Deneme Yazıları



DY | üyelere özel



| Kaydol | Parolam?

DY | reklam

DY | kitapyurdu

internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.

DY | sen de dene!

DY | haberler

I'm listed in Personal

Türkiye günlerdir Gazze’ye insanî yardım götüren Mavi Marmara adlı Türk gemisine yapılan saldırıyı konuşuyor. Sınavlardan dolayı gündemi pek takip edemediğimden asıl olay meydana geldikten hemen sonraki üç gün art arda aldığım ve daha sonraki günlerde göz gezdirdiğim gazetelerden alıntılayarak ve kendi düşüncelerimi sunarak yapılan saldırıyı izah etmeye, bir uzman kadar olmasa da derinlemesine incelemeye gayret edeceğim.

Atatürkçü ve bazı sosyalist yazarları bünyesinde barındıran Cumhuriyet gazetesinin olaya nasıl tepki verdiğini ve olaya duyarsız kalıp kalmayacağını merak ettiğimden, yapılan saldırıdan hemen sonra, yani 1 Haziran 2010’da, mevzubahis gazeteyi aldım. Genel olarak acımasız saldırıyla ilgilenildiğini gördüm. Mesela gazetenin manşeti şuydu: İsrail insanlığı vurdu. Müslümanlarla ilgili olan bu meseleye Cumhuriyet gazetesinin duyarsız kalmaması beni hem şaşırttı, hem de sevindirdi. Ancak bu gazetenin Filistin meselesi ile ilgilenmesini üniversitedeki bir hocam farklı bir şekilde yorumladı. Meğer Filistin davası solcular için de önemliymiş. Çünkü sol, milliyetçi değil, insanlığın yararını düşünür ve ABD ve İsrail politikalarına tümden karşıdır. Filistin’i vuran İsrail olunca da solcular doğal olarak Filistin’in tarafında saf tutuyorlar. Ama onların amacı her halde Müslüman din kardeşlerimize sahip çıkmak olamaz. Çünkü solun dine karşı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bu savunma Cumhuriyet’in manşetinde de görüldüğü gibi insanlığın vurulmasından dolayı ortaya çıkmış bir savunmadır. O zaman şöyle bir yargıya ulaşabiliriz: ABD veya İsrail kimin karşısındaysa, Cumhuriyet onların karşı olduğu tarafın yanındadır.

Cumhuriyet, Mavi Marmara adlı gemiye yapılanı kınamıştır. Peki, gazetenin yazarları nasıl bir tavır takınmışlardır? AKP’nin politikalarını eleştirmeyi bir ilke haline getiren bu gazetenin yazarlarından ve Barlas’la ekranlarda düellosuyla tanınan Emre Kongar Komşularla Sıfır Sorun Politikası ve Türkiye’deki Yahudiler başlıklı köşe yazısında komşularla sıfır sorun politikasını sorgularken, İsrail’in gemidekilere zulmetmesinden dolayı Türkiye’deki Yahudilere duygusal ve fevrî davranılmaması gerektiğinin altını çiziyor. Mesela komşularla sıfır sorun politikasına değinirken şunları belirtiyor: “… Komşularla sıfır sorun politikası aslında komşularla sorunların tırmanmasına, Türkiye’nin Ortadoğu’daki savaş cehenneminin içine doğru sürüklenmesine ve üstelik iç istikrarın bozulmasına mı yol açıyor?”

Türkiye, Suriye ile vizeleri kaldırdı; yakında Yunanistan’daki bazı adalara da vizesiz gidilebilecek. Türkiye adımlar atıyor, mutat politikaların dışına çıkıyor, komşularıyla sorun istemiyor. Bu politika kulağa son derece hoş geliyor. Türkiye bölgede önder bir rol oynamak istiyor. Bakıyorsunuz, Filistin davasına Arap ülkelerinden kimse sahip çıkmıyor. Mısır bile daha yeni Refah Kapısı’nı açtı. Demek ki Mısır da Filistin davası ile ilgilenmeyen bir devletti. Şimdiyse kapıyı açarak İsrail’in abluka altına aldığı Gazze’deki Filistinliler için bir adım atmış oldu. Petrol zengini Arapların ABD kontrolünde olduğu düşünüldüğünde Filistin davasında kılları kıpırdamıyor. Meşhur “One minute” den önceki saldırılarda da bir tek laf edememişlerdi. Hani Müslüman Müslüman’ın kardeşiydi? Böyle kardeşlik mi olurmuş? Keşke bu basiretsiz Araplar 1948’de BM kararıyla İsrail devleti kurulduktan hemen sonra Siyonist baş belası İsrail’i defetselerdi bölgeden! Ki hem Nihat Genç’ten hem de Mustafa Akgün’den okuduğum kadarıyla ellerine böyle bir fırsat geçmemiş değil. Tüm Arap ülkeleri birleşip tam İsrail’i bölgeden kovacakken, Ürdün ve Suudi Arabistan kralları İngiltere ile anlaşıp saldırıyı durdurmuşlar. Nihat Genç’in kitabı Amerikan Köpekleri ile ilgili yazdığım özetteki bir paragrafı konuyla ilgili olduğundan dolayı buraya almaya uygun buldum: “Arapların İsrail devletinin ayakta kalmasına yardımcı olduklarını belirtiyor yazar. İlginç bir hikâye… Meğer Araplar isteselermiş, Arabistan’da İsrail devleti yok olacakmış. 1948’de kurulan İsrail devletini Arap halklar yıkmak için Telaviv’e doğru hareket ederler. Arap krallar İngilizlerden çekinip savaş istemez, ama halkı durdurmak kolay değildir. İsrail orduları esir olur, İngiltere araya girer ve Arap krallar İngiltere’nin ateşkes isteğini kabul eder. Ve hayatının hatasını yaparlar. Oysa İsrail’in tarihten silinmesine ramak kalmıştı. Bundan sonra ne oldu? Araplar İsrail’i tanısın demeye başladılar. Nihat Genç, ‘Araplar bir daha bu fırsatı hiçbir zaman bulamadılar.’ diyor. Ve Arap kralların aptallıkları Arapların ölümüne mal oluyor; Filistin kan kaybetmeye, İsrail kahpe saldırılarına devam ediyor; Siyonist İsrail çocukları öldürmekten zevk alıyor.” Filistinliler kaç yıldır bunun acısını çekiyor. Ne zamana kadar böyle devam edecek, bu zulüm ne zaman bitecek?

Emre Kongar yazısında ayrıca Türk halkının Yahudi vatandaşlarımıza duygusal tepkiler vermemesi gerektiğinden bahsediyor. İstanbul’daki 6–7 Eylül olaylarını tekrar yaşanmaması için kamuoyunu uyarıyor. Siyonist İsrail’in gaddar politikalarının acısının Türkiye’deki Yahudilerden çıkartılması doğru değildir, diyor.

Emre Kongar’ın korktuğu başına geliyor. Yazı yazdığı gazetenin aynı günkü haberine göre, İsrailli bisikletçiye saldırılmış. Uluslararası 1. Trakya Bisiklet Turu’nun son etabında Hasan Fehmi Özer Filistin bayrağı açarak İsrailli bisikletçiye yumruk savurmuş.

Cumhuriyet gazetesindeki başka bir yazar Hikmet Çetinkaya İskenderun’dan Gazze’ye başlıklı yazısında her iki olaydan da üzüntü duyduğunu anlatıyor. Yazının bir yerinde şöyle diyor: “Gazze’nin İsrail tarafından vurulduğu, kadınların, çocukların, gençlerin nasıl öldürüldüğü, evlerin yıkıldığı yılları düşündüm. Umutsuz bir güne başlamıştım yine. Hayallerim birden kaybolup gitti.”

Gazetenin başka bir yazarı Orhan Bursalı ölümlerin sorumlusunun iktidar olduğu düşüncesini aşılıyor okurlara. İsrail hükümetinin bu yardım gemisini sokmayacaklarını olaydan önce açıkladıkları halde AKP’nin gemiye müdahale etmemesini eleştiriyor. Şöyle diyor: “İsrail’in tutumu çok net ve açıkken, Gazze’ye hiçbir gemi sokmayacaklarını, askerî müdahalede bulanacaklarını açıklamışken, yardım için liman göstermişken, Ankara’da iktidarın gemilere ve olabileceklere seyirci kaldığını görüyoruz. Siyasî amaçlı yardım siyasî bir çıkar da elde etmeyi amaçlar.  İsrail’in acımasız saldırısı ölümlere yol açmıştır. Bir yönüyle de ‘din savaşı’ kategorisine giren bu cinayet-kurban olayının siyasî rantı, Türkiye’de en çok Saadetçilerin mi yoksa iktidarın mı üzerinde kalacaktır, göreceğiz.” Gazetenin başyazarlarından Cüneyt Arcayürek de “Perşembenin Gelişi Çarşambadan Belliydi” başlıklı yazısında Orhan Bursalı’nın eleştirilerini paylaştığını belli ediyor. Yazısında olaydan üç gün önce Cüneyt Özdemir’in programında İsrail Ankara Büyükelçisi Gaby Levy’nin gemilere mutlaka müdahale edileceğini ve malzemenin Gazze’ye sokulmayacağını çok açık bir şekilde ifade ettiğini belirtiyor. Cumhuriyet yazarları hükümeti eleştirmekte bir dereceye kadar haklılar, çünkü gözden kaçırdıkları bir durum var. O da İsrail’in bu saldırıyı kendi sularında değil uluslararası sularda gerçekleştirmesi. İsrail eğer bu gaddar müdahaleyi kendi sularında gerçekleştirseydi, belki bu kadar tepki görmeyecekti. Fakat gerçekten haklı olmadığı bir durumla karşı karşıya kaldı. Ve kendini savunmak için bahaneler aramaya başladı. Neymiş efendim, gemidekiler ateş açmış askerlerine. Kendilerini korumak için de onlar ateşle mukabele etmiş. Peki, gemide silah varsa nasıl oluyor da İsrail askerlerinden kimse ölmüyor? Bizimkilerin elleri armut mu topluyordu? Onlar da karşılık verirdi elbet. İHH’nin Hamas ile bağlantısının olduğu da gerekçelerden biri. İsrail bir şekilde bu katliamın önüne geçebilirdi, başka yollar deneyebilirdi. Ancak kalleş bir yol seçerek baş belası olduğunu kanıtladı. İsrail’in hiçbir şekilde savunulacak bir tarafı kalmadı.

İsrail bu saldırıda kendini haklı çıkarmak için her yola başvurdu. Yaklaşık 15 gün önce Posta gazetenin ilk sayfasında kan revan içinde kalan bir İsrail askeri gösteriliyordu. İsrail hükümeti bu fotoğrafları saklı tutmuş ilk başta, daha sonra basına vermiş. “Askerlerimize saldırıldı; biz de o yüzden ateş açtık.”diyen İsrail kendini dünya kamuoyunda mağdur göstermek için olaydan kaç gün sonra elinde bulunan fotoğrafları kullanıyor. Onlar yaralandı, bizimkiler öldü. Bizimkilerin elinde silah olsaydı, kim bilir neler olurdu!

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre İHH’den yapılan açıklamalarda gemilerin birçok kez gümrük kontrolünden geçtiğine vurgu yapılarak silah iddiaları reddedilmiş. Ayrıca baskın sırasında yaralananlar arasında İsrail’deki İslamî hareketin liderlerinden Şeyh Raid Salih’in de yer aldığı bildirilmiş. Filistin’deki bir haber sitesi de İsrail askerlerinin baskın sırasında “öldürülecekler listesi” taşıdığını öne sürmüş. Büyük ihtimalle İsrail askerleri rastgele ateş açmadı.

2 Haziran 2010 günü aldığım Milliyet gazetesinde İngiliz The Independent gazetesinin dünyaca ünlü deneyimli Ortadoğu muhabiri ve yazarı Robert Fisk’in meşhur olayla ilgili yazısını görüyoruz. Robert Fisk kanlı baskını şöyle yorumlamış: Arapları öldürmeye alıştılar, şimdi de Türkleri öldürüyorlar. Robert Fisk genel olarak politikacıların karar alamamasından şikâyet ediyordu. Şu saptamasını hayli yerinde buldum: “Şurası bir gerçek, eğer Avrupalılar(evet, Türkler de Avrupalı değil mi?) başka bir Ortadoğu ordusu tarafından ( İsrail ordusu da bir Ortadoğu ordusu, değil mi?) vurulsaydı, öfke dalgaları oluşurdu.”

Milliyet gazetesinin daimî köşe yazarlarından Taha Akyol başbakanın konuşmalarını yorumlamış “Mehmetçik Gazze’ye” başlıklı yazısında. Başbakanın İsrail’i kınarken İsrail’le diplomatik ilişkileri kesmek, ticarî ilişkileri, askerî işbirliğini, silah alımlarını durdurmak gibi laflar etmediğinin altını çiziyor. Ve şöyle devam ediyor: “Böylece elindeki kartları erken açmadı; belli ki Türkiye bu süreci gelişmelere göre adım adım götürecek.” Bazı adımlar atıldı ilk başlarda. Mesela milli takımımız İsrail’den geri çağırıldı. Şimdi hatırlamadığım başka bir şey daha iptal edilmişti. Taha Akyol, “İsrail silahsız sivillere karşı gerçek bir cinayet işlediği için uluslararası ahlak ve hukuk bakımından zor durumdadır, dünyada gittikçe yalnızlaşmaktadır.”diyor ve ekliyor: “PKK’nın uluslararası camiada yalnızlaşmasının sebebi de elindeki masum insanların kanıdır. Böyle bir çağdayız; Mehmetçiğin Gazze’de hiçbir işi yok, Gazze’de işi olan Kızılay’dır, sivil kuruluşlardır.” Mehmetçiğin Kore’de de işi yoktu, ama Türkiye elin NATO’suna üye olup Sovyet tehdidinden kurtulmak için Kore’ye asker gönderdi. Yedi yüz küsur şehit verdik. Ve ABD için verdik… Ve Hıristiyanlar için öldük. Maalesef acı bir gerçek ki Müslümanlar katledilirken sessiz kalıyoruz; hele Arap ülkelerinin kılları kıpırdamıyor. Türkiye kendi çapında İsrail’i şiddetle kınıyor sadece. Gelin Gazze’yi savunalım. Ama nerede İsrail devletine kafa tutmak! Bir kere BM bu konuda hiç konuşmasın, çünkü İsrail, BM kararıyla kuruldu. Bu kurum sessiz kalmaya mahkûmdur. AB de BM gibi sessiz kalmak zorunda olan kurumlardandır, çünkü AB’nin başını çeken iki devlet olan Almanya ve Fransa’nın mazideki panoraması soykırımlarla doludur. Fransa Cezayirli Müslümanlara, Almanya ise kendi ülkesinde yaşayan Yahudilere zulmetmiştir, onları katletmiştir topluca. İspanya faşist Franco döneminde kim bilir neler yapmıştır! Büyük devletler bu zulümlere seyirci kaldılar. Onlardan Gazze’yi savunmalarını beklemiyorum. Tarih bir gün onlardan hesap soracak.

Semih İdiz aynı günkü yazısında İsrail ile ilişkileri kesmenin o kadar kolay olmayabileceğini vurguluyor ve şöyle diyor: “Erdoğan ne ortak savunma projelerine son verileceğini, ne diplomatik ilişki düzeyinin indirileceğini, ne İsrail ile ticarî ilişkilerin azaltılacağını, ne de İsrail’e karşı uluslararası mahkemelerde tazminat davaları açılacağını açıklayabildi. Kısacası, bırakın uluslararası camiayı, Türkiye’den bile İsrail’e karşı acıtıcı tek taraflı yaptırımlar çıkacağına dair bir işaret henüz alınmış değil.” Aynı gazetedeki Güngör Uras “İsrail ve PKK Terörü İyiye Gidişi Frenlemesin” başlıklı yazısında 2008 yılında İsrail’e ihracatımızın 1,9 milyar dolar, ithalatımızın 1,4 milyar dolar ve 2009’daki ihracatımız 1,4 milyar dolar, ithalatımız 1 milyar dolar olduğunu belirtiyor. Bu rakamlar gösteriyor ki ticaretteki bir aksaklıkta daha çok İsrail zarar görecek. Bir de işin savunma sanayi ile ilgili tarafı var. Biz İsrail’den pilotsuz hava aracı ve birçok askerî malzeme alıyoruz. İsrail ile ticarî ilişkileri kesmek demek İsrail’in askerî malzeme ticaretinde Türkiye gibi bir pazarı kaybetmesi demek. Ayrıca Konya’da İsrail askerlerinin Türk subaylar tarafından eğitildiği de basına yansıdı. Kısacası bu ilişkinin kesilmesi daha çok İsrail’in zararına olacak gibi gözüküyor. Ancak maalesef her şey sokaktaki adamın istediği gibi olmuyor. Mesela ekonomik ilişkileri kesmek çok zor. İsrail’e sattığınız ürünlerden Türkiye’deki işçi para kazanıyor. Bu da doğal olarak işçiye yansıyor ve Türkiye’deki işçi sayısının azalmamasına olanak sağlıyor. Bir şekilde bu dış ticarette Türkiye kazanıyor. Bu sebeple ben daha çok ticarî ilişkileri kesmenin zor olacağı kanaatindeyim. Mesela Konya’daki İsrail askerlerini eğitme programı durdurulabilir, ancak mal alıp-satımının durdurulması hem İsrail ekonomisine hem de Türkiye ekonomisine zarar verir. Keşke kendi ayaklarımızın üstünde durabilen bir ülke olabilseydik. Böyle olsaydı daha farklı yazardım. İsrail’e “Çok da umurumdaydın”derdim.

Gazeteleri taramaya devam ediyorum. Bu tarihten sonra, yani 3 Haziran 2010 günü, aldığım Star gazetesinde Gürkan Zengin, Robert Fisk’in yorumuna benzer bir yorumda bulunuyor. Gürkan Zengin “İsrail Hayatın Gerçekleriyle Tanışıyor” başlıklı yazısının bir paragrafında şöyle diyor: “Bütün dünya şunu biliyor: Böyle bir eşkıyalığı İran Basra Körfezi’nde yapmış olsaydı, Amerika dünyayı Tahran’ın başına yıkardı. Öyle bir durumda sergilenecek Amerikan tavrı ile bugün sergilenen Amerikan tavrı arasındaki fark, Barack Obama yönetiminin itibarını bütün Müslüman dünyasında sıfırlamaktadır.” Acaba hangi Müslüman ülkede Amerika’nın itibarı güçlü? Hiçbir ülkede olmasa gerek. Bush gitti, Obama geldi; peki, ne değişti? Afganistan’a asker yığmaya devam ediyorlar. Bir NATO kuvvetleri öldürülüyor, bir aşırı dinci dedikleri militanlar. Bunun sonu yok. Öldüren öldürene. Irak üçe bölünecek diyorlardı, daha bölünmedi. Bakalım ne zaman bölünecek? İsrail ne zamandır Müslümanları öldürmeye devam ediyor. Obama’nın hiç sesi çıkıyor mu? Hayır. Allah aşkına! Hıristiyan olan birinden Müslümanları koruması, onların haklarını müdafaa etmesi beklenebilir mi? Obama HOPE(UMUT) olabilir mi? Kendimizi kandırmayalım. Bölgedeki çıkarı, şu çıkarı, bu çıkarı diyerek herkes kendi menfaatinin peşinde koşuyor. Güçlü devletlerin dünya barışını istediği falan yok. Onlar sadece “dünyanın barış elçileriymiş” gibi gösteriyorlar kendilerini. Oysa İsrail’e söz geçiremeyen bir devlet barış elçisi olabilir mi? Müslümanları birbirine kırdıran devletler barış yanlısı olabilir mi? Bugün PKK’ya destek verenlerden tarih hesap soracak birgün. Tarih sormazsa bile yüce Allah hesap soracak. Hesap günü geldiğinde yalan dolanları ateş kuyusuna atacak onları. Bari hiç konuşmayın ya da konuşun, ama barıştan bahis açmayın. İkiyüzlü olduğunuzu göstermeyin millete. Barış sizin ağzınıza alamayacağınız kadar ulvî bir kavramdır. Bu kavramın değerini bilemezseniz, altında ezilirsiniz. Ben politikacıları da anlayamıyorum. Yalan dolanlarla nasıl yaşıyorlar? Başlarını yastığa koyduklarında hiç mi vicdanları sızlamıyor ya da deliksiz bir uyku çekebiliyorlar mı? Meclis kürsüsünde ettikleri yeminin ağırlığını taşıyamamaktan üzüntü duyuyorlar mı acaba? Ağlıyorlar mı hiç? Yoksa taş kalpli olup, timsah gözyaşları mı döküyorlar? Ki biz de yemin ettik mezuniyet töreninde. İlk önce iğneyi kendimize batıralım. Bakalım biz hakkı gözeterek, sözümüze sadık kalarak, vergi kaçırmayarak, vatandaşlık görevlerimizi, ödevlerimizi yerine getirerek yaşayabilecek miyiz? Aksi, eleştirdiğimiz kişilerin safında yer almak olur; bu da bizim sözleriyle yaptıkları çelişen bir kişi olduğumuzu gösterecektir.

Star’daki bir diğer yazar Nasuhi Güngör “İskenderun Savunması Gazze’den Başlar” başlıklı yazısında “Bırakın Filistin’i de kendi iç işlerinize bakın!” diyerek hükümeti eleştirenlerin yanılgılarını belirtiyor ve özetle İskenderun’daki saldırıyla gemideki katliamı birlikte ele almadan bir yere varmanın mümkün olmadığının altını çiziyor. Yazar bence haklı. Yukarıdaki paragraflarda da belirttiğim gibi PKK kimsenin karışmadığı, yardım etmediği bir örgüt olsaydı, Türkiye bu sorunu çoktan hallederdi. Ancak öyle değil maalesef. Terör olmasaydı, biz İsrail’den uçak almak zorunda kalmayacaktır. Bu örnek bile terörü kimin beslediğini ortaya çıkarmıyor mu? Bence bölgedeki sorunları birleştirmeden düşünmek dar görüşlülüktür. Star gazetesindeki başka bir yazar olan Mehmet Metiner de “İsrail’in PKK kartını kullanmayacağını düşünmek sanırım akıldan uzak bir yaklaşım olur.”diyerek İsrail PKK’yı kullanıyormuş gibi bir şüphe uyandırıyor ve bunun tersini akıldan uzak bir yaklaşım olarak görüyor. Recep Tayip’in HAMAS’a yakın olduğu biliniyor. Acaba bu saldırıda Başbakan Recep Tayip’e bir gözdağı mı verilmek istendi ya da “one minute” nin rövanşı mı alındı? Bakalım gelecek bize neler gösterecek?

Dindar Yahudilerin gemilere yapılan saldırıları kınaması Cengiz Özakıncı’nın yayımladığı İslâm’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü adlı kitabı hatırlattı bana. Bu kitabın özetini tafsilatıyla sizlerle paylaştım. Bu yazımla ilgili olarak, kitapta dindar Yahudilerin Siyonizm ile ilgisinin olmadığı, Tevrat’a bağlı olarak yaşadıkları, Tevrat’ın “Mesih gelmeden önce İsrail devleti kurulmamalıdır” tarzındaki emrine Siyonist Yahudilerin riayet etmediği belirtiliyor. Dolayısıyla Cengiz Özakıncı Siyonizm’e daha farklı bakmama vesile oldu. Mesela her Yahudi’nin Siyonist olmadığını öğrendim böylelikle. Bu düşüncelerle okudum gazeteleri. Büyük olaydan sonra dindar Yahudilerin meydanlara çıkıp kanlı olayı kınadıklarına şahit oldum. Hele Star gazetesinin aynı tarihli haberinde dindar Yahudilerin elinde Türk bayraklarını görmek beni hayli şaşırttı. Meğer Hasedik olarak da bilinen grubun Manhattan’daki eylemde yakalarına “Yahudi Siyonist değildir” yazılı rozetler taktığı gözlenmiş. Bu da bize gösteriyor ki İsrail devletini dindar Yahudiler değil, Siyonistler idare ediyor. Siyonizm bakalım Müslümanlara ne zamana kadar musallat olmaya devam edecek.

Son konum İskenderun’a atılan bombalarla ilgili.7 askerimizin şehit edildiği bu olayı Cumhuriyet’in köşe yazarı Mehmet Faraç iki yıl önceden tahmin etmiş. “Bağıra Bağıra Gelen Saldırı” başlıklı yazısında Faraç, iki yıl içinde üç kez Hatay’a dikkat edilmesi gerektiğini belirtip, teröristlerin duraklarının bir tanesinin de Hatay olabileceğinin altını çizdiğini ileri sürüyor. Faraç, yirmi gün önce düzenlenen etkinlikte PKK’nın yeni hedefinin Tokat ve Samsun’dan sonra Hatay olduğuna ısrarla dikkat çektiğini anlatıyor yazısında. Bu yazından bir gün önce Milliyet başta olmak üzere çeşitli haber portalları Faraç’ın 22 gün önceki uyarılarını öne çıkarmış. Kâhin değilim, diyor Mehmet Faraç ve ekliyor: “26 yıllık bir Güneydoğu deneyimi PKK’nın neler yapabileceğini analiz etmeme yetiyor.” Dolayısıyla Faraç terör sorununda tecrübeli olduğunu vurguluyor. Ve şu soruyu sorarak dikkatleri başka tarafa çekiyor: “…Tartışılması gereken asıl mesele terörle mücadele etmesi gereken kurumların niçin bir öngörüde bulunmadığıdır!” Ve son olarak Hatay’daki kanlı eylemi şöyle yorumluyor: “Hatay’daki saldırı PKK’nın şiddeti Batı’ya yayma projesinin ilk etabıdır. Üstelik eylemler ‘serhildan’ denilen başkaldırı hareketleriyle de desteklenerek infial meydana getirebilir.” Buna kanıt olarak son on gün içinde intihar saldırısı gerçekleştirmekle görevlendirilen üç militanın İstanbul’da yakalanmasını gösteriyor.

Bu yazının son cümlelerini yazdıktan bir gün önce, 19 Haziran 2010’da, Hakkâri’de 11 askerimizi şehit verdik. Namussuzların kurşunlarından biri memleketi Aydın olan Mehmetçiğimize saplandı. Şehit ailelerine sabır, gaddar saldırıda şehit olan Mehmetçiklerimize de Allah’tan rahmet diliyorum. Şehitlerimizin mekânı cennet olsun.

Okumaya Bunlarla Devam Et:

  • İsrail’in Zencileri
    Başlığa bakıp muhtemelen bir anda aklınızda söz edeceğim şeyler belirmemiştir. Yıllarca Avrupa halkı...
  • Devlet ve Hükümet Politikası
    Son dönem yaşanan gerilimlerden sonra bazı yerlerde sık sık gördüğüm ifadeler var. Bunlar bir devlet...
  • Yine Uyanamadım Kabuslardan
    Aslında buğulanan, gözlüğünün camları değil be bir tanem! Hafızalarımız ne kadar da bulanık... Nasıl...
  • Matemcilik
    Ölüm insanoğlunun en nefret ettiği terimlerden biridir. Kelime dağarcığımızda yeri çok eskidir belki...
  • Kan Davası
    Kan Davası, dizisi çekilen Yaprak Dökümü’nün yazarı olan Reşat Nuri Güntekin’in romanlarından biridi...
- Yazının başına dön!


Bu yazıya 1 görüş yazıldı. Sen ne düşünüyorsun?