Her mekanik cihazın bir ömrü vardır. İnsan da mekanik bir cihazdır, sadece etten ve mekiktendir malzemeleri. Ama bu mekanik cihaz bir teypti. Bir sahnede oyuncular vardı ve teyp ilerleyemediğinden sahne de ilerleyemiyordu. Sonsuzluk kadar uzun ve bir kalp atışı kadar kısa bir zaman sonra “çat” diye bir ses duyuldu sahnede. Teyp çalmaya devam ediyordu, sahne devam ediyordu. Ama sesler durmamıştı, şıngırtılar geliyordu, cam sesi gibi. Ayağa kalktım, ben, esas olmayan oğlan, ve arkamı döndü. Arkamdaki ayna kırılmıştı.
Ötesi görünüyordu bu aynanın şimdi. Önceden görmediğim bir yerdi burası. Esas olmayan oğlan olmamdan ötürü olsa gerek, kimse benimle ilgilenmiyordu. Ben de aynanın arkasına doğru yürümeye başladım. Ayağıma aynanın parçaları battı, çıplak ayağıma. Bir sürgünü oynuyordum, kimsesiz yersiz yurtsuz birini. Buraya sürülmüştü, sevgisi yüzünden, sevdiği prensesin sevgilisi yüzünden. Ama şimdi bir kaçış yolu görünmüştü ona. Ben de bu fırsatı değerlendirdim.
Yürümeye devam ettim. Tuhaf bir histi, ayağımın kesildiğini hissediyordum ama acı hissetmiyordum, azap nehrinden geçmek böyle bir şey miydi? En son ne zaman yüzmüştüm o ırmakta… Sanırım hatırlamak istemiyordum, bu yüzden yürümeye devam ettim. Aynın olması gerektiği yere geldim, kırık boş bir çerçeve. Nasıl kırıldığını düşünmeden kaldırdım çerçeveyi ve içinden geçtim. İçim titredi sanki…
Aynanın diğer tarafı. Hiçbir şey değişmemişti sanki. Sahnedeydim hala, tüm eşyalar buradaydı. Oyuncular da… Oyuncular değişmişti. Aynı insanlar aynı sesler ama yüzler korkunç bir hal almıştı. Ürkütücü bir manzaraydı, sanki insan değildi onlarda. Seyircilerde onlar gibiydi. Ama arada biri vardı. Kalabalık seyirci kitlesinin arasında, kucağında kedisiyle, oturuyordu. Yüzünü tam olarak göremiyordum ama gülümsüyordu. İçten samimi bir gülümseme. Buydu sanırım bana cesaret veren. Zincirlerimi kırmama yardımcı olan. Aynayı da o mu kırmıştı? Hayır, esas kız.
Artık esas kız değildi o. Neden esas kız olmadığını görmüştüm aynadan çıktığımda. Çünkü o da bu oyunun parçasıydı. Ben de öyleydim. Oyun devam ediyordu, son sahne geliyordu. Artık özgür kalacaktım. Son dans. Mutlu bir sahne olması gerekiyordu buranın. Romantik. Ama oyuncular birbirini yemeye başlamıştı. Seyirciler çılgına dönmüştü, delicesi tezahürat ediyorlardı. Biri dışında. Ayağa kalktı, salonun çıkış kapısına gitti ve kapıyı açtı Kasvetli ve karanlık salona ışık doluyordu açık kapıdan. Bana işaret ediyordu “gel” diye. Koşmaya başladım, ama belikli ışığı fark eden sadece ben değildim. Durdurmaya çalıştılar ama kanayan ayaklarımla koştum. Kapının diğer tarafında bekliyordu beni, hala “gel” diye işaret ediyordu. Koştum. Tırnaklar ve dişleri yüzüyordu derimi ama yılmadım pes etmedi. Kapıya yaklaştığımda bırakmaya başladılar peşimi. Sonunda kapını arkasına geçiyordum. Işık gözlerimi alıyordu, hiç bir şey göremedim. Hiçbir şey…
Gözlerimi açtım. Bir odada yatıyorum, garip bir oda, çok basık duruyor, çok depresif. Arkadaşlarımdan bazılarının sesini duydum. Bir şeyler söylüyorlardı ama tam olarak anlayamadım. Her yerim acıyordu. Sonra hepsi sustu. Bir hemşire ve bir doktor. O halde hastanedeyim. Ama neden? Doktor sol kulağıma yaklaşıp “geçmiş olsun” dedi. Konuşmaya çalıştım ama boğazım yandı, öksürdüm. Doktor tekrar kulağıma eğilip “Bir müddet konuşamaya bilirsin evlat. Sağ kalman bir mucize, vücudun tamamen yanmıştı buraya geldiğinde.” dedi. Bir serinlik hissettim yüzümde, bir ıslaklık. Ağlıyor muydum, ama neden? Hiçbir şey hatırlamıyordum, belki de hatırlamak istemiyordum. O halde düşünmesem daha iyi. Hiçbir şey düşünmeyeceğim.



