Makyajından kıyafetine mora bürünen şairane denemeleri yazan kadınla lise yıllarımda bir öğretmenimin tavsiyesiyle tanıştım. Mora tarif getirdiği cümlelerden etkilensem de mor kıyafetlerim olmadı benim. Kendimi bulamadığım tek yanım bu belki de… Aynı denize, Karadeniz’e bakmamızdan olacak, yoğun maviyi ve siyahı sevmesini isterdim hep. Ama yine de sevdim onu. Anadolu’yduk, ikimiz de birdik çünkü.
Onun gibi yazdım ilk zamanlar, sözlükler karıştırdım Arapça ve Farsça kelimelerin ağırlıklı olduğu yazılarındaki başarılı sözcük silsilelerini anlayabilmek için. Ama liseye yeni başlamış, Ömer Seyfettin’i tam olarak bitirememiş bir kızın evinde Osmanlıca sözlük ne arasın? Bulamadım ortaokuldan kalma sözlüklerimde aradıklarımı ve 21.yy’da yaşadığımı unuttuğumu fark edip İnternet dünyasına… Bilmediğim kelimeleri buldum, yazdım tekrar tekrar ilkokuldaki ezberci sistemle öğretilmeye çalışılan İngilizce kelimeler gibi ezberlercesine… Yazılı günleri gizlice “Masal Gemisi”nin yolculuğuna katıldım. “Cümle Kapısı”nın ilk sahifesine yapıştırdığım küçük yeşil kâğıda yazdığım not belirledi hedefimi:
“Kavanoz gözlüklü bir edebiyatçı olarak ölmek istiyorum.”
***
Selim İleri’ye göre “yitik romancı”, bir dostunun kaleminde “saraydan bildiren yazıcı”…
Saraydan bildiren yazıcı…
Bana soluksuz anlar yaşattıkları için somutluk kazandırdıklarına (masal gemisine, nakkaşa, padişaha) çok teşekkür ediyorum.
“Mürekkep tarihe karışıyor. Kâğıda düştükten sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle.” Belki sana haksızlık ediyorum yazıcı. Kalemimdeki mor mürekkep ıslatmıyor kâğıdımı. Ama yazıyorum klavyeyle bilgisayar ekranına, sonra bir de çıktı… Yine de yazıyorum ya işte. Söz uçar yazı kalmaz mı nihayetinde?

