin olmasını istiyorlar. İstemedikleri hükümeti darbe yaparak alaşağı edebileceklerine inanıyorlar. Hâlbuki iğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırmamızın vakti gelmiştir. Seçilmişleri sürekli atanmışlar yoluyla devirerek bir arpa boyu yol alamayız. AKP’yi hasım gibi görme, Bekir Coşkun’un “Abdullah Gül benim cumhurbaşkanım olamaz.” anlayışını yansıtmaktadır. Bu da sağlıklı bir tartışma ortamının yeşermesine imkân vermez.
Her insanın iyi tarafı vardır, kötü tarafı vardır. Kimse kusursuz değildir. Hayata geçirilen projeler, atılan adımlar sağlıklı sonuçlar vermeyebilir. Her şey illa yüzde yüz başarılı olacak diye bir şart yoktur. Mesela hükümet Kürt açılımı konusunda Habur sınır kapısından geçenleri içeri almaktan başka adım atmadı diye eleştiriliyor. Bir TRT ŞEŞ açıldı, üniversitelerde Kürtçe Dili ve Edebiyatı bölümü açılacak dendi. Evet, hükümet Kürt açılımının içini boş bıraktığı doğrudur. Ancak şu da var ki BDP ve onun gibilerinin demokrasi lafını ağızlarda sakız etmeleri iyi, hoş, ama kendileri Kürt açılımının içini doldurmayan AKP gibi doldurmuyorlar demokrasiyi. Bir demokrasi türküsünü terennüm edip duruyorlar. Mesela bunlar anayasa değişikliğine hayır demişler ve oylamalara katılmamışlar. Oysa onların ilk başta 12 Eylül Anayasası’nı değiştirmeye adım atması gerekiyor. Çünkü seksen ihtilalinde solcuların yanı sıra Kürtlerin de çok canı yandığını biliyoruz. Ahmet Türk’ün anlattıkları, asit kuyuları buna kanıt sayabileceğimiz olaylardan birkaçıdır.
Neler verilebilir Kürtlere? Kürtçe Dili ve Edebiyatı bölümü açılabilir, kendi dilleriyle gazete basabilirler, yayın yapabilirler. Ekranlarda boy gösterebilirler. Kürtlerin benim sınıfıma girmelerine müsaade ediliyorsa, devlet hastanelerine gitmelerinde sakınca görülmüyorsa, Kürtler batıya karışıp, göçüp iş yeri sahibi olmuşlarsa vs. bunda Türkler lehine bir ayrıcalığın olduğu söylenebilir mi? Turgut Özal Kürt bir başbakan ve cumhurbaşkanı değil miydi? Bunları unutuyoruz hep. Tavizlerde daha da ileri gitmek, onların her istediğini yerine getirmek Türkiye’nin bölünmesi demektir. Bir kere PKK’nın amacı apaçık bellidir: Ülkeyi bölmek ve K. Irak ile birleşip Kürdistan rüyasını gerçekleştirmek. AKP’nin Doğu ve Güneydoğu’da aldığı oylara bakılırsa, Kürt halkının çoğunluğunun bunu istemediği kesin. Kürt halkı böyle bir şey istemiyorsa, PKK niçin bölünme istiyor? PKK Kürtlerin haklarını müdafaa etmesi gereken bir örgüt değil mi? E, çoğu halinden memnun olduğuna göre PKK’nın eylemlerinden vazgeçmesi, kesinlikle devre dışı bırakılması gerekiyor. Fakat bunun kolay olacağı zannedilmesin. Banu Avar’ın “Hangi Dünya Düzeni?” adlı kitabında ESKİ ABD Başkanı Wilson’un altında imzası ve mührü bulunan bir harita yer almaktadır. Bu haritaya göre, Ermenistan ve Kürdistan devleti sınırlarımız, topraklarımız içinde kurulmaktadır. Ve de Cengiz Özakıncı’nın Neveser adlı eserinde yer aldığı üzere, İsrail’in Dışişleri Bakanı Yinon’un 1982’de verdiği şu demeç akıllara durgunluk vermektedir: “Irak kuzeyde Kürt, ortada Sünni, güneyde Şii olmak üzere, etnik ve mezhep ayrılıkları temelinde üç devlete bölünecek.” Dolayısıyla Kanla Beslenenler başlıklı yazımda ifade ettiğim gibi, sorun sadece Türkiye sınırları içinde halledilebilecek bir sorun değil. PKK resmen uluslararası bir terör örgütüdür. Hemen her ülkeyle bağlantısı vardır. Uyuşturucu satarak para kazanmaktadır. Ülkeler çıkarları gereği PKK’ya destek vermektedirler. Dolayısıyla bu sorunun beynelmilel olmadığını düşünmek yanlıştır, bizi hiçbir yere götürmez. Fakat PKK bize hükümetin ne kadar güçsüz olduğunu maalesef kanıtlamaktadır. Bir milyon askeri olan TSK, PKK’ya son verememektedir. Hükümet kararlı bir irade gösterememektedir. Sekiz yıldır iktidarda olan AKP, meclisin neredeyse üçte ikisini elinde bulundurmasına rağmen bitirilmesi şart olan bir işi bitirememektedir. Vahim olan budur ve insanı kahretmektedir.
Dün izlediğim ART TV’deki Saygı Öztürk’le Manşet programına konuk olan eski Milli Savunma, Devlet, Adalet Bakanı Prof. Dr. Hikmet Sami Türk’ün açıklamaları bilgilendiriciydi. Apo’yu asmadın diye Devlet Bahçeli’ye veryansın eden AKP idam cezasını anayasadan 2004 yılında kaldırmış. Apo’nun idam cezasının müebbet hapse çevrilmesi hususunda oy kullanan MHP, Türkiye’nin bağlı bulunduğu Avrupa Konseyi ve bazı antlaşmalardan dolayı ceza değişikliğini onaylamak zorunda kalmış. Çünkü o sıralar hiçbir Avrupa ülkesinde idam cezası yokmuş ve ABD’nin sadece birkaç eyaletinde uygulanıyormuş. Olayın aslı buymuş anlayacağınız.
Programda Apo ile olan ilişkilerin ilginç ve hiç düşünmediğim bir boyutu ele alındı. Terör örgütü lideri Apo uzun zamandır İmralı’da çekiyor cezasını. Buraya kadar bir sorun yok. Sorun avukatlarıyla olan görüşmelerinde başlıyor. Bu avukatlar Öcalan’dan aldıkları bilgileri PKK’ya taşıyorlar ve PKK bu şekilde Apo’nun emirlerini yerine getiriyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diyesi geliyor insanın. Devletin gözetimi altında bulunan terör örgütü lideri emirlerini bağlı bulunduğu örgüte iletmekte sıkıntı çekmiyorsa, ben ne anladım bu işten! Ha dışarıda, ha içeride, ne fark eder! Hiç öldürülme tehlikesi yok, yemeği önüne konuyor vesselâm. Daha rahat ettiriyoruz sanki biz bu adama. E o zaman içeride tutulmasını ne anlamı kaldı bu katilin! Neden bu adamın sürekli avukatlarıyla görüşmesine imkân tanınıyor? Aklımdaki sorulara bir türlü cevap bulamıyorum.
Son olarak ilk önemli baskınını 1984’de gerçekleştiren terörün kan akıtmaya devam edeceği ayan beyan ortadadır. Bizi cılız bir hale getirenler utansın!



