Deneme Yazıları



DY | üyelere özel



| Kaydol | Parolam?

DY | reklam

DY | sen de dene!

DY | kitapyurdu

DY | facebook resmi sayfası

DY | haberler

I'm listed in Personal

Uzun zamandır felsefî bir temele oturtmak istediğim bir konu vardı. Kendi kendime düşünüyordum “İnsanlar kendileri için yaşarlar, ama kendileri için yaşarlarken topluma faydalı olabilirler mi?” diye. Bugün bu konu hakkındaki düşüncelerimi belirtmek istiyorum.

İnsanlar doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Bir ömür çok uzun gibi gözükse de aslında kısadır, göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Çünkü zaman her daim ilerler, hiçbir zaman geriye işlemez. Bu bir ömürlük yaşamda insan bidayette ebeveyni tarafından yedirilir, içirilir. Ailesiyle yaşadığı zamanlar eğitimini de alır insan. Ailenin yapısına uygun olarak geleceğe hazırlanır. Bu dönemde karakteristik özellikleri oluşmaya başlar. Ana-babanın davranışları, birbirlerine olan duruşları menfi veya müspet olarak çocuğu etkileyecektir. Bunlarla donatılarak ilkokula başlayacaktır. Artık, eğitim süreci okulda devam edecektir. Bu yolda bazıları okumayı bırakacak, bazıları da üniversiteye başlayıp, geleceğini garanti etmeye çalışacaktır. Her iki grup da hayatını idame ettirmek için didinecektir. Kimi para kazanmak, midesini doyurmak uğruna çalıp çırparken, kimi adam gibi yaşamayı, helal süt emmeyi kendilerine şiar edinecektir; kimi de kısa yoldan para kazanmayı seçecektir, kimi “ekmek elden su gölden” diyecektir.

Herkes kendisi için çalışır; kişiye ileride daha fazla sorumluluk yüklendiğinde başkalarını da düşünecektir. Bunun en bariz örneği, bir aile kurmaktır. Fakat konumuz bu değildir. Buradan yüzyıllara damgalarını vuran iki ideolojiye geçmekte yarar var-Cengiz Özakıncı kitaplarında ideoloji kavramı yerine “düşüngü” kelimesini kullanıyor. Kapitalizm kişinin çıkarına uygun olan bir ideolojidir ve bencil insanlar meydana getirir. Milletlerin Zenginliği kitabının yazarı Adam Smith “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyerek kapitalizmin şah damarını ortaya koymuştur. Bu düşünce insanın doğasına tekabül eder ve kişilerin zenginleşmesi ile toplumun zenginleşeceğini iddia eder. Böyle bir düzen kurar. Fakat insanın doymak bilmez midesi, doyumsuz iştahı insanları daha ziyade para kazanmaya itecektir. Bu da başka insanları sömürmekten, istismar etmekten geçecektir. Nitekim Sanayi Devrimi’nde yaşananlar bunun göstergesidir (Jack London’un Demir Ökçe adlı muhteşem eseri o dönemi eşsiz bir şekilde anlatmaktadır. Meraklılarına salık veririm) Kapital toplum kendi iç dinamikleriyle karşı bir tezi ortaya çıkartmıştır. O da malumunuz komünizmdir- ünlü yazar Cengiz Özakıncı bu ismin de Türkçe’sini bulmuştur,” ortaklaşacı bir düşüngü” Sorunu hemen teşhis eden komünistler çıkarcılıktan uzak, paylaşımcı veya bölüşücü bir yapılanmaya gitmişlerdir. Bunun kaynağının işçi sınıfı olacağını söylemişlerdir. Nitekim o sıralar sömürülen sınıfın işçi sınıfı olduğunu düşünürsek, kaynağın niçin işçiden çıktığı kolaylıkla anlaşılacaktır. Komünizm insanlığın bencilliğine ket vurur, onu lüks ihtiyaçlardan alıkoyar, karın tokluğuna çalıştırma anlayışı güder. Komünizmde insana sadece çalışmak düşer, insanın ev-bark, yeme-içme, kira vs. gibi ihtiyaçlarını devlet karşılar. Çocuklar küçük yaşta ebeveyninden alınır devlet tarafından ve eğitilir. Devletçe alındıktan sonra çocuğun, ana-babasıyla ilişkisi kesilir. Artık, çocuk devlete aittir. Komünizm sınıfsız bir toplum yapısı arz eder, fakat ilk başta adımı sınıflı bir topluma dayanarak atar. O da proletarya sınıfıdır. Bu sınıf harekete geçmedikçe, komünizm hareketi başarıya ulaşmayacaktır. Dolayısıyla Komünist Manifesto’daki “Bütün dünya işçileri, birleşin.”ibaresi proletaryayı harekete geçirmesi bakımından manidardır. Bugün, artık, salt komünizm hiçbir yerde uygulanmamaktadır benim bildiğim. Komünizmin başladığı Sovyet Rusyası’nda bile bu sistem yozlaşmıştır, körelmiştir. Bir soykırım sistemine dönüşmüştür. Bugüne baktığımızda komünizmin farklı şekilde tatbik edildiğini görmekteyiz. Çin kendine mahsus komünizm anlayışına sahiptir, Küba’da da sanırım salt komünizm uygulanmamaktadır. Bu farklılaşmayı aynı şeriat uygulamalarına benzetiyorum. İran’da, Suudi Arabistan’da ve daha birçok ülkede Allah’ın kuralları denilen şeriat toplum yapılarına ters gelmeyecek biçimde hayata geçirilmektedir(Dolayısıyla şeriat, inandırıcılığını kaybetmiştir. Bana göre yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir ülkede laik bir yapılanma mucizedir, harikadır. Ulu önderimiz Atatürk’e ne kadar şükretsek azdır. Mesela Star gazetesinden bir yazar Suudi Arabistan’daki inancı sorgulamıştı. Köşe yazısını kesip aldım, fakat şu anda yanımda değil. Aklımda kaldığı kadarıyla belirtecek olursam, orada İran’daki sokak polisleri benzeri kişiler varmış. Bu kişiler namaz vakti camiye gitmeyenlere ceza kesiyorlarmış. Peki, şu soru akla gelmiyor mu: Zorla camiye giden, isteksizce namaz kılan birinin Allah namazını ve dualarını kabul eder mi? Böyle olunca kişi dinden soğumaz mı? Kur’an-ı Kerim dinde zorlama yoktur diyor. Ama Suudi Arabistan’ın nezdinde zorlama var. Şimdi Atatürk’e çamur atanlara sesleniyorum. Zorla namaz kıldırmak mı caizdir, yoksa kişinin kendini vererek namaz kılması mı makbuldür? Laiklik bu ülkeye hediye edilen muhteşem bir kavramdır. Şimdi soralım anti-laikçilere. Laiklik eşittir dinsizlik mi?)

Bugün ne tam anlamıyla kapitalizm, komünizm ne de tüm detaylarıyla şeriat vücuda getirilmektedir. Kısım kısım bu sistemler takriben her devlette mevcuttur. Günümüzde sendikacılık ortaya çıkmış ve laiklik bulunmuştur. İşçinin hakları genişletilmiştir, sömürü eskisi kadar değildir. Şeriat bile bana göre esnekliğe merdiven dayayacaktır. Çünkü küreselleşme denilen mefhum insanları sorgulamaya itmektedir. Kişi kapalı bir toplumdan açık bir topluma geçtikçe ya da gözü gönlü açıldıkça “birey” olduğunun farkına varacaktır. Ama yine de radikaller yaşamaya devam edecektir. Bu sistemlere genel olarak bakıldığında hepsinin kendi deliğini bulduğu görülmektedir. Mesela komünizmin proletarya olmayan bir yerde canlanması ne kadar beyhude bir görüşse, şeriatın da bir Avrupa ülkesinden çıkması beklenemez ki toplum temeline dayanmayan bir ülkü nefes alamaz- ama Atatürk’ün yüce eseri istisnadır, çünkü devrimler Emre Kongar’ın Demokrasimizle Yüzleşmek kitabında sürekli dillendirdiği gibi tepeden inmedir, tabandan yükselme değildir. Bu sistemlerin hepsinin mutluluk getireceği anlayışından yola çıktığını söylemeye her halde gerek yok. Fakat mutluluk getirip getirmediği, sonradan diktatörlüğe doğru gidilip gidilmediği tartışılır. Çünkü erki elinde bulunduranlar ya toplumun menfaatine ya da belli bir zümrenin çıkarına hizmet edeceklerdir. Topluma hizmet etmeyenler elbette bir gün tahttan indirilirler, çünkü toplumun diktatöre beslediği kin gün geçtikçe artarak büyüyecektir. Bu da düşünce melekesinden azcık da olsa nasibini alan bir toplumda diktatörlüğün iflasını getirecektir.

İnsanların hür iradeleriyle karara varamadıkları toplumlarda kişilerin zenginleşmesi ile birlikte toplumun zenginleşeceğini düşünmek abes olur. Böyle bir toplumda hep belli kesimler zengin olur, yani iktidarın şakşakçıları. Dolayısıyla zenginlik tabana yayılmalıdır ki toplum topyekûn kalkınabilsin. Fakat icraatta herkesin zengin olamadığı gözlenmektedir. Her zaman güdülecek bir koyun sürüsü bulunmuştur yeryüzünde. Her zaman birileri çoban olmuştur. İşte, ilerleme olacaksa, bu çobanlar sayesinde olacak. Önemli olan, bu çobanın niteliğidir. Herkes etten kemikten mürekkeptir, ama herkes çoban olamaz. Aslına bakarsanız komünizm çobanlığa karşı bir harekettir. Tüm insanların koyun sürüsü olduğu bir yerde çobana gerek kalmayacağını savunur komünizm. Mesela CEO bir çobandır, işçiler koyun sürüsüdür. Bu ideoloji 1989’da iflas etmiştir, ama bazı ülkelerde kısmen de olsa uygulanmaktadır.

Bencil insanların hâkimiyeti altında yaşayan bir dünyadayız. Her sistem yıllar geçtikçe “neo” sunu meydana getirir. Fakat bu günden sonra kimse bencilliğin doğasına aykırı bir görüşü dile getiremez. Genel bakarsak bu bencillik, insanların adil oldukları toplumlarda toplumsal kalkınmayı kendiliğinden sağlayacaktır. Mesela bir insan fabrikatör olmayı tahayyül etsin. Fabrikada kim çalışacak? İşçiler. Bu kendini düşünen fabrikatör fabrikalar kurarak insanlara istihdam sahası açacaktır. Bilmem kaç kişi iş bulacaktır. Böylece toplumsal kalkınmaya destek olacaktır. Bir çocuk küçükken kurduğu doktor olma hayalini gerçekleştirirse, hem kendisine yararı dokunacak hem de hastalara şifa olacaktır.

Her zaman insanlar kendilerini, yani “ben” i düşünür. Önemli olan, bu “ben”i düşünürken nasıl bir yol izleneceğidir. Adam gibi yaşayan, çalıp çırpmayan, hırsızlık yapmayan, helalinden kazanan, yalan söylemeyen, doğruluktan şaşmayan, herkese hak ettiği kadarını veren, yolsuzluk yapmayan, rüşvet almayan, hiç kimsenin parasını yemeyen, hiç kimsenin parasına gözünü dikmeyen, özü sözü bir insanların oluşturduğu bir toplumda kalkınma kendiliğinden rayına oturacaktır. Nitekim bu insanlar topluma yararlı olacaklardır yeter ki işini adam gibi yapsın. Çünkü toplumu bireyler yaşatır. Bir bireyde meydana gelen bozulma diğer bireylere de sirayet edecektir. Dolayısıyla bana göre toplum bireylere değil, bireyler topluma şekil verecektir. Bu noktada arkadaşım Orçun’dan ayrılıyorum. O, her olayda toplumu sorumlu tutmaktadır. Mesela birisi hırsızlık yapıyorsa, ondan toplum sorumludur. Bu düşünce kısmen doğrudur, ama kişinin sorumluluğunu bertaraf edemez. Kişi ilk başta iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batırmalıdır. Nerede yanlış yaptığını tahkik etmelidir. Fakat bu, toplumun hiç sorumlu olmadığı anlamına gelmez. Toplum insanlardan oluştuğuna göre bireyler kesinlikle toplumun kalkınmasından mesuldür. Mesela İslam dini bu konuda zekâtı getirmiştir. Zenginler yıllık kazançlarının bilmem kaçta kaçını-bu oranı Diyanet İşleri belirliyor- İslam dinine göre zekât olarak fakir fukaraya vermelidir. Ve “komşusu açken bizden değildir” sözü de fakir fukaraya yardımı dile getirmektedir. Her zengin birey fakiri doyursa, hiç fakir kalmaz ülkede. Fakat fakir de ekmek elden, su gölden diyerek yan gelip yatmayacaktır. Sorumluluklarını yerine getirmek zorundadır. Yoksa toplum çalışmadan kazanmaya alışır.

Peki, insanı doğru dürüst yaşamaya, helalinden kazanmaya, yağmalamamaya iten sebep ne olacaktır? Sadece insan gibi yaşamak arzusu mu ya da topluma faydalı olmak düşüncesi mi? İşte tam bu konuya parmak basıyor Nazmi Eroğlu Dünyevîleşmenin İdeolojisi başlıklı yazısında. Bu denemede Nazmi Bey, S. Nakib Attas’ın İslâm, Sekülerizm ve Geleceğin Felsefesi kitabını tahkik ediyor ve bizi kitap hakkında bilgilendiriyor. Şöyle yazıyor bir bölümde:

“Sekülerleşme hadisesi, insanın bir fert olarak dinî ve bir perspektifle kavranmasından soyutlanıp kurtulması anlamına gelmektedir. Bu bakımdan insanların bir kaderi olduğu, kâinatın bir program dâhilinde tasarlanarak yaratıcı tarafından işletildiği yönündeki düşünceler terk edilmektedir. İnsanlar fert olarak, kendi iradesiyle baş başa ve dünyada tesadüfler zincirinin içinde kendi yolunu, doğrularını bulmak zorunda kalmaktadır. Böyle bir düşünce ikliminde gelişen insanın, sadece bu dünyası vardır ve burada kendi şahsî menfaatleri için ne yaparsa o kârdır; zira burada yaşayacağı cennet ve cehennemden başkası söz konusu değildir. Dolayısıyla dünyada cenneti tercih etmek en doğal bir amaç olmalıdır. Bir başka âlemde hesaba çekilmek gibi bir durum söz konusu olmadığı düşünüldüğünden yapılması gereken kendini emniyete alacak kuralların ve kanunların ortaya konulmasıdır. Davranışları tanzim eden bu kurallara uyulması bir mecburiyet halidir, yani bunların bir ahlakî bir endişeyle uygulanması gerekmemektedir. Hedef, toplumun ve ferdin zarar görmemesidir. Hâlbuki maneviyata önem veren bir toplum da bu sonuçlara ulaşabildiği gibi bu toplumun fertleri de kendilerini çift kimlikli veya ikiyüzlü bir yapıdan kurtarmış olurlar. Zira kâinatın yaratıcısına karşı sorumluluk duymayan bir anlayışın gerçek anlamda bir takım doğrulara ve kurallara her zaman uyması gerekmez. Örneğin devletin denetleyemediği yerlerde dürüst olmak mecburiyetinde değildir. Bunun için bir mahcubiyet duyması da gerekmiyor. Hâlbuki Allah sevgisiyle(hatta korkusuyla) terbiye edilen bir insanın devletin ve kanunların üzerinde bir güce karşı sorumluluğu olduğundan dolayı, tek bir kişiliğe sahip olarak içiyle barışık bir hayat yaşama imkânı mevcuttur. Böylece dünyadaki olumsuzlukların, görülemeyen hesapların ve kendi kudretinin düzeltmeye yetmediği yanlışların hesabının görüleceği bir âlem olmasına inanması, geleceğe güvenle ve ümitle bakmasına sebep olacaktır. Kısaca, laik bir ahlak terakkisi hayli sorunlu gözükmektedir.”

İslam dünyasının yetiştirdiği önemli mütefekkirlerden olan âlim Nakib Attas’ın görüşlerine karşı çıkmak elde değil. Fikirlerimin büyük bir yazar tarafından dile getirilmesi hoşuma gitti. Bizde bir tabir vardır, “yasaklar çiğnenmek içindir” diye. Yasaklara uymayan bir insanın vicdanen içi rahat ediyorsa, toplum için tehlike çanları çalıyor demektir, çünkü insan sosyal bir varlık olduğundan çevresindekileri ister istemez etkileyecektir. Sorun bana göre vicdan sorunudur ve bu da Allah ile ilgilidir. Allah’tan korkusu olmayan bir insandan her türlü pislik beklenir. Özellikle milletimizin kafası her türlü kurnazlığa çalışır(Mesela geçenlerde televizyonda izlemiştim. Adamın biri sigara yasağını delecek bir çözüm bulmuş. Nasıl mı? İki ucu açık iki hortum almış eline. Birinin ucuna sigarayı sıkıştırmış, diğerini dışarı salmış. Sigara dışarıda. Adam hortumun bir ucundan dumanı çekiyor, diğerinden üfürüyor. İşte böyle bir akla sahip bir milletiz. Kurnazlıkta üstümüze yok. Yani, illa içecek, içmezse olmaz. Gerçi bu örnek tam olarak aldatmaya uymuyor) Özellikle milletimize sıkı bir denetim lazımdır. Bunu, devlet yapacaktır. Çünkü bazı şirketler devlete vergi vermemek için elinden geleni ardına koymuyor, sigortasız işçi çalıştırıyor. Adam gibi Müslüman olan birinin bunları yaparken kalbi sızlar. Çünkü kurallar bir yere kadardır; ondan sonra vicdan gelir. Bu da iyi bir din -ister İslam, ister Hıristiyanlık, ister Yahudilik olsun- terbiyesiyle alakalıdır.

Okumaya Bunlarla Devam Et:

- Yazının başına dön!


Sen ne düşünüyorsun?