Deneme Yazıları



DY | üyelere özel



| Kaydol | Parolam?

DY | reklam

DY | sen de dene!

DY | kitapyurdu

DY | facebook resmi sayfası

DY | haberler

I'm listed in Personal

İnsanlar Antik Yunan’dan beri evrenin hangi maddeden var olduğunu devamlı soragelmişlerdir. Antik Yunan filozoflarından Demokritos bunu “atom” diyerek cevaplandırmış, Herakleitos, “ateş” diye cevap vermiştir. Yani o çağlarda her filozof her zaman evrenin var oluş kaynağını maddeye bağlamıştır. Maddeden üstün bir gücü veya yaratanın varlığına, bu dünyanın yaratanın bir tasarımı olduğuna hiçbir zaman değinmemişlerdir. Varsa yoksa madde. Peki, o maddeyi kim yarattı?

Bu sorunun yanıtı onlara göre “tesadüf”. Materyalistlerin birinci varsayımına göre, madde tesadüfen meydana gelmiştir. Madde tesadüfen meydana gelip, bu eşsiz dünyayı oluşturmuştur. Yani, her şey tesadüf eseridir. Bu aklın almayacağı safsataları insanlara yutturmuşlardır. Değil mi ki bir arabanın parçalarını ormanda savursan ve tekrar kendin olmadan parçaların bir araya gelip arabayı eski haline kavuşturmasını beklesen, hiçbir zaman bir araba oluşmaz. Buna benzer milyonlarca örnek verilebilir. O arabanın parçalarını bırakın birleştirmeyi, düzgün birleştirmezseniz. O, araba olmaktan çıkar. Evren de bu şekilde meydana gelmiştir. Onun bir yaratıcısı, tasarımcısı vardır. İnsanoğlu bu dünyada arabayı tasarlamışsa, Allah da insanoğlunun aklının alamayacağı bu evreni tasarlamıştır. Fakat materyalistler bu dünyayı elle tutulmayan, gözle görülmeyen bir varlığın yarattığı gerçeğine şiddetle karşı çıkarlar. Çünkü onlara göre, evren maddeden oluşur ve madde sonsuzdur. Bu materyalistlerin ikinci varsayımı ise, zamanın mutlak ve sonsuz olduğudur. Materyalistlerin bu batıl inançları bilim tarafından çürütülmüştür. Mesela Einstein, izafiyet kuramını geliştirmiş ve böylece zamanın göreli olduğu gerçeğine varmıştır. Zamanın hızı bir cismin hızına ve çekim merkezine uzaklığına göre değişmektedir. Hız arttıkça zaman kısalmakta, sıkışmakta, daha ağır daha yavaş işleyerek sanki durma noktasına yaklaşmaktadır (Evrim Aldatmacası, s.156).

Zaman mutlak değil, izafidir; materyalistlerin dediği gibi sonsuz değildir. Zaman kavramı insanoğlunun icat ettiği bir kavramdır. Dolayısıyla bizim bildiğimiz zaman bu dünya ile ilgili olandır. Beynimiz sadece bu kadarını anlayabilir. Oysaki Kur’an bundan 14 asır önce zamanın izafî olduğunu ayetlerle belirtmiştir. Hac Suresi, 47:

“… Gerçekten senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.”

Keza Allah’ın bu dünyayı yedi günde yarattığını biliyoruz. Bu yedi gün bizim bildiğimiz yedi günden çok farklıdır.

Darwin gibi materyalistler evreni kendi uydurdukları kavramlarla açıklamaya çalışıyorlar. Bilim adamları olmalarına rağmen, bilimin bulgularına karşı geliyorlar. İşte bunlara “gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar” denir. Çünkü yaratılış gerçeği onları Allah’a götürecektir. Bu ise, onların yüz yüze gelemeyeceği bir gerçektir. Çünkü onlar baştan beri Allah’ın varlığına inanmamaktadırlar. Bu dünyayı kendi kafalarındaki algılarla açıklamaya gayret etmektedirler.

Bilim adamlarını evrim teorisini çökertecek bulgular bulmaya devam ededursun, bundan 14 asır önce Kur-an’ı Kerim tarafından dile getirilen ve materyalistlerin (ya da kâfirlerin) kabullenmekte zorlandığı, evrenin bir patlama sonucu oluştuğu gerçeğini ilmin kanıtladığı Big Bang teorisi (Necat Kutlu, Big Bang Teorisi ve Evrenin Yaratılışı, Düşünce Yayınları) hiçbir şeyin sonsuzdan var olmadığını ve tesadüflerin evrende yeri olamayacağını savunmaktadır ve böylece materyalistlere evrim aldatmacasından sonra bir darbe daha indirmektedir. Yapılan hesaplamalara göre, evrenin tüm maddesini içinde barındıran tek nokta çekim gücü sebebiyle sıfır hacme sahipti. Evren sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Bu patlamaya Big Bang (Büyük Patlama) dendi ve bu teori aynı isimle bilindi (sayfa 12–13). Bu teori kendisini destekleyen delillerin gücü sayesinde bilim dünyasında kabul gördü kısa zamanda. Newton, Einstein, Nobel ödüllü fizikçi Max Planck gibi bilim adamları evrende mucizevî bir düzenin hüküm sürdüğünü ve bu düzenin tesadüf eseri oluşamayacağını kabul etmişlerdir. Bu darbeler karşısında materyalistlerin daha çok çalışması gerekmektedir.

Evrim Aldatmacası’nı okuyunca bizim ilim yönünden neden geri kaldığımız anladım. Neden mi geri kaldık? Çünkü evrimi araştıranlar ve evrimi bilme dayanarak çürütenlerin hepsi Batılı. Kur-an ezelden beri evrim teorisini reddediyor. Biz Hz. Âdem’in topraktan yaratıldığını bilerek yaşıyoruz. İşte Batılı bilim adamları “insanın maymundan gelmediğini” kanıtlıyor. Biz hazır bilgi ile yetinirken adamlar kanıtlarla uğraşıyor ve devamlı çalışıyorlar. Tamam, Kur-an yazıyor, ama kanıtları da duyunca insan daha fazla bağlanıyor dinine. Bilim tarafından kanıtlanmış bir bilgiyi duysak fena mı olur? Bizim Müslümanlar ise, Allah’ın varlığını bilimsel yollarla kanıtlamaya çalışmamışlar. Bunları yine Batılılar yapıyor. Reddedenler Batılılar, kanıtlayanlar Batılılar. Bizim elimizde ne var, Allah’ın kitabı Kur-an’ı Kerim. Hayatımızdaki mürşit bir kitap. İşte biz hiç araştırmamamız yüzünden geri kaldık. Bilimi geride bırakınca yükselemedik. Hacca gitmeyi, beş vakit namaz kılmayı “yeter” sandık. Dünya işlerinden elimizi eteğimizi çektik. Soran ve sorgulayan uluslar böylece bizim önümüze geçti. Biz küçüldükçe küçüldük. İşte görüyorsunuz Müslümanların halini. Hiçbir büyük devlete baş kaldıramıyorlar. Aziz Nesin ilim-teknoloji-felsefe üzerine söyleşisinde bu olguyu çok güzel ifadelerle belirtiyor. Kenan Evren bile ameliyat olabilmek için ABD’ye gidiyor, diyor. Çocuklarımızı okusunlar diye Batı’ya gönderiyoruz diyor. Neden Kenan Evren ameliyatını bir Müslüman’a yaptırmıyor diye serzenişte bulunuyor Aziz Nesin. Aziz Nesin’i hayattayken anlayamadık, bari yazarımızın öldükten sonra kıymetini bilelim ve onu anlamaya çalışalım.

Bizim Batılılardan üstün olduğumuz tek alan mukaddes kitabımız Kur-an’ı Kerim. Bizim bundan 14 asır önce kabul ettiklerimiz, onlar daha yeni yeni fark ediyorlar. Oysa Kur-an sadece Araplara değil, her millete gönderildi. Biz Türkler sonradan Müslümanlığı kabul ettik ve Kur-an’ı Kerim’e sarıldık. Kur-an’ın gerçeklerini araştırma zorunluluğunu hissetmedik. Kur-an’da yazıyorsa doğrudur dedik. Ve evrim gibi safsatalara biz baştan inanmadık. Fakat onlarda her zaman içini dolduramadıkları bir gedik vardı. İnsanlar akıllarındaki sorulara kendi mukaddes kitaplarından tatmin edici cevaplar bulamıyorlardı. Çünkü İncil ve Tevrat tahrif edilmiş iki kitaptı. Cevap bulamayınca da başka kendi kafalarına göre memnun edici cevaplar bulmaya çalışıyorlardı. Batı’da ilim, felsefe bu sorgulamanın sayesinde bu günlere geldi. Yani, kitaplarının açık kapı bıraktığı yerleri kendi düşünceleriyle tamamlamaya çalıştılar. Bilimde, felsefede çığır açtılar. Tabi ki Tevrat da İncil de yaratılış gerçeğini, Allah’ı kabul ediyor. Fakat benim dediklerim sadece evrim için değil, başka alanlarla ilgili. Evrimi kabul edenler zaten Allah’ın Kur-an’ı Kerim ile Tevrat ile İncil bir olamaz. Üçü de Allah’ın kitabı, ama İncil ve Tevrat sonradan değiştirilince kıyamete kadar Allah tarafından bizzat korunacak kitap Kur-an’ı Kerim indiriliyor. Bu kitabı kabul etmeyenler çıkıyor elbet. İşte o zamanları biz bilimde ilerlerken Coğrafi keşifler, Rönesans ve Reform ile Batı Doğu’ya fark atmaya başlıyor. Aradaki fark açıldıkça açılıyor ve geldiğimiz nokta ortadadır. Bir tarafta Enstein, Newton, Galileo ve adını sayamadığım birçok bilim adamı ile Batı, diğer tarafta sahih kitapla müşerref olup Batılılardan daha gelişmiş olacak yerde geri kalan bizler. Böyle giderse Kur-an bizi affetmeyecek. Keşke hepimiz tam Müslüman olabilsek, Kur-an’ı doğru anlayabilsek, onda yazılanlardan uzaklaşmasak, insanlığın yararına buluşlar yapan ilimi öğrensek ve bu dünyada söz sahibi olan bir ülke konumuna yükselebilsek. Dünyayı İsrail ve ABD politikaları idare ediyor. İkisi de Kur-an’ı tanımıyor. Biz tanıyoruz da ne oluyor! Sadece manevi olarak kendimizi tatmin ediyoruz. Onlar ise maddi olarak güç kazanıyor, dünya arenasında söz sahibi oluyor. Biz mukaddes kitabımızı sadece maneviyatımızı tatmin etmek için değil, insanlığa yararımız olması için okuyacağız, anlayacağız, kavrayacağız. Fakat maalesef şu kapitalizm denilen pisliğin Kur-an ile hiçbir alakası yok ekonomi penceresinden bakarsak. Ne zekât verirler, ne de adildirler! Küresel, uluslar arası şirketlerin hepsi sömürü üzerine kuruludur. İşçiyi sömürüler, çalışanı sömürürler. Sadece kâra odaklanırlar. Onlar için en önemli şey budur çünkü. Bizi tüketmeye alıştırırlar. Çünkü tüketmezsek bu sistemin gitmeyeceğini bilirler. Bize o nedenle “Tüketin kardeşlerim.”diyorlar. Çünkü tüketmezsek bu sistemin batacağını biliyorlar. İşte içinde bulunduğumuz ekonomik kriz. İşçileri sokağa silkiyorlar ve ardından diyorlar ki, “Aman ha alışverişinizi bırakmayın.” Sen at adamı sokağa ve ardından “tüketmeyi bırakmayın” de. Nihat Genç farklı bir çerçeveden bakıyor konuya. Alıyoruz, çöpe atıyoruz diyor. Yani, çöp alıyoruz, çöpe atıyoruz. Alışveriş yapmak budur. Bu örnek yeme-içme dışındaki her şey için verildi. Devamlı giysi al, devamlı ayakkabı al ki sistem krizden hemen çıksın.

Devamlı tüketim insanı materyalizme götürür. Çünkü tüketilen şey maddedir. Ve bu da bazı insanları doyumsuzluğa itiyor. Ve alışveriş bağımlısı veya hastalığı diye bir kavram ilave ediyor kapitalist edebiyata(literatür anlamında) Felsefi anlamdaki maddeden çok tüketim anlamındaki maddeye götürüyor insanları. İncelerseniz, hiçbir fark olmadığını görürsünüz aralarında. İnsanlar tüketirken kendilerini de tükettiklerinin farkında olmuyor çoğu zaman. Bilinçli tüketicilere ise, hiçbir zaman lafımız yok. Onlar gerektiği kadar alırlar.

İşte arkadaşlar sanayi toplumu bizi aldı buralara getirdi. Biz iyiydik, kendi aramızda yaşayıp gidyorduk. Ekip biçiyor, kendi ihtiyacımızı karşılayacak kadar ürün yetiştiriyorduk. Tarlalarımız binlerce dönüm olunca da satıyorduk fazlalıkları. Çok malda gözümüz yoktu, bir çift giysiyle de idare etmesini bilirdik. Olmasın Mercedes, biz Anadolu da kullanmasını biliriz. Olmasın bu kadar ileri teknoloji. Yakında robotlar yapacak yemeğimizi. Kullanmayayım klima, vantilatör yeter bana. Ne gereği var cep telefonuna! Biz mektuplaşarak da anlatıyorduk meramımızı. Hem ilişkilerimiz daha samimiydi. Daha içten, daha candan yazıyorduk. Teknolojiye salıverdik ruhumuzu. Bilmiyorum fark ediyor musunuz, teknoloji oynuyor sinirlerimizle, neşemizle. Bir gün mesaj atamayın sevgilinize, o zaman gülerler halinize, bu da yansır sinirlerinize. Gününün üçte birini internette dolaşarak geçiren bir çocuğun bir gün internetsiz kaldığını tasavvur edin. O gün gezerken heyheyleri üzerindedir, birine toslar, kafa gözü yarar. Ve bir gün sonra internet geldi diye etekleri zil çalar.

Velhasıl, materyalizmden üretim dünyasına geniş bir pencereden bakmaya çalıştım. Bugünkü sanayi toplumunun Kur-an ile pek bağdaşmadığını vurguladım. Ki bizim dinimiz hırs yapmamamızı emreder. Oysa Batılı büyük şirketler, dev holdingler daha yüksek kâr peşindeler. Batılıların şu anda yaptığı, ama Kur-an ile uyuşmayan daha pek çok fark söylenebilir. İlahiyat Fakültesi’nde tez yazacak olanlar, işte size konu. Bizim dinimiz ile Batı’nın kapitalizmi arasındaki farlar neler? Hangi dokular birbirine uymuyor? Kur-an gerçekten kapitalizmle örtüşmüyor mu? Kur-an’ın iş sahası açacak olan girişimci gençlere ne gibi tavsiyeleri var? İşte tüm bu soruların cevapları tez zamanda verilmelidir.

Okumaya Bunlarla Devam Et:

  • Kendini Arayan Adam
    Kendini Arayan Adam Halit Ertuğrul’un okuduğum ilk kitabı. Bu kitabı okuduktan sonra diğer kitapları...
  • Zaman Çıkmazı…
    Her insanın hayal gücü o insanın gördüğü, yaşadığı eylemlerden ibarettir diye bir fikir takıldı son ...
  • Büyük Patlama (Big Bang)
    Bu bilimsel gerçeğin 1400 sene önce Kuran’da yer alıyor olması, büyük bir mucizedir. Bu keşfi Müslü...
  • Düşünmek
    Düşündün mü hiç nerden geldiğini neydin daha önceleri... Pis bir suyken şimdi kocaman bir insan oldu...
- Yazının başına dön!


Sen ne düşünüyorsun?