Ben kalemi ve kağıdı olan herkesin yapabileceği bir şey yapıyorum. Yazı yazıyorum. Özgürlük tanımlarımın içine dahil etmediğim üç şey tüketmek, monoton bir işte çalışmak ve bedenimi denetlemek. Tanımımı kurduğum tek şey ise; düşünmek, üretmek, ifade etmek ve paylaşmak. Bu aralar özgürlük kelimesi herkesin dilinde. Kısıtlanan özgürlükler ise manşetlerden inmiyor. Davalar, gözaltılar… İnsanı sadece duvarlar hapsedebilir mi diyorum? Hele ki kendilerini, kendi elleriyle yarattıkları duvarlar ardına hapsedenleri gördükten sonra. Duvarlar sadece bizi kısıtlıyor gibi gözüken somut engeller sadece ve asıl bizi kısıtlayan bir şey varsa o da zihnimizde yaratılan metaforlar. Anlam dünyamızda yaratılan her türlü gerçek dışı kırılma örneğin ya da bizi güçsüz kılan zaaflara bağımlı kılınmak.

Öyleyse o hayati soruya bakalım, özgür müyüz? Bu sorunun en önemli ayağı, tanımı… Nedir özgürlük, kriterleri nedir, dahası var olan bu kriterleri üreten, tanımlayan kimdir, hangi kanallarla piyasaya sunulur? Bu soruları sessizce düşünebiliriz. En çok da şunu düşünerek elbet nelere özgürlük adını veriyoruz ve neden o şeyleri yaptığımızda özgür olduğumuza inanıyoruz? Örneğin; aileden kurtulmak mı, gece geç saatte dışarıda olabilmek mi, en sevdiğin markanın on bluzunu bir arada almak mı, son model arabanla seçkin diye adlandırılan insanların gidebildiği yerlerde vakit geçirebilmek mi, hızlı ulaşım sağlamak mı ya da hiçbir şey yapmadan oturabilmek mi, yeni teknolojileri takip edebilmek mi? Soruları arttırabiliriz.
Herkes kendi tanımını yapadursun, son günlerde içinden geçtiğimiz buhranlı günler bana bir fikir verdi. Özgürlük, karar alma ve uygulama süreçlerinde belirlenimlerden uzak ve içinde yaşadığı çağı ve toplumu dışarıda bırakabilerek, cesaretle hareket edebilme, üretebilme ve açıklıkla paylaşabilme yetisidir. Bu tanımlamayla bakarsak 80 kuşağı diye adlandırılan ama benim daha çok “nadasa bırakılmış kuşak” olarak adlandırdığım bizler pek de özgür sayılmayız.
Özgürlük bir kere tanımlandı mı ikinci bir sorunsal ortaya çıkar. O da bu kavramın sınırlarının ne olacağıdır. Sınırlar son zamanlarda daraldı. Bir üniversite hocası’nın hadi merak edenlere açık olsun işi araştırmak ve sorgulamak olan kişilerin aldığı notların, yaptığı okumaların niteliğine kadar karışılır oldu. Bir masa üç ayağının üstünde dört ayağının üstündekinden daha sağlam durur denir. Oysa Özgürlük masamızın tüm ayakları yerinde olmalıdır çünkü bu olguya sadece bütünsel yaklaşılabilir. Nedir bu ayaklar? Düşünmek, düşündüğünü ifade edebilmek, ifade ettiklerini gerektiğinde eyleme dökebilmek, dönüştürebilmek. Edilgensem, dönüştürülüyorsam, düşünemiyor ve yazamıyorsam özgür değilimdir. Bizim masamızda/özgürlüğümüzde, pek çok şeyi taşıyabilmeli üzerinde aynen Edip Cansever’in[1] hatırlatmayı borç bildiğim şiirinde olduğu gibi… Üzerine sonsuzu koysan çökmemeli. Aklında olup biteni de koyacaksın içine, ne yapmak istediğini de serbestçe koyacaksın yeri gelecek gündelik bir ihtiyacını da sığdıracaksın içine… Sonra da “masa da ne masaymış ha bana mısın demedi bu kadar yüke, bir iki sallandı durdu” diyeceksin şairin muhteşem üslubuyla.
Belki bu yüzdendir en özgür olan hayat biçiminin araştırıcı yaşam olması. Sennett, “Yeni Kapitalizm Kültürü” adlı son kitabında şu çarpıcı tanımlamayı yapar: Mesleki kimliği oluşturan, emeğin toplumsal sonucudur (s.56). Yani o mesleği yaptığında toplumdaki çıktının ne olduğudur. Örneğin der, danışmanlar acı verici bir iş yaparlar, bunun farkında bile değillerdir. Oysa araştırmacı kişiler eğer maddi bir desteğe de ihtiyaçları yoksa en özgür işi ve toplumsal çıktısının en önemli olduğu, bu yüzden manevi tatmini yüksek bir iş yaparlar. Bir Hocamın dile getirdiği gibi, “en kötü üniversite bile şartları en iyi kurumdan daha iyidir”. Çalışma yaşamında kısa vadeli yüksek kazanç hedefini ve “amorf arzuları”(Sennett;2009: 60) bertaraf edersek belki de en karlı çıkacağımız alandır araştırmacı bir kişi olmamız.
Özgürlüğün ayakları var demiştik. Bir de olmazsa olmazları var. En önemlisini dile getireceğim. Finansal olarak dışa bağımlı olmamak… Bu ilke bir ülke içinde aynıdır bir insan için de… Betül Mardin, İletişim Fakültesine geldiği zaman her zaman kendi parasını kendi ödediğini ifade etmiş ve başkasına para ödetmeme ilkesinden bahsetmişti. Çok heyecanlanmıştım. Çünkü bu aynı zaman da benim de ilkemdi. Kişisel ilişkilerimde bonkör olan ama karşı tarafa para ödetmeyen bir yapım vardır. Mantığı şudur, gidip gitmemekte ve düşündüklerimi tarafsızca söyleyebilmekte sınır tanımamak isterim. Bilirim ki minnet, özgürlüğü sakatlar. Aynen finansal desteği herhangi bir kurumdan alıp sonra bilim yapmaya çalışmak gibi. Buna “sponsorlu bilim” diyorum.
Son olarak diyebileceğim, özgürlük anlayışımın çoğu yaşıtımın anlayışıyla çatıştığını gözlemleyebiliyorum. Ama onlara özgürlüğün zannettikleri şey olmadığını anlatabilmek istiyorum. Bir Hocam, akademisyenlik için “Dünyanın işleyişini anlamak ve o işleyiş içinden insanca bir yol bulmak işi” diyordu akademisyenlik için. Bu yazıyı hoşça kal yazısı olarak yorumlayın ama sadece akademik duvarlara. Arkadaşlarıma tek sözüm olabilir. Özgürlüklerinin kıymetini ve işlerinin yaratıcı, dönüştürücü doğasını bilerek, ruhlarını çalıştıkları kurumun duvarlarına hapsetmeden hoşça kalsınlar… Kendimizi ve toplumu öğrendiklerimiz ışığında aydınlatabildiğimiz her yer akademi. Duvarlara ihtiyaç yok çünkü özgürlük masası her daim yük taşır…
Kaynak
[1]Edip Cansever,“Masa da Masaymış Ha”.
[2] Richard Sennet (2009).“Yeni Kapitalizm Kültürü”. Onacak, A. (Çev.) İstanbul, Ayrıntı.
*Bu yazım özgürlük masasında yüreklice ağır yükler taşıyabilen tüm araştırmacılar içindir ve özellikle de ilkelerinden en çok etkilendiğim Alparslan Işıklı’ya…




her dönem kaçınılmaz olarak ezbere bir “ortak duyarlılık” adına kendisine bir söylem yaratır. özgürlüğe dair idealist (özgürlük kavramının bu ideal söylemin dışında kalmak gibi bir şansı yok zaten) yorumunuz da bu anlamda kişisel olmaktan çok uzakta. ayrıca sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde akedemisyenler herhangi bir konuda bellirli söylemlerin esiri olmak zorundalar. anlaşıldığı kadarıyla siz bu söylemin dibine vurmuşsunuz. HOŞÇAKAL.