Her yazar iddia ettiği şeyleri belgeye dayandırmaz. Kimisi atıp tutar, kimisi yazıldığı kaynaktan alıntı yaparak genel yargılara varmaya çalışır. Kaynak gösterip yorum yapanlar bize daha inandırıcı gelir; diğerinin alıntı gösterdiği kaynak veya örnek yoktur. Mesela “Türkiye Cumhuriyeti şeriat yönetimine doğru kayıyor” gibi bir cümleyi herkes kurar, fakat bunu hangi bilgilere dayandırdığını herkes söyleyemez.
Bu, ya başkalarının ağzına bakarak yargıda bulunmasından ya da elinde yeterince belge olmamasından ileri gelir. Oysa kanıtlarla seslenmek her zaman daha inandırıcı ve çekicidir. İşte İblisin Kıblesi- eski adıyla United States of İrtica- belgelerle konuşan ve bizi belgelerin içinde boğan bir kitap mahiyeti taşır. İlk basımı Mayıs 1999’da yapılan ve şu ana dek 16 baskı yapan İblisin Kıblesi’nin müellifi araştırmacı yazar Cengiz Özakıncı kitabını onlarca gazete kupüründen, kitaplardan, dergilerden, belgelerin tam metninden seçerek oluşturarak daha önce hiç aşina olmadığım tarzda bir kitapla baş başa bıraktı beni. Cengiz Özakıncı’nın ilk okuduğum kitabı olan İslâm’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü de farklı niteliğiyle göze çarpıyordu. İlk defa bu kitapla birlikte Cengiz Bey’in yazarlık ve düşünce dünyasına adım atmıştım. Farklı üslubuyla Cengiz Özakıncı dikkatleri hemen üzerine çekiyor.
İslâm’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü kitabında olduğu gibi İblisin Kıblesi’nde de Cengiz Özakıncı fotoğraflarla süslemiş eserini. Hemen her sayfada bir fotoğrafla karşılaşıyorsunuz. Yazılanların fotoğraflarla desteklenmesi akılda daha kalıcı etki bırakıyor. Yazar daha önemli bulduğu konuları içeren kaynakların tam metnini tıpkıbasım olarak vermiş. Ayrıca kitabın son sayfalarında yer verilen beş belgenin tam metnini bulabilirsiniz. Bu belgelerin isimleri şöyle: MİT İrtica Raporu 1995, Genelkurmay Başkanlığı Raporu: Siyasal İslâm’ın Yayılması, Genelkurmay Başkanlığı İrtica Brifingi, Genelkurmay Başkanlığı Batı Harekât Konsepti, Anayasa Mahkemesi’nin Milli Nizam Partisi’ni Kapatma Kararı. Kitapta yer alan başka bir unsur, Cengiz Özakıncı’nın 1990 yılında kaleme aldığı Aydın Sorumluluğu ve Din Üzerine başlıklı makalesidir. Bu makale güncellenmiş olarak kitabın son sayfalarındaki yedinci bölümde yer alıyor. Cengiz Özakıncı’nın bu makalesi başlı başına bir inceleme konusudur. Bu makalede Cengiz Özakıncı benim de yazılarımda değindiğim din ile bir türlü barışmayan aydın kesiminin İslam dinine soğuk bakarak Müslüman kitleleri kendinden uzaklaştırmaları anlatılmaktadır. Fakat benim üzerinde durduğum konuya ek olarak Cengiz Bey, İblisin Kıblesi kitabında uzunca değindiği Siyasal İslâm konusuyla bağlantılı bir şekilde din üzerinde hiçbir bilgisi olmayan ve dinsiz olmakla övünen bir kısım aydınların Siyasal İslâm’ın hortlamasına sebep oldukları gerçeğiyle yüz yüze bırakıyor bizleri. Ayrıca yazarımız Batı’daki laiklik yorumlarından yola çıkarak, Batı’daki aydın kesimlerin halklarının mensubu olduğu dini öğrendiğini, bu konuda din adamlarıyla bile yarıştıklarını anlatıyor ve aydınların din üzerindeki olumlu etkisinden söz ediyor. Zira laikliği bu dini tartışmalardan dolayı ortaya çıkan bir kavram olduğunu anlamak gerek. Oysa ülkemizde aydın olduğunu zannedenler halkın diniyle barışık olmadığından direkt halktan uzak bir çizgide bulunmaktadırlar. Bu da halkı din olgusuyla sömürenlere nasıl cevap vereceğini bilemeyen aydın kesiminin içine düştüğü bunalımdır( Bu yazı o kadar önemli ki başka bir yazımı sadece bu makaleye ayırmayı düşünüyorum.)
Aydın Sorumluluğu ve Din Üzerine makalesinden anladığım kadarıyla Cengiz Özakıncı Kur-an’ı Kerim’i aslından, Arapçasından, okuyan, öğrenen- kitabın bir sayfasında bunu Cengiz Bey’in kendi kaleminden okuyoruz- ve vatanını, milletini seven, İslâm diniyle barışık, ulusçu bir Müslüman’dır. Cengiz Bey tam da benim hayalini kurduğum bir yazar. Öyle ki kafamda özellikle aydın diye nitelendirdiğimiz insanların İslâm diniyle barışık olması gerektiği düşüncesi dönüp dolaşıyordu. Hep bir şeyin eksik olduğunu hissettiriyorlardı bana bu aydın denilen yazarlar. İşte o da, Cengiz Özakıncı’nın da belirttiği üzere, dindir. Gerçi herkes Müslüman olmak zorunda değildir; bize başka dinlere müsamaha gösterme emri verilmiştir Kur-an’ı Kerim’de. Yalnız, iş Siyasal İslamcılık olunca değişiyor. Bu sefer dine hurafe katanlara İslâm dininden bihaber aydınların vereceği hiçbir cevap olmuyor. Olmayınca da cahil kitleler hemen Siyasal İslamcıların tarafına çekiliveriyor. Oysa bunun önünü alacak olan aydınlardır. Cengiz Özakıncı’yı bir boşluğu doldurmasından dolayı kutluyor, kafamdaki aydın tanımına oturan böyle bir yazarın kitaplarıyla tanışmaktan dolayı memnuniyet duyuyorum.
Araştırmacı yazar Cengiz Özakıncı’nın öz Türkçe kelimeler kullanması dikkatimi çekti. Gerçi bu duruma bir önceki eserinden de aşinalığım var. Bu eserle birlikte yazarın öz Türkçe kullanma konusundaki titizliğini bir kat daha idrak etmiş bulunuyorum. Yazarın kullandığı aşina olmadığımız sözcükleri İslâm’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü adlı özetimde sırasıyla belirtmiştim. Buraya da İblisin Kıblesi’nde adı geçen kavramları yerleştirmek istiyorum. Mesela bağışık, bilisiz, dingüder, bilimgüder, tavsamak, semirtmek, özcesi, ister. Allah aşkına bu kelimelerin kaçına aşinasınız? Hadi dingüder ve bilimgüder kelimeleri anlaşılabiliyor, ama diğer sözcükler anlaşılmıyor. Merak edenler bu kelimelerin anlamlarını Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünden öğrenebilirler. Kelime haznenizin gelişmesi açısından sözlüğe bakmanızın yararlı olacağını düşünüyorum.
Yazar Türkiye’de Siyasal İslâmcılığın adım adım nasıl ilerlediğini, palazlandığını darbeler etrafında anlatmakta ve Siyasal İslâmcılığa tarihsel bir bakış açısı sunmaktadır. Kitap Amerika’ya karşı gelen gençlerden uzaklaşıp da Siyasal İslâmcılığa doğru giden süreci farklı bakış açılarıyla anlatmaktadır. Kanlı Pazar olayı genişçe ele alınmış, türbancı Şule Yüksel Şenler’den Merve Kavakçı’ya dek türbanın nasıl siyasal simge haline geldiği kanıtlanmaya çalışılmıştır(Kanlı Pazar olayını ve türban sürecini ayrıca kaleme almayı düşünüyorum.) Yazar türbanın gerçekten siyasal bir simge olduğunu kanıtlamıştır. Siyasal İslamcılık konusundaysa MNP-MSP-RP-FP çerçevesinde milli görüş felsefesine, daha doğrusu aldatmacasına, değinilmiştir. İnsanların dinî duygularının nasıl sömürüldüğü gerçeğine parmak basılmıştır. Milli görüş politikalarının ABD politikası tarafından belirlendiği anlaşılmaktadır. Nitekim Soğuk Savaş döneminde Tanrı’sız komünist Rusya ile dünyaya hâkim olma mücadelesi veren ABD, Sovyet Rusya’yı ezme politikasının bir aracı olarak din olgusunu çok başarılı bir şekilde işlemiş, Sovyet Rusya dağılmasından sonra bile milletlerin diniyle oynamayı bırakmamıştır. Zira özellikle Türkiye’yi laik, Atatürkçü çizgiden uzaklaştırmayı kendine görev edinmiş, bunu gizli saklı yapmamış, gazetelere demeçler vermekten çekinmemiştir. Kitapta bunlardan bolca örnek bulabilirsiniz. Ayrıca kitapta, benim de uzun süre önce aklıma yerleşen, “Atatürk’ün ölümünden sonra bozulmanın, çürümenin başladığı” savı yinelenmiş, okurlara ima edilmiştir. Atatürk dönemini ve sonrasını merak edip inceleyen bir okur gerçekten de bu savı destekleyecek bir sürü örnek bulacaktır. Bu sav Cengiz Özakıncı gibi araştırmacı yazar Süleyman Kocabaş’ın eserlerinde de geçiyor(Merak edenler kaynağı bol olan Süleyman Kocabaş’ın eserlerini de okumalıdırlar.) Maalesef, Soğuk Savaş’ta mücadele eden bir tarafın Türkiye’yi tehdit etmesi sonucu ABD şemsiyesi altına girilmiş ve çok partili rejime geçin buyruğuyla çok partili rejime adım atılmış ve bunun sonucu olarak Demokrat Parti iktidara gelmiştir. DP’nin çok yüksek oranda oy alacağından endişe eden CHP’liler din olgusu üzerine odaklanmışlar ve bu yönde kararlar- bu dört karar kitapta mevcuttur- almışlar, ancak Demokrat Parti’nin CHP’yi oy oranlarında ezmesine engel olamamışlardır. Bunun sonucu olarak da dinin siyasete alet edildiğini görenler 1960 darbesini gerçekleştirmişlerdir. Fakat bundan sonra, ABD’nin de arka çıktığı MNP gibi partilerle din propagandası yapılmaya başlanmıştır. Kitapta bunlar süreç halinde anlatılmaktadır.
Kitapta Atatürk dönemini dinsiz olarak nitelendirenlere bir sarsıcı cevap niteliği taşıyan örnekler verilmektedir. Tıpkıbasımı da verilen, 1929’dan başlayarak yeniden yazılan Abdülbaki Gölpınarlı’nın Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri adlı ders kitabının ilkokullarda okutulduğu belgelenmiştir. Cengiz Özakıncı şöyle yazıyor: “… Atatürk dönemimde din özgür, fakat Siyasal İslamcılık ve dinin siyasete alet edilmesi yasaktı. Türkiye Amerikan güdümüne girince Siyasal İslamcılık ve dinin siyasete, ticarete alet edilmesi özgür bırakıldı.”
Son olarak kitabın bir özetini teşkil eden Sonuç Olarak kısmında yer alan en beğendiğim paragrafı sizlerle paylaşmak istiyorum: “ Bir insanın Tanrı’ya inanması, inancının gereği olarak Tanrı’ya saygı duruşunda bulunması(namaz), yılın belli günlerinde oruç tutması, gelirinden belli bir bölümünü yoksullara ve düşkünlere vermesi( fitre, zekât), üstesinden gelemediği güçlüklerle karşılaştığında Tanrı’dan yardım dilemesi(dua), başkalarının sevişme güdülerini kışkırtmamak amacıyla etinin çekici bölümlerini örtmesi (bir siyasî gösteri aracına dönüştürülen Şule Baş Türban ya da Kur’an’ın kötücül biçimde yorumlanmasıyla aşırıya vardırılmış tesettür değil, cinsel isteği kışkırtıcı yerlerin örtülmesi), yalan söylemekten, çalmaktan, yaralamaktan, öldürmekten, yalancı tanıklıktan, eşini aldatmaktan, bile bile kötülük etmekten Tanrı yargısını düşünerek çekinmesi, öldükten sonra diriltileceğine ve yeryüzünde yaptıklarından dolayı Tanrı katında sorumlu olacağına, yargılanacağına inanarak yaşaması “irtica” mıdır? Kuşkusuz irtica dinsel gericilik, din ağalığı, din sömürgenliği, Siyasal İslamcılık deyimleriyle kınadıklarımız bunlar değildir. Bunları bireyin inançsal erdem alanı olarak dokunulmaz görmek gerekir. Öyle ki inanç ve tapım özgürlüğü yeryüzünün tüm bilimgüder(laik) yasalarında bireyin dokunulmaz yetkeleri arasında sayılmıştı.” Not: Paragrafta kullanılan deyim yerine, deyiş kullanmalıydı yazarımız. Çünkü Siyasal İslamcılık gibi ifadelere deyim değil, olsa olsa deyiş denir. Bir de başka bir sayfada “nen” diye bir kelime var. TDK sözlüğünde bu kelimenin anlamı yok. Bilen varsa bir adım beri gelsin.



