Deneme Yazıları



DY | üyelere özel



| Kaydol | Parolam?

DY | reklam

DY | sen de dene!

DY | kitapyurdu

DY | facebook resmi sayfası

DY | haberler

I'm listed in Personal

İslam dini ile Batılı değerler arasında bir doku uyuşmazlığı mı var? Piyasa ekonomisi, sivil toplum, demokrasi İslam ile ne kadar bağdaşıyor? Yoksa bu kavramlar tamamen İslam dinine uzak ya da yabancı mı? Biz Müslümanlar niçin Hıristiyan ve Yahudiler’e göre çok geride kalmışız, geriden takip ediyoruz dünyayı? İşte tüm bu soruların cevabını “İslam, Sivil Toplum, Piyasa Ekonomisi” isimli kitapta bulabilirsiniz.

Uzun zamandır bu soruların cevaplarını merak ediyordum. Kısmen de olsa soru işaretlerimi giderdim. Açıkça söylemek gerekirse, ben daha ziyade İslam ile demokrasi ve piyasa ekonomisinin niçin birlikte var olmadığını örneklerle gösterileceğini bekliyordum, çünkü örneklerle anlatıldığında akılda daha çok kalır. Fakat gördüm ki kavramlar üzerinden hareket edilerek hazırlanan kitap bir felsefe kitabına. Somut örnekler pek yok, daha ziyade ucu açık ve anlaşılmayan cümleler kurulmuş.

Liberte Yayınları’ndan çıkan bu kitap Liberal Düşünce Topluluğu’nun Friedrich Nauman Vakfı ile CIPE’nin işbirliği ile 1998’de İstanbul’da gerçekleştirilen Islam, Civil Society and Free Market Economy isimli uluslararası sempozyumda sunulan tebliğ metinlerinin bir kısmından meydana gelmiştir. Kitapta dört tane Türk yazarın -Yunus Apaydın, Ömer Çaha, Ömer Demir, Mehmet K. Özgen- üç tane yabancı yazarın -Norman Barry, Detmar Doering, Chandran Kukathas- tebliğleri yer almıştır. İngilizce tebliğler Türkçeye çevrilmiştir.

Kitaptan anlıyoruz ki İslam ile yukarıda saydığım kavramlar arasında doku uyuşmazlığı bulunmuyor. İslam piyasa ekonomisini, sivil toplumu, demokrasiyi içeriyor, teşvik ediyor. Üzerinde her yazarın mutabık kaldığı görüş bu yöndedir. “İslam tamamen farklı” diyen bir yazara tanık olmadım bu kitapta. Ayrıca, himaye ettiği her dine hoşgörü ile yaklaşan Osmanlı Devleti’ni çoğu yazar “Ortaçağ karanlığındaki aydınlık dünya” olarak yâd etmiş. Yazarların bu devlete gıptayla baktığı sonucunu çıkarıyoruz kitaptan. Her konuda Osmanlı Devleti’ni örnek gösteriyorlar. Mesela Detmar Doering şöyle diyor:

“…Osmanlı İmparatorluğu bize bunun en iyi örneğini sağlamıştır, diğer bir deyişle kendi ilişkilerini kendi tercihleri olan kanunlarla yürütmelerine izin verilen farklı dini toplulukların yer aldığı bir toplumdur. Bu model Ortaçağ’a dayanan kökenine rağmen, hâlâ çok canlı bir şekilde modern ve özgürlükçü görünmektedir. Bu göstermektedir ki saf dini inanış hoşgörü ile beraber yaşayabilir.”

Gerçekten de Osmanlı devletini mumla aramıyor muyuz? Herkes kendi inancını yerine getirebiliyordu. Osmanlı Devleti hiçbir zaman gayrimüslim unsurlara karışmadı. Onlar daha çok ticaretle uğraşır ve devlete cizye adı verilen vergi verirlerdi. Müslüman halk ise tarımla uğraşır, devlete asker yetiştirirdi. Devlet asker yetiştirilmesi karşılığında toprak hibe ederdi vatandaşlarına. Böylece hem insanlar toprağı işleyerek karnını doyuruyor hem de devletin asker ihtiyacını karşılıyorlardı. Ne zaman ki azınlık, milliyetçilik, Sanayi İnkılâbı, gayri Müslimlerin koruyuculuğunu üstlenme gibi şeyler ortaya çıktı, işte o zaman Osmanlı tedricî olarak çöktü. Çünkü bunların hepsi Osmanlı’yı yıkan birer unsurdu. 500 yıllık bir imparatorluk tarih oldu. Osmanlı’yı Batı’ya ayak uydurma çabaları Atatürk’ün kurduğu yepyeni bir devletle hız kazanacaktı. Müslümanlar laik bir sistem içerisinde yerini alacaklardı.

Kitapta her yazarın çözüm ürettiğini söyleyemeyiz. Ana fikir olarak, İslam’ın Batı’nın ürettiği mefhumlar ile uyuştuğunu anlıyoruz.

Bu yazımda bazı konuşmacıların yazılarını özet olarak kendi görüşlerimi de ekleyip sunacağım.

Yunus Apaydın Hz. Ali’nin şu sözleriyle başlıyor konuşmasına:

“Kur’an sayfalara yazılmış bir kitaptır ve kendi kendine konuşmaz; onunla insanlar konuşur, onu insanlar konuşturur ve ondan insanlar hüküm çıkarır.”

Yunus Apaydın İslam’da cemaatlerin çokluğundan ve görüşlerin farklılığından bahsederek, ortaya atılan fikirlerin diğer mezheplerle uyuşup uyuşmadığına bakılmasından ziyade Kur’an ile örtüşüp örtüşmediğine bakılması sonucuna varıyor. Bu yazarın konuşmalarından bir kısmını iktibas edelim. Sayfa 84’de yazar şöyle buyuruyor:”…Oluşan bu ekollerden hiçbiri asla İslam’ın kendisi veya gerçek İslâm olarak addedilemez. Bu ekoller kendi içlerinde tutarlı olup olmadıkları noktasında kontrol edilebileceği gibi bunların nispeten objektif bir takım kriterlere göre değerlendirilmesi, birbirleriyle mukayese edilmesi, isabetli veya isabetsiz görülmesi mümkündür.” Yunus Apaydın, hangisinin yaşama şansı olduğuna halk karar verecektir diyor. Yani, halkın kabul etmediği bir görüş itibar bulmayacak, kabul ettiği bir görüşe yaşama hakkı verilecektir.

İslam dini Hıristiyanlık ve Musevilik gibi şekle önem veren, verdiği mesajdan çok ibadet biçimlerine ağırlık verilen bir din değildir. Diyebiliriz ki İslam dini diğer dinler arasında sosyal hayata en fazla müdahale eden veya karışan bir dindir. Kur’an’da sadece ibadet etme şekilleri yoktur; aynı zamanda insan ilişkilerine, sosyal, hukukî hayata, ekonomi dünyasına yer verir. Kur’an’ın bu kadar geniş bir kitap olması şeriat adı verilen Allah’ın buyruklarını ortaya çıkartmıştır. Bu buyruklar her yerde aynı şekilde tatbik edilememektedir. Suudi Arabistan’da farklı, İran’da farklıdır. Dolayısıyla Allah’ın kitabını mükemmele varacak kadar tatbik eden bir milletin olduğunu söylemek şu an için geçerli değildir. Dolayısıyla Yunus Apaydın’ın kanaatlerini mantıklı buluyorum. Hz. Ali de zaten Kur’an’dan insanlar hüküm çıkarır, diyerek farklılaşmanın olabileceğini ima etmiş, Kur’an’dan hüküm çıkarmayı fertlerin nazarına bırakmıştır. Kur’an-ı Kerim’i okuyanlar kitabın tam anlamıyla açık ve anlaşılır olmadığını fark ederler. Zaten Türkçe meallerinde takriben her ayetin altında izahat yer aldığı görülmektedir. Bu da mukaddes kitabın her ayeti apaçık anlatmadığının kanıtıdır. İlahiyat profesörleri kitabı anlaşılır kılmak için parantez açarak bizi bilgilendirmektedirler. Dolayısıyla Kur’an insanlara, düşünme melekesine sahip olanlara açık bir kitaptır. Yalnız, Yunus Apaydın’ın da dediği gibi, Kur’an’a ters düşüp düşmediği noktasında verilen fetvalara, hükümlere eleştiri getirilebilir. Nitekim Osmanlı’da Şura adı verilen toplantıların olması bile mütedeyyin kişilerin hükümlerinin tartışılması geleneğinin ve gerekliliğinin göstergesidir. Çünkü devir sürekli değişmekte, yeni yeni buluşlar sergilenmekte, hiç karşılaşmadığımız olaylar meydana gelmektedir. Eğer Kur’an tartışılmaya açık bir kitap olmasaydı, insanın aklına gerek kalmaz, insan mukaddes kitapta yer alan hükümler doğrultusunda sonucu varırdı. Oysa Allah bize irade ve akıl vermiştir.

Dört sahih mezhep içerisinden hangisinin en doğru olduğunu söyleyemiyorsak, bağlı olduğumuz yasakların da en doğru olduğunu söyleyemeyiz. Fakat belli başlı yasaklar mevcuttur, biz bunlara karşı gelemeyiz. Mesela domuz etinin zorda kalınmadıkça yenilmesi yasaklanmıştır ve alkolün bir gramı bile haramdır. Bu temel buyruklara hiçbir mezhep karşı gelmemiştir( Bu mezheplerin adını vermekte fayda görüyorum: Hanefi, Şafii, Hanbelî, Maliki) Eğer karşı gelirse, batıl bir mezhep olduğu sonucu ortaya çıkar. Mesela Ebu Hanefi, Dr. Halim Hilmi Bilsel’in Allah Vardır kitabında yazdığı üzere, 50.000 fetva vermiştir. Bu fetvaların hepsinin doğru olduğunu söyleyemeyeceğimiz gibi, hepsinin yanlış olduğunu da söyleyemeyiz. Ebu Hanefi okumuş, öğrenmiş, insanlara yol göstermiştir. Hangi olaylarda nasıl davranacaklarını anlatmıştır. Diğer mezheplerin kurucuları da aynı şeyi yapmışlardır( Burada bir parantez açmak istiyorum. Habertürk’teki Teke Tek programına bir ara Cübbeli Ahmet Hoca konuk oldu. Fatih Altaylı değişik sorular soruyordu Nakşibendî tarikatına mensup hocaya. “Nakşibendîler de kollara ayrılmıştır. Peki, ne tür faklılıklar var aranızda?” sorusuna Ahmet Hoca şu cevabı veriyor:”İşte onun hocası şu duayı şu kadar okuyacaksın demiş, şu hoca şunu okursan faydalı olur demiş. Bundan gayri bariz farklılıklar bulunmamaktadır.” Sanırım yukarıda zikrettiğim mezhepler de küçük farklılıklar taşımaktadır. Bu örneği yazdıklarıma benzediği için verdim.) Bu dört mezhep sahih, yani gerçek, makbul mezheptir. Bu mezheplerin dışındakiler batıldır. “O zaman Alevilik ve Şia mezhebi batıl mıdır?” sorusu akla geliyor. Mesela bu mezhepler domuz eti yedi diye mi batıl oldu, dışlandı? Konuyu araştırmakta fayda var.
Kur’an ilahi bir elin dokunmasıyla husule gelmiştir. Onu anlaşılır kılan Hz. Peygamber’in sünneti ve ashabının görüşleri, hükümleridir. Kendisine vahiy gelen Peygamber efendimiz her olayda kendi aklına bağlı kalmamıştır. Ben ne dersem o olur tarzında bir tavır takınmamıştır. Adalet ve istişare onun vazgeçemediği kavramlardır. Konuşmacılardan biri olan Ömer Çaha Hz. Muhammed’in istişare ve adalete bağlılığını şu örnekle anlatıyor:”… Vahye en yakın sima olmasına rağmen Hazreti Peygamber toplumsal konuları istişare ile yürütmüş ve birçok konuda kendi isabetli görüşüne rağmen ashabının baskın görüşüne uymuştur. Uhud Savaşı’nda Hz. Peygamber kendisinin uygun görmediği savaş taktiğine ashabının baskın reyi olması itibariyle uymuştur.”

Ömer Çaha İslamî kavramlarla demokrasiyi içeren kavramların tezatlık teşkil etmediğini anlatıyor. İslâm’daki insan vurgusu, demokrasideki birey vurgusu ile önemli bir yakınlık gösteriyor, diyor. Şöyle devam ediyor:”…Bu temel vurgudan hareketle demokratik anlayıştaki birey, sosyal grup, sivil hayat, özel yaşam, serbest teşebbüs, siyasal katılım, seçim, hak, hukuk, sınırlı devlet gibi kavramlar İslâm’ın insan, cemaat, mahrem yaşam alanı, serbest ticari ortam, şura, adalet, hakkaniyet ve hukuk gibi kavramlarıyla önemli ölçüde örtüşebilmektedir.” Yazar demokrasinin içinde barınan kavramları İslâm’da aramanın doğru olmadığını ve bunların tarihî süreç içinde oluştuğunu belirtiyor. İslâm’ın demokrasiye ne kadar açık olduğu tartışma konusu yapılabilir diyor Ömer Çaha.

Günümüzden on üç asır evvel Batı’lı toplumların henüz bulduğu kavramları ortaya koyan İslam dini, Batılıların akıllarıyla ulaştığı mertebeye Kur’an sayesinde bundan asırlarca evvel ulaşmıştır. Hıristiyan toplumları Ortaçağ karanlığındayken Müslüman Osmanlı İmparatorluğu altın çağını yaşıyordu. Sanat, mimari, felsefe, ekonomi, şiir, hukuk had safhadaydı. Kimse Osmanlı’nın eline su dökemiyordu. Coğrafi Keşifler, Rönesans, Reform hareketleri ile dünya tersine döndü, medeniyet Doğu’dan Batı’ya geçti. Osmanlı devleti dünyadan silinme sürecine girdi ve Cumhuriyet’in ilanı ile tarihin tozlu sayfalarına karıştı. Demem o ki Müslümanlar bu dünyayı altı yüzyıl boyunca idare etti, ama Batılılar dalgalanan bayrağı Osmanlı’nın şafağından indirdiler ve kendi topraklarında göndere çektiler. Bu kadar Arap devleti olmasına, dünyada bir buçuk milyar Müslüman yaşamasına rağmen Batı’ya Avrupalılaşma çabalarından beri hayranlıkla bakıyoruz. Müslümanların miskinliği, tembelliği, gayri Müslimleri anlamama, kavramama çabası Avrupa’yı bize heveslendirmiş, bizi Kur’an’ın özünden uzaklaştırmış ve mukaddes kitabımızın çağ dışı olduğu gibi bir vesveseye sokmuştur. Hâlbuki Osmanlı devleti çağı geriden takip etmeseydi, yeniliklere açık olsaydı ve din adamları Batı’daki gelişmeleri Osmanlı’ya uyarlasalardı, Kur’an akıllardan çıkmaz ve her zaman başvurulacak bir kaynak olurdu. Batı’nın değerleriyle değil, Kur’an ve önemli din âlimlerinin söyledikleriyle yaşamımıza devam ederdik. Burada Batı’nın değerleri tamamen İslam ile tezat teşkil ediyor demek istemiyorum. Sadece kopyacılığın, her türlü özenti ve taklitçiliğin yanlış olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Araştırmacı-yazar Mehmet Kasım Özgen, Kolektivist ve Bireyci İslam Yorumları Üstüne adlı makalesinde Harici ile Mutezile felsefesini mukayese ediyor. Kolektivist açıdan İslâm’ı ilk yorumlayanlar Haricilerdir, diyor Mehmet Kasım Özgen. Hariciler “Hüküm ancak Allah’ındır.” ayetini slogan haline getirmişler. Onlara göre, İslâmî hayat ancak kitabî hayattır. Bu mezhep Hz. Ali ve arkadaşlarını tahkim(birini bir problemi çözmek üzere hakem olarak atama) olayını delil göstererek tekfir( kâfir sayma) etmişler. Sayfa 94:” Onlara göre tahkim olayına başvurmakla Hz. Ali Kur’an’ın dışına çıkmıştı. Kur’an’ın hakemliği dururken problemi çözmek için insanların hakemliğine başvurmakla kâfir olmuştu. Önde gelen haricilerden biri olan Zurat Hz. Ali’ye, “Allah’ın kitabı ortada iken sen insanların hakemliğine gider, onların hükmüne uymaya karar verirsen seni katlederek Allah’ın rızasını kazanırım.” demiştir; Hz. Ali ise, “Biz insanları değil, Kur’an’ı hakem tayin ettik. Kur’an ise, insanlar vasıtasıyla dile gelir.”cevabını vermiştir. Hz. Ali’nin bu sözü, yukarıda belirttiğim gibi, Yunus Apaydın’ın konuşmasının başında sarf ettiği alıntıyla bire bir örtüşmektedir. İslam’daki ayrılıkların Dört Halife Devri ile gün yüzüne çıktığı ve neden ayrılıkların yaşandığı örnekleriyle anlaşılıyor.

Hz. Ali’nin Kur’an’ı çiğnediğine hüküm getiren Hariciler farkında olmadan ya da bilerek Kur’an’ı kendileri ayaklar altına almışlardır. Mesela fertten değil, cemaatten veya zümreden yana olmuşlardır. Oysa İslam dini bizzat akla, vicdana ve ferde yöneliktir. (Mehmet Kasım Özgen’in araştırmasını okuyunca aklıma Yaşar Nuri Öztürk’ün Allah İle Aldatmak adlı kitabından Raiyye bölümü geldi. Raiyye davar sürüsü anlamına gelir ve çoğulu reayadır. Burada hulâsa, Prof. Dr. Yaşar Bey Kur’an’daki ayetlerden yola çıkarak “raiyye” olunmaması iktiza ettiğini anlatmış. Bütün krallık-sultanlık sistemlerinin bir raiyye sistemi olduğunu altını çizerek belirtmiş. Kanal B’ de katıldığı Kırmızı Çizgi programında bunu tekrar dile getirdi Yaşar Nuri. Osmanlı toplumunu bu yüzden kısmen eleştiriyor) Hariciler o kadar aşırıya kaçmışlar ki, kâfirlerin çocuklarını bile beşikten itibaren kâfir saymak lazım geldiğini bile söylemişler. Cemaat yapılanması savunan Hariciler, İslam dinini ferdin bakış açısıyla değil, cemaatin bakış açısıyla değerlendirerek, aklı ihmal etmişlerdir.
Mehmet Kasım Özgen kolektivist Harici görüşlerinin karşısına bireyci Mutezile görüşlerini oturtuyor. Cemaat yapılanması yerini Mutezile felsefesinin temeli olan ferde veya bireye bırakır. Mutezile öncelikle irade özgürlüğünü ön plana çıkardı ve bunu cesaretle savundu, diyor yazar. Mutezile sayesinde İslam dünyasında fikir özgürlüğü genişçe yer bulmaya başladı. Hoşgörü sayesinde tartışma ortamına kimse engel teşkil etmiyordu. Yedinci ve on ikinci yüzyıllar arasında yer alan bu hoşgörü çerçevesindeki tartışma ortamının Arap devletlerinin ilimde ileri gitmelerine ve Ortaçağ’da Hıristiyanlara Engizisyon zulmü sürerken altın çağını yaşamalarına olan katkısı yadsınamaz.

Okumaya Bunlarla Devam Et:

  • Aralarda Yaşamak
    Hayatım boyunca hep aralarda yaşadım. Ne çocuk olabildim, ne yetişkin! Ne genç olabildim, ne olgun! ...
  • Dindar Atatürk
    Mustafa Kemal Atatürk, askeri ve siyasi kişiliğinin yanı sıra, ahlakı ve İslam dinine verdiği önemle...
  • Burnumuzdaki Üstün Yaratılış
    Koku olarak tanımladığımız şey aslında nesnelerden buharlaşan kimyasal tanecikler, yani molekülledir...
  • Siz Ona Döndürüleceksiniz
    Rabbimizin, kullarına rehber olarak gönderdiği Kuran’ı okuyanlar mutlaka bilirler; Kuran’da dünya ha...
  • Cennet İçin Yeterli miyiz?
    Yaşamınızı şöyle bir gözden geçirin. Hayatınızdaki pek çok şeyin zıtlıklarla yaratılmış olduğunu gör...
- Yazının başına dön!


Sen ne düşünüyorsun?