Deneme Yazıları



DY | üyelere özel



| Kaydol | Parolam?

DY | reklam

DY | sen de dene!

DY | kitapyurdu

DY | facebook resmi sayfası

DY | haberler

I'm listed in Personal

İşte Ülkem!

  |  13 Aralık 2008  |  Politika ve Siyasa

Çıkar üzerine kurulu ilişkilerde amaç halkı mutlu etmekten çok bireyleri mutlu etmekse, halk ezilebilir ve halkı kalkındırmak amacı güden siyasi partiler, oyu araç olarak kullanabilir. Nitekim TBMM’ye giren siyasi partilerin ana hedefi toplumu memnun etmekten çok bir zümreyi (kendi çevresindeki çıkar grubunu) memnun etmektir. Oysa oy, TBMM’ye girip, çıkar çevresinin refahını sağlamanın aracı değil, topumun kalkınmasını amaç edinen insanlara biçilen bir değerdir.

Bizde oya verilen değer çoğu kişinin gözünde yüksekken, siyasi partilerin gözünde sadece amaca giden yolda toplanılması gereken bir kâğıttır. Bu kâğıdı toplayıp meclise girmeyi becerenler, seçimlerden önce dile getirdikleri vaatlerini havada asılı bırakırlar. Böyle bir ortamda oy verdiği partinin kendisini kandırdığını gören vatandaşlar kandırılma psikolojisine maruz kalırlar. Bu da daha sonraki seçimlerde hiçbir partiye güvenmeme gibi bir genellemeyle zuhur eder. Böyle bir kişide şu cümleye çok rastlanır:

“AMAN BİRİNE OY VERECEKSİN DE NE OLACAK SANKİ!”

Böyle düşünen insan ülke sorunlarına duyarsız kalır ve bütün partileri aynı kefeye koyar. Demokrasi kavramından nefret etmeye başlar. “Boş vercilik” kalıbına sığınan insanlar düşünmekten alıkoyar kendisini. “Boş ver kim gelirse gelsin” mantığıyla hareket edenlerin varlığının artması ise, en vahim olanıdır. Bu davranış ülkenin apaçık yağmalanmasına müsaade edildiği anlamına gelir ve bu durum ülkenin sonudur, bağımsızlıktan uzaklaşıp başka devletlerin himayesi altına girmektir. Böyle düşünen insanları itham etmek basit bir yadırgama yöntemidir, bu düşünceye iten sebepleri araştırmadan bu yargıya varmak kolaycılıktır. İnsanlarda bir bezmişlik hali gözlemlenmektedir. Bu tabuyu ancak başa geçen siyasi partiler yıkabilir. Ülkemiz böyle partilere yıllardır hasret.

Partilerin menfaat peşinde koşmaları onları bir halk partisi yapmaktan çok, bir sınıf partisi yapar. Mesela İşçi Partisi işçi sınıfını düşünür, dinci partiler dincileri, cemaatleri düşünür. Oysa bu görüşlerle ileriye gidilmez. Önemli olan bir sosyal yapı etrafında birleşmektir. Bunun siyasetteki anlamı ise sosyal demokrasidir. Avrupa’da şu anda görülen rejim budur. Yani, insan odaklı bir rejim. İnsana önem veren, insan için yaşayan bir rejim.

AKP’nin kömür ve erzak yardımlarıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur bunun. Sosyal demokraside amaç, insanı havadan gelen paralarla beslemek, bedavaya alıştırmak, yattığı yerden doyurmak değildir; AMAÇ bir insana iş olanakları tanıyarak, onun eğitimini en üst düzeye çıkartarak topluma hizmet eden bir kişi olarak yetiştirmektir. Oradaki aile hekimliği kavramı hep insana değer vermekten doğmaktadır. Bizdeki değer anlayışı ise, toplumun karnını doyurmak ve onun ısınmasını sağlamaktır. Böyle bir değer anlayışı kalıcı değildir.

Temeli tahkim etmeden ikinci kata veya üçüncü kata çıkmak, o inşaatın ufak bir depremle toz dumana bürünmesi demektir. Temelde yatan en önemli unsur, eğitimdir. Bir insana eğitim vermezseniz, istediğiniz kadar kömür dağıtın, o insan topluma yararlı bir insan olmaktan münezzehtir. Avrupa, insanını eğitmektedir, ona en sağlam eğitimi vermektedir. Araştırma yaptırmaktadır, ezbere dönük değildir. Bizdeki sistem ezberdir ve ezberlemeyen başarısız kabul edilir. Böyle bir insandan yorum bekleyemezsiniz. Onun bir tek doğrusu vardır. Mesela,1453’te İstanbul fethedilmiştir; bu kadar. Ondan fazla bir şey beklemeyin.
Düşünmeyen, üretmeyen bir toplum kurma hevesi kimsenin kursağında kalmadı. Bunu hayal edenler hedeflerine ulaştı. Türkiye şu anda “Düşünüyorum, o halde vurun” dedirtecek bir ülke haline geldi. Düşünen, ABD’yi ve hükümeti sert şekilde eleştirenler bir bir öldürüldü. Ülkesini düşünen, vatanına sahip çıkanlara tehditler savruluyor, ağzını çok açana yaşama hakkı tanınmıyor. Bazıları içeri atılıyor, bazıları kim vurduya gidiyor. Bahriye Üçok, Uğur Mumcu kim vurduya giden isimler arasındadır.

“Düşünmeyen, üretmeyen bir toplum neyle meşgul olsun?” dediler ve cevap verdiler:

EĞLENCE. “Siz bizim sunduğumuz eğlencelerle vakit geçirin kardeşim” dediler. Mesela, ABD filmlerini yaydılar, televole kültürünü aşıladılar, porno filmleri soktular yaşamımıza, disko açtılar. Bizdeki bu Batı hayranlığını kullanmayı iyi bildiler. Dükkânına, markasına Türkçe isim veren insanları aşağılık kompleksine soktular. Çünkü her şeyde İngilizce egemendi. Yozlaşmaya açık bir toplum haline getirildik. Çünkü öyle abartıldı ki BATI, tapılacak bir şey konumuna getirildi. Oysa Türk insanı kendi değerlerini dışarıya pazarlayamadı. Çünkü az gelişmiş bir ülkede yaşıyordu. Gelişmiş ülkelere her zaman aşağıdan baktık, onu bir dev gibi gördük ve sonuçta düşünmeyen, üretmeyen, kopyacı, eğlence meraklısı bir gençlik dünyaya getirdik.

Sonuç olarak Türk insanı, hem kendi içinden vuruldu hem de dışarıdan. İkisi birlikte bir olup ülkeyi bu hale getirdiler.

ÜLKEMİZDEN HÂLÂ SON DERECE MEMNUN MUSUNUZ?

HÂLÂ BOŞVEREREK Mİ YAŞAMAK İSTİYORSUNUZ?

DUYARSIZ KALMAYIN! KARANLIĞA BİR MUM YAKALIM, IŞIĞI GÖRENLER ELBET OLACAKTIR. ÇÜNKÜ BİZ VARIZ!

Okumaya Bunlarla Devam Et:

- Yazının başına dön!


Sen ne düşünüyorsun?