Prof. Dr. Joseph Alois Schumpeter’in kitabı olan “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” iki ciltten mürekkeptir. Alter
Yayıncılık bu iki cildi bir kitap halinde yayımlamıştır. Birinci ciltte, giriş kısmına kadar K. Marx ve onun ekonomi teorileri hakkında bilgiler verilmiştir. Giriş kısmından sonra kapitalizmi detaylı olarak izah etmeye çalışılmıştır. İkinci ciltte ise, sosyalizm ve sosyalizm ile demokrasi üzerinde durulmuştur. Sosyalizm ile demokrasinin birlikte yürüyüp yürümeyeceğini anlatmaya çalışmıştır.
Genel itibariyle kitabı beğenmediğimi söylemeliyim. Yazar okurun birçok bilgiyi bildiğini varsayarak kitabını kaleme almış. Oysa ben bu kadar bilinçli ve bilgili değilim. K. Marx’ın dev eseri Das Kapital’i okumadım, yazarın alıntı yaptığı eserlerin hiçbirini bilmiyorum. Bu eserleri okumayı da düşünmüyorum. Aklımı peynir ekmekle yemedim. Ayrıca yazar somut olaylardan çok soyut kavramlar üzerinde fazlasıyla durmuş. Filozofların yazdığı gibi bir kitap yazmış yazar bir nevi. Zaten kitabın yarısından sonra anlamakta çok zorlandığımı belirtmek isterim. Bu yüzden kitabın kapağına ve ismine aldanmayın derim ben. Ben aldandım maalesef. Bu kitabı okuyarak kaybettiğim zamanı adam akıllı bir kitap okuyarak değerlendirebilirdim.
Yazar hakkında kısaca bilgi vereceğim. Yazar Joseph Schumpeter, 1883’de doğup, 1950’de Hakkın rahmetine kavuşan Avusturya asıllı Amerikan iktisat profesörüdür. İki kez evlendi, maliye bakanı olarak Avusturya’da görev yaptı. Yazar, bir kumaş fabrikatörünün oğlu olarak dünyaya geldi. Belki de bu yüzden kapitalizmden tamamen kopamadı yazar. Çünkü kitabından anlıyoruz ki Marksist gibi gözükse de aslında kapitalizmi gerekli gören ve bu sistemin yıkılmasının çok zor olduğunun farkında olan bir yazar. Marx hayranı olmasına rağmen birçok noktada Marx’ı tenkit ediyor. Marx da kapitalizmin varlığını yadsıyamayan bir iktisatçıdır. Kapitalizm olmasaydı işçi sınıfı, yani Marx’ın deyişiyle proletarya, diye bir sınıf var olmazdı. İşçi sınıfını hâsıl eden kapitalizmdir. Yazarın eleştirdiği tutumlardan biri sosyalizmin sömürge siyaseti üzerinden kapitalizme muhalefet etmesidir. Oysa sosyalizm bu argümanı kullanmayarak, kapitalizme karşıt bir tutum sergileyebilirdi.
Yazar Marksizm’i bir din olarak lanse ediyor. Hatta bunu dikkatsizlik sonucu yazmadığını da belirtiyor. Hatta daha ileri giderek Marx’ı bir peygamber derecesine yükseltiyor. Şöyle diyor yazar: “Marx bir peygamberdi. Başarısının doğallığını anlamak, onun yaşadığı dönemi ve bu dönemin özelliklerini araştırmakla mümkündür. Marx burjuva eserlerinin en yüksek düzeye eriştikleri, burjuva uygarlığının maddeci bir mekanik çağda yeni yapıtlar veremediği, yeni yaşam şekilleri oluşturma olanaklarından tamamen yoksul ve kültürel çevrenin en derin, en bayağı çürümüşlükler içerisinde bulunduğu bir dönemde yaşadı. Toplumun bütün sınıfları, inançlarını kelimenin tam anlamıyla kaybetmişlerdi. İnanç kayboldukça çalışma hayatını aydınlatan tek ışık da sönmekteydi(…) Oysa Marx’ın sosyalist dünya cenneti fikri milyonlarca insanın hayatına yepyeni bir ışık veriyor, yaşamlarının yeni bir anlam kazanmasını sağlıyordu.” Bir başka sayfada, “Kendisini sadece Allah’ın mütevazı sözcüsü sayan her gerçek peygamber gibi Marx da tarihsel diyalektiğin mantıkî gelişmesini ortaya koymaktan başka bir şey yapmadığını iddia etmekteydi.”cümlesi yer almaktadır. Marx’a göre sömürü, kapitalizmin derin mantığından gelmekteydi. Dolayısıyla sömürüyü yok etmek kapitalizmi yok etmek demekti. Marx kapitalizmin kendi kendini yiyip bitireceğine inanmaktaydı. Oysa tecrübeler bize kanıtladı ki kapitalizm kriz dönemlerine girse bile bir müddet sonra ayağa kalkmayı başarıyor. 1929 Dünya Ekonomik Krizi’nde de olan buydu, geçtiğimiz yılki krizde de. Nasıl ki Keynes, 1929 krizinden sonra devlet müdahalesini gerekli görüp ekonomiyi tamamen bireylerin eline bırakmayı dışlamışsa, 2008’deki finansal krizde de devletin ekonomiye kesinlikle müdahale etmesi ve bireyleri başıboş bırakmaması gerektiği anlaşılmıştır. Kısaca dünyada ne tam kapitalizm ne de salt sosyalizm uygulanabilir. Mesela Çin yarı sosyalizm, yarı kapitalizm mantığıyla hayatını idame ettirmektedir. Bayrağında orak-çekiç bulunan Sovyet Rusya ancak 80 yıl dayanabilmiştir sosyalizme. Stalin gibi diktatörler Sovyet Rusya’yı kan revan içinde bırakmıştır. Milyonlarca insan katledilmiştir. Aynı şekilde Çin’in sosyalist lideri Mao da ülkesini kan gölüne çevirmiştir. Devrim yapacağız denilerek insanlar öldürülmüştür. Eğer sosyalizm insanlığa huzur getirseydi hiç kuşkusuz devam ederdi. Oysa Rusya ve Çin örneği sosyalizm tarihinde kara bir leke olarak kaldı. Devlet işçilerin elinde olacakken teoriye göre, devleti yönetenler işçilere baskı uyguladılar. Proletarya diktatörlüğü kuruldu.
Kitabın 251. sayfasında yazar kapitalizmin ağından kurtulmanın mümkün olmadığını ve sosyalist sistemin ancak yüce bir varlığın idaresi altında ayakta kalabileceğini kapitalizm taraftarlarının ağzından şu sözlerle özetliyor: “Sosyalist mekanizmayı yönetebilmek için yarı tanrılar ve ekip olarak da baş melekler bulursanız, işlerin söylediğiniz gibi yürüyeceğini kabul edelim. Ancak felaket şuradadır: Bunları bulamayacaksınız ve insan doğası bilindiği üzere kapitalist sistem, teşviklerle tahriklerinin ardından ceza ve ödül dağıtmasıyla benimsenecek en iyi rejim değilse de hiç olmazsa en pratik olan rejim olarak kalacaktır.” Yazar bu cevabın tamamen bir yana bırakılamayacağını savunuyor. Anladığım kadarıyla Schumpeter daha çok sosyalizme meyilli bir yazar. Ancak bu ideolojiye körü körüne bağlanmıyor. Bazı Marksçıyı birçok noktada eleştiriyor.
Komünizm insan ruhuna aykırı mı? Bazen bu soruyu kendi kendime sorarım. Eşitlikçi bir düzen gerçekten de tarihi geçmiş bir söylem mi? Bence sorunun özü paylaşmakta yatıyor. Nedir paylaşmak? Eğer bir ülkede biri Murat kullanırken, diğeri Ferrari’ye biniyorsa ve Ferrari’ye binen lüks ihtiyaçlarını bir kenara koyup, Murat’a binmeyi kabul ederse paylaşım gerçekleşmiş olur. Çünkü Ferrari ülkeye döviz getirecek ve ülkenin dış ticaret açığı artacaktır. Bu marka ülkeme zarar verirken, ben niye Ferrari’ye bineyim! Murat’a binsin herkes. Ne var, o da araba değil mi? Fazla hız yapmayıversin. Fazla hız yapanların halini görüyoruz trafik kazalarında. Ya da Murat ile Ferrari kadar fark olmasın arada. Mesela Murat ile Tipo, Uno olsun. Yüksek gelirli olanlar Uno alsın, düşük gelirli olanlar Murat alsın. Bu aynı cep telefonu gibidir. Her cep telefonu mesaj yazar, arama özelliğine sahiptir. Bir milyarlık telefon da aynı işlevi görüyor, yüz milyonluk telefon da. Arada cüzi farklılıklar olsun, uçurumlar olmasın. Asıl mesele lüks ihtiyaçların bırakılabilmesi, herkesin standart insan gibi yaşayabilmesindedir. Oysa zengin bir fabrikatörün çocuğu lüks ihtiyaçlarından vazgeçmeyecektir. O yine Ferrari’sine binip şehirde tur atacaktır. Ama insanın bünyesi Ferrari’den inip Murat’a binmeyi-attan inip eşeğe binmeyi- kaldırmaz. Zengin kişi cimridir, cimri olmasaydı zengin olamazdı. Böyle bir kişinin Ferrari’den atlamasını bekleyemezsiniz. İşte bu yüzden sosyalizmin gerçekten hayat bulması için yarı tanrılar ve baş meleklere ihtiyacı vardır. Oysa Rusya örneği bize bu sistemin hiç de iç açıcı olmadığını göstermiştir. Çin’de de insanlar açlık ve sefalet içinde yaşamaktadırlar. Kısacası sosyalizm dünyaya, bırakın dünyayı içinde bulunduğu ülkeye huzur getirmemiştir.
Dünyaya huzur getirecek tek çare sosyalizm değildir. Kapitalizme baktığınızda şunu görürsünüz: Zengin olmak isteyen biri var ve bu kişi aşırı hırsından dolayı fabrikatör olmak istiyor. Fabrikatör olduğunda ve yeterince kâr ettiğinde iş sahası açacak, aynı zamanda birçok kişiye ekmek sağlayacaktır. Birçok kişi bu adam sayesinde evine ekmek götürecektir. Bu, çark gibi dönecektir. Büyük çark, küçük çarkı hareket ettirecektir. Fakat komünizmin çıktığı dönemlerde büyük çark küçük çarkı ezmiştir. İş görenler saatlerce çalıştırılmıştır. Kapitalistlerin gözünü para hırsı bürümüştür. Büyük ihtimalle K. Marx ve yaverleri sayesinde işçilere bazı haklar tanınmış, çalışma saatleri azaltılmıştır. Aslında hem büyük hem de küçük çark kapitalizmin lehine işliyor genel olarak baktığımızda. Küçük çark aldığı maaşın bir kısmını büyük alışveriş merkezlerinde harcıyor. Harcanan para işletmecinin cebine giriyor. İşletmeci ya da büyük alışveriş merkezinin patronu eline yeterli para geçtiğinde başka bir yerde alışveriş mağazası açıyor ya da başka bir alana sirayet ediyor. Kuracağı yeni mağazalarda insanlar çalıştırıyor ve böylece bir işsizi işe sokmuş oluyor. İşsizler grubundan biri eksiliyor. Bütün bunlara dayanarak, gerçek sosyalizmin ütopyadan öteye geçemeyeceğini kolaylıkla söyleyebilirim. Zaten kapitalizm krizlerle kendini sürekli yenilemekte değil midir? Kriz olduğunda bile ayağa kalkmayı başarabilen bu sistemi kim alaşağı edebilir? Ben sosyalizm için yırtınıp çırpınanları çağa ayak uyduramayanlar olarak görüyor ve fosil telakki ediyorum. Ya da sosyalizmi hakikatten anlayamadığım için ben fosil olabilirim.
Yazarın sosyalizme temayül gösterdiğini yukarıdaki satırlarda anlatmıştım. Yazarın, “Yarı Tanrılar ve Baş Melekler” başlığı altında yazdığı yazıda gerçekten de sosyalizmi ölü bir ideoloji olarak görmediğini ve eğer böyle olmuşsa da bunun tek sorumlusunun gene sosyalistler olduğunu anlıyoruz. Şöyle diyor kitabın 254. sayfasında: “… Sosyalist mekanizmayı yönetmek için hiçbir tanrıya gerek yoktur. Daha önce de gördüğümüz gibi başarılacak görev-geçiş döneminin zorluklarından bir kez kurtulunursa- modern dünyadaki bir sanayi önderinin karşılaşacağı güçlüklerden daha da az başarılı olmakla kalmayacak, aynı zamanda başarı daha da kolay olacaktır.(…) Bu iddialar amaçlananın aksi işlere yarıyorsa bundan tek sorumlu olanlar gene sosyalistlerdir. Bu sosyalistler insan tabiatını bütün güzelliğiyle ortaya çıkarmak için ya da her ne pahasına olursa olsun insan ruhunun gereken etik seviyeye ulaşabilmesi için değiştirecek bir eğitim işlevini başlatmak için hemen ortadan kaldırılması gerekli kapitalist baskının dehşetinden ve sömürücülüğünden söz ettiler.(…) Oysa bunu yapmak, bu zayıf noktalardan faydalanmak hiç de gerekmez. Bunlar olmadan da makul bir dava kazanılabilir.”

