Değerli üstadımız, Cumhuriyet döneminin içinden çıkmış bir yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun eseridir Hüküm Gecesi. Yakup Kadri’nin daha önce Kiralık Konak ve Yaban romanlarını okumuştum. Bu iki kitap da dil ve anlatım yönünden muhteşem. Aynı yargı Hüküm Gecesi için de geçerli. Yakup Kadri’nin eserlerini okumaya doyum olmuyor. Eserleri okurken başka bir aleme dalıyorsunuz, kullanılan dil ve üsluba hayran kalıyorsunuz. Yakup Kadri’nin romanlarındaki her kelime iğneden iplik geçirmeye çalışan bir kişinin çabasına benzer bir çabayla ortaya çıkmış izlenimi uyandırıyor.
Kitapta bilmediğimiz Arapça ve Farsça kelimeler yok değil, fakat sizi okumaktan men edecek şekilde sıklıkla kullanılmamış. Elinizin altında bulundurduğunuz bir sözlükle kelimelerin anlamlarını öğrenebilirsiniz. Ancak bazı kelimeleri bulamayabilirsiniz.
Yakup Kadri’nin bu eserini okuyunca günümüzdeki romanların dil yönünden pek zayıf kaldığını, tabir-i caizse sınıfta kaldığını, kolaylıkla söyleyebilirim. Her kitap su gibi akıp gidebilir, ama anlatım zenginliği açısından sınıfta kalabilir. Mesela Yaşar Kemal. Bu üstadımızın üç eserini okudum: Çakırcalı Efe, Ağacın Çürüğü ve Sarı Sıcak Tüm Hikayeler. Yazarın bu eserleri toplam eserlerin hemen hemen onda birine tekabül eder. Okuduğum eserlerde dilin yalın ve sade olduğunu gördüm. Su gibi akıp gidiyor,ama bir dil zenginliği yok. Romanlarda buna çok dikkat ederim. Yapılan benzetmeler,kullanılan kelimler bana çok tesir eder ve böyle kitapların muhayyilemi(hayal gücü) daha ziyade genişlettiğini düşünürüm. Yakup Kadri’de her kelime yüreğinize saplanır, tam hedefine doğru gider. Yakup Kadri kelimeleri özenle seçmiştir. Anlatım bozukluğuna rastlayamazsınız.
Hüküm Gecesi’ni okurken yazara imrenmediğimi söylesem yalan olur. Keşke ben de öyle kelimeler kullanabilsem, keşke ben de öyle yazabilsem, öyle yazdığım gibi konuşurken de kelimeler ağzımdan bal gibi dökülse. Bu sebeplerle Yakup Kadri’yi yazılarıyla kendisini imrendiren bir yazar olarak görüyorum. Ve Yakup Kadri’yi okumaya devam edeceğim. Bir sonraki durak Sodom ve Gomore.
Kitabın arka kapağındaki yazılarla Yakup Kadri’yi daha yakından tanıyalım: ”…Üslup özellikleri bakımından Yakup Kadri’nin 1910’dan 1974’e dek verdiği eserler Türkçe’nin geçirdiği bütün aşamaları yansıtır. Eserlerinin konu ve fikir zenginliği de dil özelliklerinin çeşitliliğinden aşağı kalmaz. Yakup Kadri’nin Fransız edebiyatı etkisinde başladığı yazarlığı 1920’lerden sonra özgün bir sese kavuşarak siyasi ve sosyolojik konulara ,tarihe,dönem çatışmalarına ve birey psikolojisi irdelemelerine yönelir.”
Yakup Kadri Fransız okulunda öğrenim görmüştür. Bu yüzden Fransız edebiyatının etkisi altında kalması doğaldır. 1917’ye kadar Schopenhauer, Nietzsche ve İbsen gibi yazar ve düşünürlerin etkisi altında kalmıştır. Bu yazarların ferdiyetçi çizgisinden yola koyulmuş ve sonradan içtimaî yola sapmıştır. Anladığım kadarıyla toplumun içine düştüğü buhranı gören Yakup Kadri bireyciliği bir kenara atarak içtimaî konulara yönelmiş ve toplumu yansıtan romanlar yayımlamıştır. Sadece roman yazarak ülkesine katkıda bulunmak istemeyen yazarımız, elini taşın altına koyup 1923’te milletvekilliğine seçilmiştir. Bu dönemlerde roman yazmayı bırakmamıştır.
Hüküm Gecesi’nde İttihat ve Terakki Partisi ile Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin çekişmeleri, gazetecilerin faili meçhul cinayetlere kurban gitmesi, Ahmet Kerim’in yaşadığı psikolojik bunalımlar anlatılıyor. Romanın ana karakterlerinden Ahmet Samim gerçek hayattan alınma. Fecr-i Ati topluluğunda Yakup Kadri ve arkadaşlarıyla birlikte Ahmet Samim de vardır. Romanda yazılan her olayın gerçek olduğunu söylemek güç. Bu roman karma;biraz hayal ürünü biraz gerçek. Mesela Ahmet Samim’in öldürülmesi olayı gerçektir, Hürriyet ve Terakki arasındaki çekişme gerçektir.
Ahmet Samim ile Ahmet Kerim aynı gazetede iki muhalif isimdir. Birbirlerini çok sevmektedirler. O zamanlar İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetimi ele geçirmiş durumda. Muhalif yazarlar teker teker öldürülüyor. Ahmet Kerim arkadaşı Ahmet Samim’e göre daha ölçülü yazıyor,sert eleştirilerle hükümeti yerden yere vurmuyor. Böyle bir ortamda Ahmet Kerim kalem arkadaşını kaybediyor. Ahmet Samim sokak ortasında öldürülüyor. Faili meçhul bir cinayete kurban gidiyor. Bu olay Ahmet Kerim’de derin bir yaraya yol açıyor. Ahmet Kerim’in psikolojisi bu olaydan sonra bozuluyor. Gözü kimseyi görmüyor. İçine kapanık bir çocuk gibi susmakla yetiniyor. Sinirleniyor, agresifleşiyor, kabalaşıyor, vurdumduymaz oluyor. Yaşadığı bu ülkeden nefret etmeğe başlıyor.
Ahmet Kerim her gün geçtiği sokaktan bir kıza tutuluyor. O kızı görmek tekrar tekrar geçiyor sokaktan. Cilveli, oynak ve üstünü çarşafla kapatmış bir kız Samiye. Bir gün Ahmet Kerim’in çalıştığı yere bir mektup geliyor Samiye’den. Samiye Ahmet Kerim’i bekliyor. Ne zaman ve nasıl geleceğini belirtiyor mektupta. Bizim sevdalı adamımız Ahmet Kerim mektupta yazılanlardan memnun oluyor ve denilen gün konağa gidiyor. Aslında Ahmet Samim’in vurulmasından sonra kuşkuyla bakıyor bu olaya, fakat sevdası kuşkuyu bir perde gibi örtüyor. Ahmet Kerim için karanlık günler başlıyor.
O gün konağa sessizce giriyor. Ortam zifiri karanlık. Kızcağızı yatağın üstünde otururken buluyor ev hiç ummadık yerde gelen bir darbe, bir çığlık. Ve korkunç bir telaş ve konaktakilerin aşağı inmesiyle ortaya çıkan aslan gibi bir yürek. Ahmet Kerim kendisine silah doğrultan adamlara, ”Küçük hanım (Samiye’yi kastederek), bu beyfendilere bir parça cesaret veriniz.” dedi. Bu cesaret zavallı kızın yüreğine saplanıp kalacak ve onu doğru sürükleyecektir.
Oyuna geldiğini anlayan Ahmet Kerim konaktan bir hışınla dışarı çıkar. Yapılan bu ihaneti asla unutamayacaktır. Fakat kız intihar ettikten sonra affetmeyişine üzülecek, katı kalpliliğine yanacaktır.
O olaydan sonra Samiye, o cesareti kalbine kazır. Çocukça bir davranış sergilediğini yüzlerce kez anlatır mektuplarında, ama Ahmet Kerim bu mektuplara kapalıdır. Birkaç tanesini okumuş ve sonrakileri hiç okumadan çöpe atmıştır. Nuh diyor, peygamber demiyor. En sonunda kızın bir teyzesi geliyor matbaaya. Ahmet Kerim onu da hiç takmıyor. Kadın yalvarırmışçasına ikna etmeye çalışıyor, ama Kerim’de tık yok. Zavallı kız çürümeğe yüz tutmuş halde beklemeye devam ediyor. Ahmet Kerim’in annesinin sayesinde evine bile giriyor, ayaklarına kapanıyor adamın. Nihayetinde Samiye intihara karar veriyor. Birkaç gün sonra ölüm haberi gazetelere çıkıyor. Ahmet Kerim katı kalpliliğinin cezasını çekiyor. Pişmanlık duygusuyla o günden sonra her gün kızcağızın teyzesinin yanına uğrayıp, Samiye hakkında bilgiler alıyor. Bu sohbetlerle yarası daha da açılıyor.
Ahmet Kerim’in bozuk bir hayatı var. Annesiyle yaşıyor sadece.Tek gücü ve onu hayatta tutan tek sığınak yazı yazmak. Fakat bu iktidar, onu yazı yazmaktan da alıkoyuyor. Meğer bir süredir beraber oturup kalktığı Sırrı Bey bir ajanmış. Ahmet Kerim meğer bir maktulun öldürülmesine vesile olmuş. Bu karmakarışık ortamda Ahmet Kerim mahkemeye bile sevk edilmeden Sinop’a sürgün ediliyor.
Bu, gazetecileri daha doğrusu muhalifleri içeri tıkıp çıkartmaları okuyunca aklıma bugünkü Ergenekon soruşturması geldi. Bu soruşturmanın içeriği de aynı Yakup Kadri’nin resmettiği dönemdeki hadiselere benziyor. Yok yere içeri tıkılan adamlar, suçu sadece muhalefet etmek olan yazarlar, kendi dedikleri gibi hareket etmeyenleri gözaltına almalar…
Ahmet Kerim hükümeti çok da eleştiren bir kalem değil aslında. Bu iftiranın atılması ona çok acı veriyor. Kendi kendine kaldığı zamanlarda(zindanda ve Sinop’ta) geçmişi sorgulamaya başlıyor Ahmet Kerim.Niçin diğer insanlar gibi dertten tasadan uzak bir hayat süremedi? Hayattaki en zor mesleği seçti? Niçin kendini olduğu gibi göstermedi; aslında sade bir vatandaş olmak istiyordu? Gururunu niçin yenemedi? Bir kez olsun Samiye’yi affedemez miydi? Sürdürdüğü hayata lanet okuyordu Ahmet Kerim.
Ahmet Kerim’in psiklojsini çok iyi tahlil etmiş yazar. Ben buraya sığdıramam. Kitabı sizin için özetledim, size sadece alıp okumak kalıyor.



