Üniversitede okuyan bir genç olarak gözlemlediğim kadarıyla üniversite öğrencilerinin çoğunun dinden imandan habersiz olduğunu söyleyebilirim. Birçok konuda tek başıma kaldığımı fark ettim. İşte bu yazımda bunlardan biri olan zina konusuna değineceğim ve arkadaşlarımın kendilerini haklı çıkarma sebeplerini anlatmaya çalışacağım.
Konuma ilk olarak İsra Suresi’nin 32. ayetini alıntılayarak başlamakta yarar görüyorum: “Zinaya yaklaşmayınız. Şüphesiz o büyük bir hayâsızlıktır.” Bu ayeti kendim Kur’an-ı Kerim’i okuyarak öğrenmedim, polis olan arkadaşımdan öğrendim. Konu üniversitede okuyan gençlerin çoğunun karşı cinsleriyle beraber aynı evde ve hatta aynı odada kalmasıydı. Şayet ben gençlerin burada böyle yaşadığını, bunun sorun olmadığını ifade ettim. Arkadaşımın bana tokalaşmanın bile günah olduğunu söylemesinin akabinde buna inanmamın zor olduğunu, üzerinde araştırma yapılması gerektiğini anlattım. Bu arkadaşımın Kur’an’da böyle bir ayet olduğunu söylemesi bile beni ikna etmedi. Tam olarak ayeti söyleyemediği için tereddütte kaldım. Bir dahaki sefere bu konuyu araştırıp, daha ayrıntılı konuşmak üzere telefonları kapattık.
İnternetteki yaklaşık otuz siteye baktım. Çoğunda aynı şeyler yazılıydı. Önüne gelen herkesin forum sitesi açtığı günümüzde forum sitelerine yazı yazanların kopyala-yapıştır mantığıyla başka sitelerden bulduklarını aynen kopya ettiklerine şahit oldum. Ziyaret ettiğim sitelerin içinde elle tutulur gözle görülür, dişe dokunur birkaç yazı yayımlanmıştı. Bu yazılardan aldığım notlar kadarıyla bir demet sunmak istiyorum. Burada önemli olan hangi sitelerden yararlandığım değil, tezat görüşlerin varlığıdır. Bunlardan biri şu: “Erkek kendisiyle caiz olan bir kadınla tokalaşırsa ahirette avucunun içine kızgın demir veya cıva eriği konarak cezalandırılacağını ifade eden söz hadis değil uydurmadır.” Uydurma hadislerin varlığından haberdarım, fakat hangi hadislerin uydurma, hangisinin doğru olduğunu kavrayacak kadar dinî bilgiye sahip değilim. Yaşar Nuri’den okuduğuma göre yaygın kanaat Kur’an ile çelişen hadislerin doğru kabul edilemeyeceğidir. Bir de Yaşar Nuri hadis ve fıkıh alanında otorite addedilen Buhari’yi İmam-ı Âzam Ebu Hanîfe adlı geniş kapsamlı çalışmasında “kabul edilebilirlik” açısından birinci sıraya değil, dördüncü veya beşinci sıraya yerleştirmiş. Peygamberler dışında bir insanı “tartışılamaz” kabul etmek her halde düşünce melekesini yitirmemiş insanların başvuracağı bir yol değildir. Bu bakımdan Buhari’yi “tartışılmaz” fakih saymak her halde akla uygun olamaz. Yine bu kitaptan öğrendiğimize göre Buhari’nin Hanefî mezhebinin kurucusu Ebu Hanîfe ile arası bozuktur. Buhari Ebu Hanîfe’ye birçok ithamda bulunmuştur, onu dinden çıkmakla itham etmiştir. Yaşar Nuri’nin bu yüzden Buhari’yi “otoriteler” sıralamasında orta sıralara koyduğu iddia edilebilir.
Yukarıda uydurma olarak nitelenen hadiste bir korku salındığı apaçık. Ben bu tür hadislerin insanları İslâm dinine yaklaştırmaktan ziyade uzaklaştıracağını, bu dinden soğutacağını düşünüyorum. Korku salarak bir insanı dine çekemezsiniz. Evde korku salan baba, sevilir mi hiç çocuk tarafından? Hitler’i hangi insan tasvip edebilir, onun hayranı olabilir günümüzde? İnsan yapması gerektiği için yapmalı bazı şeyleri. Mesela farzları yapması gerektiği için yerine getirmeye çalışmalı elinden geldiğince. Oysa bunun tersini yapanları mütemadiyen cehennemle korkutmak sanırım dinimizin tasvip edeceği bir davranış olamaz. Biz insanlara Hz. Muhammed’in güzel ahlakını, dinimizin güzelliklerini anlatmalıyız. Ancak insanın az da olsa yine de öte dünya ile ilişkin korkuları olmalı. Çünkü din bize bu dünyanın fani olduğunu, öte dünyayı düşünerek bu dünyada yaşamamızın, sınırlarımızı bilerek hareket etmemizin doğru olacağını öğütlüyor. Bu korkunun dozunu iyi ayarlamalıyız.
Tokalaşma konusunu internette araştırırken bu hususta birbirinden tamamen zıt iki farklı görüşün olduğunu öğrendim. Bunlar şu şekilde tasnif ediliyor: Tokalaşmayı mubah kabul edenler ile mubah kabul etmeyenler. Gel de işin içinden çık. Vahdettin’i vatan haini ilan edip etmeme konusuna ne kadar da benziyor. İşin özünde tarih veya geçmiş olunca insan işin içinden bir türlü sıyrılamıyor. Birisinin ak dediğine, diğeri kara diyebiliyor. İnsan bu boşlukta ne kadar tarafsız kalmaya çalışırsa çalışsın bir görüşün kurbanı olabiliyor ister istemez. Şimdi aklıma geldi: Kur’an-ı Kerim’den iki veya üç tane olsaydı, kim bilir nasıl bir tartışmanın içinde bulurduk kendimizi. Biri diyecek benimki doğru, öteki diyecek benimki doğru; kim kendi inandığının yanlış veya asılsız olduğuna inanmak ister ki! Şöyle bir görüntü de çıkabilirdi ister istemez: İslâm dünyası şu anda bir kargaşa içerisinde. Sünni Şii’yi, Şii Sünni’yi katlediyor. Daha bugün(02.06.2010) ekranlarda Pakistan’daki Sünni ve Şiilerin kutsal olarak gördüğü merkezde üç canlı bombanın kalabalığa dalarak dehşet meydana getirdiği gösteriliyordu. İnfialde 40 küsura yakın kişi ölmüş ve onlarca yaralı bulunuyormuş. Camilere bombalar atan Hizbullah, El Kaide terör örgütü gibi örgütler bu gruba giriyor. Herkesin “En iyisini ben bilirim.”dediği, hoşgörünün olmadığı yerde başka ne bekleyebilirsiniz ki! Buradan laikliğe geçebiliriz. Ancak sözü fazla uzatmayalım. Diyeceğim o ki tek mukaddes kitaba inanan, Sünni olsun Şii olsun, Müslümanlar ellerinde dört temel İncil’e sahip olan Hıristiyanlardaki gibi birden fazla kitaba sahip olsalardı, kim bilir İslâm dünyası nasıl karışacak, cehenneme dönecekti! Yazık, utanıyorum halimizden, Müslümanların düştüğü bu durumdan! Birden fazla kitaba inanan Hıristiyanlar bile bu kadar kavga etmezken, tek ve son kitaba sahip olan Müslümanların düştüğü vaziyete bakın. İnsan Müslümanlığından utanacak neredeyse! İnsan öldürüyorlar; insanları öldürmekten ziyade “kardeşlerini” öldürüyorlar. Ne yazık robotlaşmış insanlara! Allah kimseye dondurulmuş, kalıplaşmış, robotlaşmış, taşlaşmış bir beyin vermesin.
Tokalaşma konusuna geri dönelim. Buharî’den nakledildiğine göre Hz. Aişe validemiz şöyle buyurmuşlar: “Allah Resulü’nün mübarek eli hiçbir yabancı kadının eline kesinlikle değmedi.” Buharî hadis alanında otorite kabul edilen bir zat. Yazıya geçirdiği hadislerin doğru olduğuna inanılıyor İslâm dünyasında büyük çoğunlukla. Şimdi de buna istisna teşkil eden bir rivayeti anlatayım size. Girdiğim internet sitesinde aynen şöyle yazıyor: “Hind’in biat esnasında gelip Peygamber’in elini tutup ona dehalet etmesi ve Peygamber’in ona engel olmaması musafahanın haram olmadığını gösterir.” Şimdi bu iki ayrı görüşten hangisini seçeceğiz? İlk başta mukaddes, eşsiz kitabımıza bakmakta yarar var. Orada eğer “Erkekler evlenmediği kadınların elini tutmasın.”diye yazıyorsa, bu konuda başka söze gerek yok. Demiyorsa kimin dediğine inanacağız? Akıl yürütelim. Hind’in Peygamber’in elini tutmasının ne şekilde gerçekleştiğini bilmiyoruz. Bildiğimiz sadece ellerin birbirine değmesi. Oysa bu bir istisna teşkil etmiş olabilir. Biz deriz ya, “İstisnalar kaideyi bozmaz.”diye. Buradaki bir ihtimal Hind’in Peygamber efendimizin elini zorla tutmasıdır. Ki bu davranışa bakıp musafahanın haram olmadığını söylemek doğru olmaz. Ancak Buharî’nin Hz. Aişe’den naklettiği sözün tam olarak doğru olup olmadığını da bilmiyoruz. Din adına hüküm vermek istemem, ama tokalaşma mevzuunda kesin hüküm vermekten kaçınmanın doğru olduğuna inanıyorum. Yoksa din adına aldatan biri olup Allah ile aldatanlar sınıfında yer alırız, belli mi olur!
Tokalaşma faslını müsamaha düzeyine indirgeyerek çözebiliriz. Toplumumuza baktığımda türbanlı veya tesettürlü olanların tokalaşmaktan kaçındığını müşahede ediyorum. Elimi uzatıp, ortada aptal gibi kaldığım anlar oldu. Sinir olmadım da değil. İnsan hoşgörülü olamıyor o an. İçimden kızıyorum. Bence şunu sorgulamak lazım: İnsan neden el uzatmaktan kaçınır? Bir, hayvanî isteklerini azdırmamak için; iki, bulunduğu ortamlarda böyle bir gelenek olmadığı için… Bir insan başkasının elini tutmaktan zevk alabilir mi? Böyle sapıklar var mı bilmiyorum. Fakat bu imkânsız gibi bir şey. Peki, o zaman musafaha neden haram olsun? Burada bir türbanlının el uzatmamasını çağ dışılık olarak nitelendirmek istemiyorum. Saygı duymayı, insanların dinî hassasiyetlerine hoşgörülü bakmayı öğrendim, ama “Neden elini uzatmıyorsun?”diye sorduğumda türbanlıların bana ne cevap vereceklerini merak ediyorum.
Buradan başka bir konuya geçelim. Bazı arkadaşlarım modern olmadığını düşündüğü İslâm’a modernlik iddiasıyla karşı çıkıyorlar. Onlara göre bir erkek evlenmeden önce milli olmalı. Zinaya karşı olduğumu söyleyince beni çağ dışılıkla itham ettiler. Kendileri çokbilmiş bu arkadaşlarım milli olmayı bir marifet sayarak, düşük beyinli olduklarını kanıtlıyorlar. Bir defa konunun dinî boyutunun dışına çıkalım. Bir erkek evlendiği karısının bakire olmasını mı ister, olmamasını mı Türkiye’de? Olmasını diyeceksiniz, değil mi? Peki bir erkek evleneceği bayanın bakire olmasını istiyor da niye kendisinde evlenmeden önce bir bayanla yatma hakkı görüyor? Erkeğin bakir kalması eşi olacağı bayanın bir hakkı değil mi? Erkek bu hakkı kendinde görüyor da niye karşısındakinde görmüyor? Kendisine gelince “iyi, hoş”, başkasına gelince “Dur orada.” İşte erkek egemen toplumun saçmalıklarından biri budur. Erkeğe mubah, ama kadına değil. Yok öyle yağma. Neymiş efendim, erkeğin deneyime ihtiyacı varmış. Ben bu kadar abes bir laf işitmedim. Erkeğin deneyime ihtiyacı var da kadının yok mu? Bu işte deneyim mi olurmuş? İki sevgili gerdek gecesinde öğrenecekler her şeyi. Hem bu çok mühim bir şey mi ki deneyim kazanalım? Deneyimli olunca ne olur; puanın mı artıyor, kaliten mi yükseliyor? Daha mı insan oluyorsun? Zinayı savunan ve de başka bir erkeğin alacağı kızı bozan bu geri kafalılara daha başka ne denebilir ki? Bir de kalkmış bunlar bana modern ol diyerek İslâm’ın geri bir din olduğunu ima ediyorlar. Oysa bunların kafaları geri. Ama bunun farkında değiller ne yazık ki. Kur’an-ı Kerim’i bir kez olsun okumamış, bir kez olsun cuma namazına gitmemiş insanlar benim dinimi eleştirseler kaç yazar! Onların söylediklerine kulak verir miyim hiç! Çağ değişiyor diye İslâm değişmez. Bu sebepledir ki İslâm’da reform olmaz. Bunlar resmen İslâm’da reform yapmaya kalkışıyorlar. Çağa İslâm’ı değil, İslâm’ı çağa uyduracaklar akıllarınca. Milli olmamayı sorun addeden zavallılar. Birisi diyor ki, “Milli olmadan ölürsen ne olacak?” Allah’ım soruya bak! Bunun söyleyen bir üniversite öğrencisi. Kafaya taktığı şeye bak! Bunlara dedim ki ben, “Sizin ‘sorun’ olarak gördüğünüzü ben sorun olarak görmüyorum. Siz aklınıza milli olmayı yerleştirmişsiniz. Oysa bu bir sorun değildir. İnsan bir şeyi ne kadar çok kafasına takarsa, o kadar çabuk gerçekleştirmek ister.” Evet, bir insan çevrenin etkisiyle veya başka şeylerin etkisiyle sorun olarak ortaya çıkarttığı ve kendisinde gördüğü eksikliği çözmeye çalışır. Bana tâ ortaokulda milli olup olmadığımı soruyorlardı arkadaşlar. O zaman beri milli olacağım diye bir derdim olmadı. Ama ben bunu büyütüp sürekli kafaya taksaydım, sorunu kökten çözmeye çabalardım. Çevremdeki arkadaşlar ilişkiye girmenin bağımlılık yaptığını söylüyorlar uyuşturucu gibi. Bir kez ilişkiye girdin mi kolay kolay bırakamıyormuşsun. Bu bağımlılığı ortadan kaldırmak için en iyisi evlenmeden önce ilişkiye girmemek. Ve zina sadece vajinayla penisin birleşmesi demek değildir. İsra Suresi’nin adı geçen ayetindeki kıstas, zinaya yaklaşmamaktır, zina yapmamak değildir. Yani, bizi azdıran, şehvetlendiren şeylerden uzak durmaya çalışacağız. Bizim gözümüzü döndüren her şeye sırtımızı çevireceğiz. Sadece erkekler değil, kızlar erkeklerin nefsine hâkim olması konusunda erkeklere yardımcı olmalı. Açık saçık kıyafetler giymekten kaçınmalılar, adabına uygun giysiler giymeyi tercih etmeliler. Türbanlılar daracık pantolonlar giyip, vücut hatlarını sergilemekten vazgeçmeliler. Sadece kafayı örtmekle “Müslümanlık derecesi yükselmiş” Müslüman ya da dindar olunmayacağını anlamalılar.



