ABD ve Fransa ortak yapımı bu film, unutamadığım filmler kategorisine attığım filmlerden bir tanesi. Siyasetin ve
psikolojinin harmanlandığı ender filmlerden biri Persepolis. Persepolis, Pers İmparatorluğu’nun başkentidir. Film adını buradan almıştır ve İran üzerine kuruludur. Karakterlerin isimlerini tam hatırlayamıyorum, fakat filmin başkarakterinin ismini hatırlıyorum. Adı Marji; küçük kız Marji.
Gerçekten güzel bir film yapmışlar. Hani “ABD ve Fransa kendi bakış açılarıyla bu filmi yapmışlardır” demeyin. Bu filmde İslam’ı karalama adına hiçbir şey bulamadım. Son kerte tarafsız bir filmin ekranlara yansıtıldığına eminim. Çünkü bu filmde Batılılar özeleştiri de yapmışlar. Bunun yanında hem internette yapılan yorumlardan okuduğum kadarıyla hem de sosyal demokrat Emre Kongar’ın Demokrasimizle Yüzleşmek adlı kitabından aldığım bilgilerle filmin tamamen tarafsız ve akıllarda soru işareti bırakmayacak bir şekilde yapıldığına kanaat getirdim.
Filmin konusuna gelince: Küçük kız Marji İran’da Şah’ın devrilmesi düşüncesinin halkta yaygınlık kazandığı ve Şah’a karşı solcuların ve mollaların tek vücut olmaya başladığı yıllarda okula gidip gelmekte ve ailesinin tedirginliğinden bihaber yaşamaktadır; tâ ki silah seslerini duyana dek. 1979’da Şah, mollaların ve solcuların işbirliğiyle devrilir. Mollalar solcuları “özgürlük ve demokrasi getireceğiz” bahanesiyle kendi taraflarına çekerler. Buna inanan özgürlük, demokrasi yanlıları mollaların safında yer alır. Ama kandırıldıklarını er ya da geç anlayacaklardır.
Şeriat düşüncesi topluma yavaş yavaş empoze ettirilir. Solcular şaşkınlık içerisindedir. Birer birer kodese tıkılırlar, işkenceye maruz kalırlar. Tutuklanıp işkence görmekten korkan solcular ülkeyi terk ederler. Kimi Amerika’ya, kimi Türkiye’ye yerleşir. Başkarakterimiz Marji ise Fransa’ya okumaya gönderilir teyzesinin ya da halasının yanına.
Marji, Fransa’ya gitmeden önce milyonların sesine kulak verir ve galeyana gelerek “Şah’a ölüm” diye bağırır. Ama solcu Amenuş amcasına yapılan işkencelere kulak kabartınca gerçekleri anlar.
Marji, uçta (marjinal) bir kız İran toplumunda. Sınıfta hocasına muhalefet eder. Örtünmeye kesinlikle karşıdır. Zaten ebeveyni de onun örtünmesinden yana değildir ama İran’da kaldığı sürece örtünmek zorunda kalmıştır. Bir gün sokaklarda el altından kaset satan birisinden gizlice metal grubu Iron Maiden’ın albümünü ister. Parada anlaşırlar. Fakat çocuğun aykırı tişörtünü gören dinci ahlak zabıtaları çocuğu hemen yakalarlar ama Marji kıvrak zekâsıyla bir bahane uydurarak adamların elinden kurtulmasını becerir. Iron Maiden albümünü eve getirip dinleyen Marji kafa sallamaya başlar. Onun bu halini gören annesi pek şaşırır, ama ses çıkarmaz. Marji giderek asabileşmektedir.
Kızının böyle bir yerde büyümesini istemeyen anne ve baba kızı Fransa’ya gönderir. Marji babaannesini çok seviyordur. Babaannesinin “Oraya gidiyorsun ama kimliğini unutma” lafına benzer bir laf etmesi onu şaşırtıyor. Fransa gittiğinde anlıyor ne demek istediğini.
Fransa’da her türlü insanla karşılaşıyor Marji. Homoseksüel, nihilist, özgürlükçü vs. Onların kafasındaki İran imajını ya da daha genelleştirirsek İslam inancını yıkmaya çalışıyor. İlk zamanlarda insanların tepkisini almamak için İranlı olduğunu söyleyemiyordu, çünkü söylediğinde insanların yüz ifadeleri değişiyordu. Bundan rahatsız olan Marji, İran kimliğini hep sakladı insanlardan ama samimi arkadaşlarıyla bunu rahatlıkla konuşuyordu. Film Marji’nin yaşamıyla bize Doğu ve Batı arasındaki farkı gösteriyor. Bir tarafta baskıcı bir toplum, diğer tarafta özgürlüğün had safhada yaşandığı bir toplum. Bu kadar özgürlüğü kaldıramıyor Marji. Meselâ sevdiği erkekler onun yüreğinde hep yara açıyor, aldatılıyor. Gittikçe yalnız kaldığını anlayan ve dikiş tutturamayan Marji, İran’a dönüyor. Kapanıyor İran’da. Ama düşünceleri hiçbir zaman kapanmıyor.
İran’da Şah devrildikten sonra mollalar ülke yönetimini ele geçiriyor. O zamandan sonra her şey gizlice yapılıyor. Mesela büyük partiler, eğlenceler vs. Her şeyi anlatmayayım, gerisini siz izleyin.
Atatürk’e atıfta bulunulmuş filmde. Şah diyor ki: “Atatürk gibi olacağım. Ülkeyi modernize edeceğim. Bir cumhuriyet kuracağım.” Ama İngiliz çıkıyor karşısına: “Niye cumhuriyet kuruyorsun, imparator olsana.” der. (Baba, Marji’ye aynen bunları anlatmıştır.)
Toplumbilimci Emre Kongar “Türkiye İran olur mu?” sorusundan başlayarak İran’daki devrim sürecini anlatıyor. Hatırlarsanız bir ara “Türkiye Malezya olur mu, Türkiye İran olur mu?” gibi sorular gündemdeydi.
İran’da Şah’ın devrilmesini isteyen bazı solcular, dincilerle ittifak yaparak ihtilali gerçekleştirdiler. Ama yaptıklarından pişman oldular. Çünkü süreç onların beklediği biçimde işlemedi. Yönetime hâkim olmak isterken yönetimden dışlandılar. Sürgüne gönderildiler, işkencelere maruz kaldılar. Şeriat kuralları ülkeyi giderek sarıp sarmalıyordu. Solcular afallamıştı. Yapılanları “Devrimde böyle şeyler olur, yakında düzelirler.” diye yorumluyorlardı. Ama çok geç kaldıklarının farkına vardıklarında iş işten geçmiş olacaktı. Emre Kongar, Hürriyet yazarı Soner Yalçın’ın “İran’a şeriat demokrasi ve özgürlük vaatleriyle geldi.” başlıklı yazısını kitabına tamamen almış. Bir kısmını sizlerle paylaşıp bir kısmını DA özetleyeceğim.
“Merhaba. Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım. Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım. Ve aynı zamanda mollaların demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal, milliyetçi insanlardan biriyim. Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı. Şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk. Yanıldık. Kitaplarda ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.”
Mollalar neler yapmışlar neler! Aşama aşama gerçekleşmiş her şey. “Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler.” diye düşünmüşler hep. Ama olaylar kontrol edilemez noktasına gelince mollaların iktidarı ele geçirdiklerine şahit olmuşlar. Büyük bir hüsran. Meselâ, devrim mitinglerinde ilk başlarda liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin fotoğraflarını taşıyanlar mollalar tarafından dövülüyormuş; ”Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur.” denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirilmiş; başörtüsüz kadınlar sokaklarda insanların gözü önünde dövülmüş; takı, mücevher, parfüm, ruj gibi şeylerin ülkeye girişi yasaklanmış; alkol içen, kırbaç cezasına çarptırılmış; fahişeler, eşcinseller kurşuna dizilmiş ve daha buraya sığdıramadığım birçok hadise. Bu olayların hepsi “Bunlar basit şeyler, biz bunlara aldırmayalım. Nasıl olsa düzelir.” diyerek geçiştirilmiş.
Türkiye İran’a benzer mi? Emre Kongar Türkiye ile İran’ın benzer noktalarına değinmiş. Meselâ 1940’da İran,1946’da Türkiye parlamenter demokrasiye geçmiş. İran’da 1951’de,Türkiye’de 1960’ta “milliyetçi/ulusalcı solcu” askerler darbe yapmış. İran’da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye dışa açılıp yabancı sermayeyi kabul etmiş. Bu dönemler ABD “abi” rolündeydi, ortak düşman komünizmdi. Görüldüğü gibi İran ile Türkiye’nin benzer noktaları var. AKP gibi dinci bir parti iktidarda olduğuna göre, Türkiye İran’ın düştüğü duruma düşebilir. Ama bu olasılığı kuvvetle muhtemel görmüyorum ben. Türkiye, Atatürk’ten itibaren laikliği bir ilke olarak benimsedi. Gerici ayaklanmalar çıkmadı değil. Sivas Katliamı adını verdiğimiz feci bir ayaklanma yaşandı, 37 kişiden bazısı boğularak, bazısı yanarak can verdi. Bu, marjinal bir ayaklanmaydı ve bu ayaklanmada dış müdahalelerin etkisi çoktu. Türkiye’nin geneli böyle düşünmüyor, laiklik hâlâ ayakta. Yüzünü Batı’ya dönmüş Türkiye gibi bir ülkede şeriat hükümleriyle hareket edilemez veya edilmeyecektir. Bu ülkeye şeriat kuralları kolay kolay getirilemez. Bizim dincilerin bazısı mollalar gibi, yani çok aşırıya kaçabiliyorlar. Özellikle cemaat örgütlenmesi içinde olanlar aşırıya kaçmaya daha meyilli duruyorlar. Fakat bunlar azınlıkta kalmışlardır. Çoğunlukta olmaları demek ülkemizde tehlike çanlarının çalması demektir. Yine de söyleyeceğim şu ki, bu ülkenin yapısı şeriatı kaldırmaz, laiklik ülkemizin en önemli değeridir ve ufak tefek sarsıntılar olsa da inşallah güçlü bir kale gibi durmaya devam edecektir. Atatürk’ün getirdiği laikliği ülkemizdeki köklü bir çınar ağacına benzetiyorum. Bu ağacın kökleri kuvvetlidir; ancak arada sırada şiddetli fırtınalarla dalları kırılabilir, fakat kök derinleştiği ve sağlam kaldığı sürece değil fırtına kasırga bile gelse bu çınar ağacı yerinden oynamayacaktır.
- Yazının başına dön!azizkan86
Yazar Hakkında

Web Sitesi: http://www41.websamba.com/yazarlar/
- 12 Eylül’de Neye EVET Neye HAYIR Diyeceğinizi Biliyor Musunuz?
- Futbol’da da Siyaset!
- Tozlanmış Hayat
- Münafıklar Mağlup Olacaktır
- Türkiye Garipoğlu
- İnsan Hakları ve Aparthayd Rejimi Üzerine
- Taraf ve Cumhuriyet’e Ek Olarak
- Notasyonda Kötü Hamle
- Yanılmak ve Sarsılmak
- Ama Hala Buradasın?
- Anlattığınız Anlaşılandan İbaret Midir?
- Para Tedavülden Kalksa…
- Cause Related Marketing Nedir?
- We Are All Witnesses*
- Neveser
- Cennet de Bende Cehennem de
- Gerçek Zenginliği Öğrenmeye VAR mısın YOK musun?
- Allah’ın Kadrini Hakkıyla Takdir Edemeyenler
- Yol Tıkanınca
- Devlet ve Hükümet Politikası
- 2010 Sözü ve Güveni Yitirmek
- Derin Yahudi
- Yaşar Nuri’nin Benzetmeleri Üzerine
- EVET Mi HAYIR Mı?
- Bezuar Keçisinin Mucize Özelliği
- Ölümü Düşünmekten Kaçınmak
- Penguenlerdeki Fedakârlık
- Leylâ ile Mecnûn Kalbin Şehrâyini
- Bizler Mahkum Edilenler, Onlar Oyunun Kurnazları!
- Bizsizleşmek



