"Tür: Deneme. Konu: Her şey!"

| kayıt! | şifrem?

hippyTadım da tuzum da yerinde değil günlerden bir pazartesi. Mutsuzum, huysuzum, çaresizim. Çıktım evden apar topar. Başladım yürümeye. Bakalım ayaklarım[2] beni nereye götürecek. Bir de baktım Kızılay’dayım. Saat daha 09.00. Bir Ankaralı için erken bir zaman dilimine tekabül eden aralıktır dokuz-on arası. Mülkiyelilerin karşısında Tufan kitapevi vardır, bildin mi? İşte oradayım. Aslında bir şey alacağım yok. Zaten kumrulardan inerken bir yüzük için epey para dökmüş ve kendime söylenme halindeyim. Ama kahvaltı edesim var. Saçım başım dağınık, suratımda dünden kalma kocaman bir boşluk. Darmadağınığım. Üzerimde aynı yerel tat kıyafeti[3], yağlanmış saçlar, akmış ama özensizce temizlenerek yeni gün için üzerine ilave edilmiş biraz rimel ve abuk fondöten kullanımıyla renk tonları yer yer dalgalanan bir cilt…

Sanırım sabahın köründe kitapçının mülkiyelilere bakan açık alanında yer alan dergilere bakan iki kişiden biriyiz. Yanımda müzik dergisi alan şu çocuktan bahsediyorum, sırtında gitarı var. Gördün mü? “Vay tam bir hippy!” Bol bir pantolon, siyah-mavi sırt çantası, toprak rengi bir t-shirt. Neyse… Biz böyle sırtımızda gitarımız düşemedik yollara. Çakıldık kaldık. Birikimde ne yazılar var derken içimden ve en üste örtünmekle ilgili başlığı görüp bunu da türban konulu yazı biriktirdiğim arşivime eklerim hesabı yaparken bir sesle bölünüyorum. Evet bölünüyorum ve özel alanıma müdahale gibi algılayarak başta hoşlanmıyorum. Elindeki dergiyi rulo haline getirmiş bu genç adam demincek gözümün takıldığı genç adam. Okuyacağı dergiyi daha almadan neden rulo haline getirmiş diye sorarken, cevabı konuşmalarımız olacak bir konuşmaya başlıyoruz. Her şey birdenbire oluyor.

“Pardon Adnan Ötüken[4] kütüphanesine nasıl gidebilirim?”

(Şaşkın ifade) “ Milli kütüphane… Bahçeli dolmuşları var parktan. Binince tam önünde inersiniz.”

Tam bir salağım. Çocuk bana her gün önünden geçtiğim ve hatta geçen bir girip bakayım dediğim halk kütüphanesini soruyor. Bense içinde aynı isimli okuma salonunu barındıran milli kütüphaneyi soruyor sanarak yanlış tarif ediyorum. Ne kadar güven verici…

(Israrcı bir bekleyiş, biraz gergin ve heyecanlı yüz ifadesi)

Cevap verildi, süre doldu. Dıttt… Yol ver, yol ver! Kesin birazdan bana yazacak. Yok adın ne, yok neden sabah 09.00. Tanrım ne güzelsin falan. Garip hala konuşmuyor. Dur bakalım. Fazla ön yargılı davranmamak lazım.

Dergilere bakmaya geri döndüğüm anda birden aklına yeni bir soru gelmişçesine bana doğru yöneliyor. Ekliyor:

“Sahaf var mı buralarda bildiğin?”

(içses) Hoppala. Ya arkadaşım piyangodan mı çıktın sen ya. Ama sempatik bir genç:) İşin garibi bana yazdığı falan da yok. Bana Motosiklet Günlüğündeki Che’yi hatırlattı. Tip olarak da benziyor. Kumral. Hafif dalgın ama on sekizindeymişçesine heyecanlı. O kadar genç değil sanırım. Nerede sahaf vardı ya burada. Hah buldum. Ama orayı nasıl tarif edebilirim ki. Ne dangalağım ben ya. Gittiğim yolları unutuyorum. Hafızam yok.

“Atatürk Bulvarının üzerinde giyim dünyası var. Onun yanında üç katlı bir sahaf var.”

(iç ses) Kendi yaptığım tariften kendim memnun değilim. El kol işaretleri. Şuradan şöyle gidince gibi mahallevari tarifler…

Bu berbat tariflerimden sonra araya duraksama girdi. Elinde tuttuğu müzik fanzinlerinin[5] ne kadar değerli olduğundan çünkü minimum sermaye ve maksimum samimiyet içerdiğinden bahsetti. İlgimi çekmedi diyemem. Bu ayaküstü sohbet kadın-erkek ilişkisinin ötesine taşınmış ve giderek merak duyguma hitap etmeye başlamıştı. Karşımda kendini bilgiyle doldurmaya çalışan biri vardı. Bu çok ender bir durumdur. Sanırım anahtar kelimeyi söylemesiyle papaz bana geçmişti ve eğlenceli bir sohbete gidecek davetin kapılarını açtım.

“Bir şeyler atıştıracağım şurada. (yine elimle işaret ediyorum Leman Kültür’e giden yolu) Eşlik etmek ister misin ya da bir şeyler içmek?”

“Olur, olur çok iyi olur. Gidelim. Bir dakika izin ver, ödeyip geliyorum. Burada bekle.”

Bildik ve aptal tanışma sohbetlerini geçiyorum. Sadece onun ve benim aynı zeminde durduğumu söyleyebilirim. O bağlardan kurtulabilmiş, bense kurtulmaya çalışıyorum. Gitsem de kalsam da düşünmekten ve okumaktan vazgeçemeyecektim. Her ne kadar kızgınlıkla tüm kitaplığımı Big Fish posterimin arkasına saklasam da… Gitarıyla Bursa’ya, İstanbul’a ve en son Çorum’a geçip bir grubun arkasında çalacak bir müzisyen. Bugünlük burada. Sadece birkaç saat… Konuşmalarımız ve anlattıkları onu benim gözümde Bauman’ın[6] turist diye adlandırdığı kimse yapıyordu. Turist ve aylak arasına fark koymak isterim. Aylak tamamen bağsızdır ve nereye giderse gitsin oraya yabancıdır. Hiçbir yerde “yerleşik” olamaz. Turist ise bilinçli ve sistematik bir deneyim, farklılık ve yenilik arayıcısıdır. Turistin evi vardır ve onu maceraya iten evinin dinginliğidir. Eminim bu yazıyı okusa ona bağımlılığı özgürlükle eriten, ciddiyet kıyafetini bir kenara itmiş “gezinen” dememi tercih ederdi. Önce Leman’a gidiyoruz. Cam silen arkadaş bize el kol işaretiyle oturamayacağımızı anlatıyor. El-kol işaretini nasıl bir toplumsal düzlemde edindiğimi anlıyorum.

(iç ses) “Sağa mı çekelim, ne diyorsun kardeşim. Kışt mı diyorsun anlamadım ki, gözümüze gözümüze sallıyorsun kolunu.”

“11.00’de açılıyoruz”

“OOO! O da iyiymiş. Sizin işler iyi galiba. Bu kadar geç açılır mı?” diyorum gülerek.

(iç ses) “Gülümse Gülçin, sempatik ol… Dangalak, konuşarak söylesene! Kıvrandırıyorsun bizi”.

(Karşı tarafta aynı samimiyetle ) “Biz hep aynı saatte açıyoruz” diyor.

“Doğrudur. Ama ben ilk kez sabah kahvaltısını burada yapmak istiyorum…”

(iç ses) Hadi ya korktum ben de. Sanki sorduk adama: Ya evde yoksan… Biz hep buradayız. İhtiyaca binaen artan bilgilenme. En sevdiğim bilgi türü. Neymiş: her yer sabahları 09.30’da açık olmayabilirmiş.

Bizde sırf gıcıklığına gidip tam karşısındaki bilim ve sanatın kafesine oturuyoruz. Yediğimiz içtiğimiz bize kalsın gelelim konuştuklarımıza demek isterdim. Ama keşke bir ses kayıt cihazım olsa ve kaydetseydim. Onun da dediği gibi bir makale muhakkak çıkardı. Tam bir serbest bilinç akışıydı. Kelimelerle pinpon oynamak gibiydi. O bir şey söylüyor. Bilgi benim sahama çarpıyor, ben raketimle onu bir kavram seti eşliğinde karşıya yolluyorum. Aynı şekilde hiç bekl

les_attaques_illustprincipa1emediğim cevaplar alıyorum. Oldukça şaşırıyorum. Çünkü benim bilmem gerekenler kadarını ve daha fazlasını bilen kişi bir mühendis adayı sonuçta. Fakat bilgi hiyerarşisi kurmuyoruz aramızda. Hatta saçmalıyoruzdur arada. Anlamaya çalışıyoruz birbirimizi ve bizi şekillendiren görüşlerin artalanını. Sahaflara birlikte gitmeye karar veriyoruz. Bir kitap arıyormuş. Laf nasıl oldu da onun aradığı kitaba geldi bilemiyorum. Sanırım müzikoloji okuma isteğinden bahsediyorduk. Kısa Dünya Musikisi Tarihi diye 60’lı yıllarda basılmış bir kitap arıyor. Bir kez daha etkileniyorum bu durumdan. İlgisinin peşinden kararlılıkla giden genç bir adam. Hayatını minimize etmiş ve sadece yaşamak için besleniyor. Daha sonraki bir sorusunda bana da düşündürdüğü gibi: “Yemekten tat almak olgusu da nereden çıkmış ki… Yani beğenmedim yemem demek”. Minimum angarya ve maksimum yaşam :) Bağlardan kurtulmak için. Konuşmamızın içinde geçmişti. İhtiyaçları azaltabiliriz. Ben ona mülk edinmeyi hiç sevmeyen bir arkadaşımdan bahsederken o da bana dövüş kulübü filminin[7] bir sahnesinden alıntıyla, acının insanı gerçekten insan yaptığından bahsediyordu. Cümleleri çok netti. Yanımıza para isteyen bir çocuğa verdiği cevap bunu daha net kılıyordu. “Dostum seni anlıyorum. Benden para isteyerek içimde bir kıpırtı yaratıyorsun. Ama bunu almam çözüm değil, niye almadığımı açıklamam da çözüm değil.” Kurduğu cümlelerin altı, şuan benim yarım yamalak kurduklarıma nazaran çok daha doluydu. Kendini açımlayan sohbetimiz derinleşti, epeyce sürdü ve kalkamaya karar verdik. Kitabın peşine düşmek üzere…

Sakarya’ya gidiyoruz önce. Kitapçılar çarşısına. Yüzündeki ifadeden geldiğimiz yerin kafasındaki yerle örtüşmediğini anlıyorum. Böylece giyim dünyasının yanındaki 3 katlı sahafa geçiyoruz. İlgimi çeken bir şey var. İletişim kurmaya çalışıyor. “İşleriniz nasıl” diyor örneğin ya da “hayat nasıl gidiyor”. İnsanlar şaşırıyor tabii. “Sahaf[8] bu değildir ki sahaf bir dünyadır, bir okuldur” diyor. Aşiyana, nevaya ve birkaç sahafa giriyoruz. Ne yazık ki aradığı kitabı bulamıyoruz. Sahaflıkla ilgili az şey bildiğimi anlıyorum. “Eskiden böyle yaşlı amcalar olurdu. Onlar raftan tozlu bir kitap çıkarır sana verirdi. Yol gösterirdi sana. Bu kitap yok ama önce şunları bir oku derdi. Dünya görüşü sunardı sana. Ufkunu açardı”. Eee diyorum içimden günümüz asistanlarına bile baksana ya da akademisyenlerine, sırça köşkünden[9] kim çıkıyor ki dışarı? Herkes güvenli odasında internet üzerinden kitap siparişi veriyor. Kimse bu genç adam gibi mesleği bu değilken bile ilgilerinin peşinden bu kadar azimle ve coşkuyla gitmiyor ki. Bu tesadüf kendimi sorguladığım ve sorguladıkça var ettiğim bir serüven oluyor biliyorum. Durumu özetlersek. Bir adam, kitap ve ben varım. Adam, kitabın peşinde ve bende adamın aradığı kitabın peşindeyim. Aynı kitabın peşindeyiz. Ama farklı nedenlerle… O aradığı kitaba ulaşmak, sabırsızlıkla sayfalarını açmak ve susamışçasına o satırları okumak istiyor. Bu duyguyu çok iyi bilirim. Bütün herkese çok saçma gelen bir kitabın peşinden gidersin. O senin için en önemli şeydir o an. Peki ben. Ben niye bu kitaba takıyorum. Sonuçta alıp okumayacağıma göre. Hatırlatmalıyım. Bu ilişki bir kadın-erkek ilişkisi değil. Cinsiyetler yok. Parasallığın dışına çıkan ve üzerimizdeki baskıları delen anlık eylemler hoşuma gidiyor sanırım. Onun yazısından hareketle diyebilirim ki belki de “yarın için sebepler arıyorum”.

Sahaflarda bulamadık. Dahası sahaflarda dikkati çeken şey ikinci el ÖSS’ye hazırlık test kitabı satmalarıydı. Ticarileşmiş ilişkilerin sahaflaşmış sonucu. Saat öğlen 12.00’a yaklaşırken, tempolu yürüyüşümüz ve aceleci tavrımızla kendimizi Adnan Ötüken’de bulduk. Abartılan halk kütüphanesi bu kadarcık olamazdı. Ama bu kadarcıktı. Tipik bir ideal-gerçek gerilimi ve hayal kırıklığı…

kitap_20080307120646_79_131

“Senin peşini bırakmıyorum sanma. Ama o kitabı bulmak istiyorum. Kütüphane kartım var. Kartın yok diye seni sokmazlar. Üye ol derler ve para vermen gerekir. O yüzden senle geleceğim. Seni de sokarız bir şekilde içeri. Sıkı güvenlik önlemleri var”

“Ciddi misin, neden? Niye bunu yapıyorlar?”

“Bilmem. Bu ülkede araştıran insan istenmediği için olabilir mi?”

Minibüse atladık ve Milli kütüphaneye geldik. Ankara’nın içindeki bilgi mabedimiz. Kısaca KPSS ve TUS’a hazırlanma merkezi de denebilir. Bu iyimser bir tablo olur. Kütüphanenin ortamı oldukça ilginçtir ve kendi piyasası vardır. Araştırma için gelenlerin sayısı oldukça azdır. Test çözmek ve çözerken sosyalleşmek için gelinen, mimarisi oldukça iç karartıcı olan bir yapıdır. İlginçtir ki bir defa yaşamınıza girdiğinde kopmanız zaman alır. Hele ki mülkiyeliler için: Devletin eli üzerimizde olsun. Amin.

Girişe havaalanlarına benzer koruma barkotları konmuş. Bunlar yeni. Bavullarınızı pardon çantanızı güvenlik şeridinden geçiriyorsunuz. Görevli bilgisayar ekranından, çantanızda tüm binayı mahvedecek o tehlikeli malzemeden (Termos, bira vs) var mı diye bakıyor. Siz tedirginsiniz. “Ya varsa, ya yanıma yanlışlıkla bir termos ve ezkaza içmek için bir fayrouz falan aldıysam. Çok korkuyorum”. Onun gitarı ötünce, güvenlik kılıfı açmasını istiyor. “Ha siktir diyorum, içeride bir resital vereceğimizi anlayacaklar ve bizi kodese tıkacaklar.” Allahtan güvenlik gitarı dört elementten biri sanıyor: Tahta. Kurtulduk. Geçebileceğimize salık verdi. Aslında Serdar (yazıda o, genç adam, yabancı olarak geçen kişi), aklına esen yerde çalıyormuş. Şeytan diyor ki git çal Adnan ötüken salonunun ortasında, eylem olsun. Soyadıyla uyumlu olurdu belki ama öttürürlerdi bizi işte o zaman.

Gırgırı bir yana bırakalım. Tüm ciddiyetimle girişte kartımın barkodunu okutacağım yerin yanındaki cam bölmeye eğiliyorum:

“Ben asistanım. Bir arkadaşımla araştırma yapacağız. Bugünlük kartsız girebilir mi lütfen?”

(iç ses) “Gıcık kadın. Herkese her an bedava olması gereken bir kütüphane için sana yalakalık yapmam gerekiyor. Dahası asistanım ama araştırma yapmak için bile izin istiyorum.

“Tamam. Bugün için alabiliriz.”

“Sağ olun”

(iç ses) ööööö! Kusacağım sanırım.

Hallettim. Şimdi gidip fiş dolduralım ikinci kattan. Ama öğle sonrasına kalmayalım. Ben hallederim. Üst kata çıkıyoruz. Ne şans ki tatlı bir kadın var. Yardım isteyince aramamızı yapıyor ve kitabın ismini yazıp bir saat sonra almak için veriyoruz fişi. Bu arada yok kimlik numaraları, imzalar falan. Serdar hala şaşkın tabii… “Tüm bunlar ne için” diyor. “Güvenlik. Kitapları koruyorlar bizden. Daha iyi bir okuyucu yetiştirmek ve okur kültürü yaratmak yerine yasaklıyorlar”. Aşağı kantine inip birer çay içiyoruz. Bana yazdığı yazıları gösteriyor. Birçok yazı. Hepsi belli düzeltmelerle güzel noktalara taşınabilecek, gelecek vaat eden yazılar. Okuyorum ve beğendiklerimi ayırıyorum. Bir kopyasını almama izin veriyor. Müzik ve doğaçlama ile ilgili müthiş bir yazısı var. Başlığı da çarpıcı ama çalınmasın diye kendi yazımda yazmıyorum. Sadece doğaçlama tanımını yazıyorum bugüne ithafen: Bir kadının doğum sancısını duy, bir eylemdeki sloganı, kuşları duy. Bir tel tınlat. Peşi sıra gelen ritmin çığlığına kuşak ver, ‘bas’ın cümlelerini irdele ve sorular sormaya başla, kendinden ya da kendiliğinden çıkan seslerde karşılık ara. Aksın gitsin sesler sessizliğe doğru. Zamanın önüne geçebilme cesaretin de arkanda… Yakalamışsan o anı, doğanı açmışsan, bu yazıya gerek yoktur artık…

“Biliyor musun? Bunun olması çok ilginç. Kendimi açımlayabildiğim. Kendimi paylaştıklarımızla çoğalttığım az insan var. Genelde alırlar insanlar ve vermeye yanaşmazlar.”

“Bir kitabın peşine düştük. Çok keyifli. Bugün buraya gelirken bunu planlamıyordum. İletişime kapalıyız. Şuraya bak. Herkes bu kantinde… Kimse paylaşmıyor. Kalabalık ama paylaşmaya hevesli kimse yok”.

“Bir saat sonra en istediğin kitabı elinde tutuyor olacaksın ve o kitap hiçbir yerde yok. Çok güzel değil mi? Gece otobüste okuyacaksın?”

“Sonra yandaki adam kapa ışığı diyecek.”

“…ve sinir olacaksın” (gülüyoruz)

Hikayemiz burada bitmedi. Onlar ulaştı kitaplarına biz çıkalım kerevetine… Kitabı aldık, fotokopisini çektirdik ve bahçelide ciltlettik. Hatta okula gittik. Ona gezgin Pierre Loti[10] çizimi ve birkaç yazı verdim. Herkese Pierre çizimi yapmadığımı ve bunun benim için özel olduğunu eklemeliyim. Birine bu çizimi vermenin burjuva çevirisi ona pahalı bir şey hediye etmektir. Ruhu ya da kendinin göçebe olması gerekir hak etmesi için. Bunu hak ettiren belki de oje almak için uğradığımız yerde mağazanın dışından içtenlikle seslenerek sorduğu soruydu. İçerideki kadınların duyunca epey güldüğü bir soru oldu gerçi. Hatta bir kısmı tebessümle tekrarladı.

“Gülçin!”

“Neeee?”

“Para pul lazım mı?”

Para-pul lazım değil yolcu, dostluk lazım, içtenlik lazım. Kaldı ki sen onu bir günde sunabildin. Hayatımın bir gününden gelip geçtin. Bana da kelimeleri ve hayatı süsleyebileceğim noktalama işaretleri bıraktın… İlk kez senin yazında onların anlamını düşündüm. Burada o yazının bir kısmını senden de izin almış olarak paylaşıyorum.

Cümlelerin akıp gider; işte o zamandır.

Noktalama işaretleri; tüm bu koşuşturmanın içinde soluklandığın yerlerdir.

Ünlemler; en belirgin mimiklerindir.

Parantez içi anlatımlar; iç seslerindir.

Her kalem ucu dokunuşun; yeniden şekil vermektir yazıya.

Her paragraf başı; ya yeniden demektir ya da binanın bitmiş bir katını terk etmektir.

Noktalı virgül, sözün zirvesine ulaşmadan son nefes alıştır.

Üç nokta; uçsuz, bucaksızlığı pompalar.

Büyük harf küçükleri “öteki” yapar. Diğerlerinden ayırır, ilgiyi üzerinde toplar, tabii biraz da kayrılır.

Den de ler tekrara düşmemektir. Den de üstündekine bağımlı bulunur hep. Onsuz olamaz.

Soru işareti; bazen bir sitem, bazen bir meraktır. Hep artçıdır.

Virgül, trafik şerididir. Aynı yolda yan yana gidenleri ifade eder.

Nokta, yeni bir başlangıca gereksinimdir. Üst üste iki tane gelince karşımıza; açık olmayandan açık olana doğru bir yolculuk var demektir.

*Tekrar eyleyen oldum, özne oldum. Bazen de nesne olmanın keyfine vardım. Sağ ol Serdar. Sadece alanlardan olmadığın için ve karşındakini çoğaltabildiğin kadar insan olduğun için. Dahası gecenin yarısı attığın mesajla, bugünü yazmam konusunda beni yüreklendirdiğin için.Bu yazı senin için. Sipnoza’nın Ethica’sındaki mutlu tesadüflerden birini bana yaşattığın için, hele ki hayat bu mutlu karşılaşmalar için pek de cömert değilken…

[1] Curt Sachs adlı Alman Müzikoloğun, “A short history of World Music” adlı kitabının çevirisi. Müzik tarihi için sağlam bir kaynak (mış).

[2] İşte can yakan ama olduran bir bilgi. Hayat sadece ev, iş ve eğlence hattımız değil. Ayağın ölüme giden bir organ olduğunu Primo Levi’den öğrendiğimde ürperdiydim. Shoah, bana kamplarda ayak tırnaklarının dar ayakkabıların ucuna sürtmesi nedeniyle uzamadığını öğretmişti, ama Levi’ninki bir adım öteye taşıyordu konuyu: Kamplarda dağıtılan ayakkabıların biri büyük, biri küçük oluyordu; biri topuklu, ötekisi topuksuz; bu koşullarda, işe koşulan kamp sakinlerinin önemli bir bölümünün ayakları yara oluyor, ayakkabıya giremeyecek ölçüde şişiyor, bu hale gelenler gaz odasına gönderiliyordu. Auschwitz’de, Dachau’da, Gulag kamplarında çekilmiş ayakkabı yığını fotoğraflarıyla birleşti bu bilgi. Ayakkabı, soykırımın belki en ağır simgesiydi. Enis Batur’un Gövde’m adlı kitabından alıntılanmıştır.

[3] Yerel tat kıyafeti, gündelik yaşamında İstanbul’daki küresel tatları deneyen bir arkadaşıma yerel de güzeldir demek için seçilmiştir. Semiyotik bir anlamı vardır yani :) Kıyafetin fotoğrafı altta yer almaktadır. Beni çektiği için (hem fotoğraf olarak hem de çekilmez derecede huysuz olabilen biri olarak) kendisine teşekkür ederim.

[4] Adnan Ötüken, Türk kütüphaneciliğinin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş bir isimdir. “Milli kütüphane ve Adnan Ötüken” (1972) adlı çalışma Ötüken’in yaşamını anlatır ve daha sonra Türk kütüphaneciler derneği bülteninde de özet olarak yayımlanmıştır. Bu isimdeki halk kütüphanemiz, Kızılay’a inen Kumrular sokak üzerindedir.

[5] Finansal kaynak ve hiyerarşik yapılardan uzak alternatif basılı materyaldir. Genellikle fotokopiyle çoğaltılır. Satış amacı gütmez. Müzik fanzinlerinin temasını müzik kültürü oluşturur. Ama siyasi, edebi ve farklı türden fanzinlerde vardır. Sonuç: Fanzinler değerlidir. Çok az kişi adını, anlamını ve değerini bilir. Medyadan nefret etme, medya ol:) İşte fanzin budur.

[6] Gezinen, aylak, turist ve oyuncu tanımlamaları için Bauman’ın, “Parçalanmış Hayat” kitabına bakılabilir. Yeni kitabı “Akışkan Aşk”, insan ilişkilerinin akışkanlığına dair ve güzel bir kitaptır.

[7]Yaraya tuz basma sahnesi.

[8] Sahaflık olgusuna değinmek lazım. Sahaflık bir üniversite gibidir. Eski kitapları alırsınız elinize, merak edersiniz. Saatlerce sohbet edersiniz bir konu hakkında. Küçücük dükkanların içinde her yerde kitap vardır. Kağıt ve kitap tüccarı anlamında Arapça şahhaf olan bir sözcüktür.

[9] Cemil Meriç bu kavramı toplumla arasına mesafe koyarak, güvenli mesafelerinden toplumu anlamaya çalışan akademisyenler için kullanır.

, , , , , ,

Yazar Hakkında

Bio: 1982 yılında doğmuştur.Tek isteği kendi olabilerek yaşayabilmektir. Fakat bu kadar kapalı bir toplumda önce kendinin kim olduğunu tam olarak bulabilmesi gerekmektedir.Ne istiyorum ve benden ne isteniyor arasındaki gerilimi dengeleme çabasındadır. Başlıca ilkeleri dürüstlük, emeğe saygı ve iyi niyettir.

Bu yazıya 1 görüş yazıldı.

  • hamit (28 Ağustos 2009) :

    vermek, almak, paylaşmak… bunlar çok idealize edilmiş sahip olduğunu düşündüğü iyimserlikle ayrıcalıklı görünmeye çalışan kişilerce şimdilerde genellikle yakınmak için zavalıca kullanılan ve cıvık cıvık hümanizm kokan iyi niyet lafları… illa şikayet edilecekse bir şeylerden (iletişimsizlik, yabancılaşma falan filan…) neden hep bu lafların oluşturduğu bir bağlamda yapılır bu anlayamıyorum…

    [bu yoruma cevap ver!]

Güvenlik Kodu:

DY | deneme tahtası

Körfez’de Bundan Sonra Ne Olacak?

DY | deneme tahtası'na fotoğrafın size ne düşündürdüğünü yazın, denemenizi anında okurlarla paylaşın!

DY | facebook hayran sayfası