Nasıl başladı bu sevda, anlam veremiyorum. Yoktu ki çevremde böylesine hissiyatlar, bende göreyim ve özeneyim. Çocuktum neticede ve bir profile ihtiyacım vardı. Dağınık bir ailenin ferdi olmak kolay değildi. Başınızda bir sahibinizin olmaması birçok insanın müdahale etmesi anlamına geliyordu. Bu durum aslında, görüldüğü kadar kolay olmamakla birlikte, bir o kadar da gerektiğinden fazla açıklamalara maruz kalma anlamına geliyordu.
Herkesin bir fikri vardı benimle ilgili. Aslında ben, göründüğüm kadar değildim. Daha da fazlası daha da! Daha da!… Dinlemek zor geliyordu artık, susmak susmak!… Duymak istemiyordum düşüncelerinizi! Ben daha fazlasıydım. Kolay yolu seçmek sizin göreviniz, garanti bir hayat istemiyorum, beni düşünmeyin. Amaçlarınız için kullanmayın! Ben sizin çocukluğunuz değilim. Yoktu bir dağım arkama bakıp kaygısızca, nefes alsaydım. Kalabalığın içinde yalnızlık… Çok zordu. Bir dünya yarattım… Olamadığım kişileri yarattım, tabii sizin gözünüzden. Ben istemedim bunu yapmayı, karşı çıktığınız ne varsa hepsi sizin eseriniz. Tüm gereksiz nasihatlerinizin, bende ifadesi bu. Damarlarımdaki kandan, bedenime yansıyan yarı ağlamaklı bir surat. Ciddiyetsizliğin içinde ciddiyet gibi.
Sesler çok fazlaydı, bastırabilmek, konuşmak zordu. Ama bir gün gelecek ki, pür dikkat beni dinleyeceksiniz. Bu, bir şeyleri ispatlamak değildi, sadece dışa vuramadığım ben!… Size bir şeyler söyleyecekti. O anı iple çekiyorum. Yaptığım tek şey susmak! Bana “uslu dur” dediniz, ama içimde öyle şımarıklıklar vardı ki, hepsini benden çaldınız. Aynalarla konuşmak, siz yetişkinlerin korkulu rüyası… Ama benim en sevdiğim oyuncağım, ne tuhaf değil mi..? Siz öğrettiniz.
Kendimi seyretmek hoşuma gidiyordu. Biliyordum bendeki beni! Ve kısa da olsa, onu aynalarda görmek beni mutlu ediyordu. Korktuğum her şey ve herkes izliyordu beni ve bu daha da mutlu ediyordu. Sanırım bu farkındalık, el yapımı oyuncaklardan başladı. Değerliydi benim için, bana aitti. Başkalarıyla oynayabilecek bir benzeri olmadığından sadece tek kişilikti çocuksu eğlenceler. Değerliydi yine, çünkü ben yaptım!!! Oynarken -ki bunu daha sonra fark ettim- baş kahraman bendim. Görmediğim, yaşamadığım, yaşıtlarımın hayatlarına yetişemediğim ne varsa hepsini tamamladım. Örneğin; izleyemediğim bir filmim fragmanı gibi! Perdenin devamı bana aitti. İlkeldi ama bana özgüydü ve bu benim tarzımdı. Karakterimi bulmak için kolon olmanıza gerek yoktu. Sizin fikirleriniz -nasıl olsa- bu inşanın tepesinden çıkan dumanlar, imzalar olacaktı…
Bu, hiç benim tarzım değil.
Resimler çizdim anlamadınız, şiirler yazdım tokat attınız… Ama devrilmedim -çocuğum daha- o zamanlar gülüp geçmek daha kolay. Bağırıp, beni dinleyin demek geliyor içimden, anlatacak o kadar çok şeyim var ki… Kamufle ederek, hayatımın asıl temasını sizin gözünüzden anlatsam… Farklı kılıklardan ifade etmek kolaydı ve daha eğlenceliydi. Buna uygun tek bir şey vardı: TİYATRO.
Dünyama girdin gireli aynalar kuru, oyunlarsa daha çokluydu. Her şey net ve anlaşılırdı, çünkü dilim dolanmıyordu artık. Perdelerim açık, ve aydınlık karanlığı bastırdı. Şarkılarsa bir başka çalıyordu, ritimleri hissedebiliyordum. Fısıltılar, kahkahalar, gözyaşları… Hepsini duyabiliyorum. Alkışa tamah etmeden…
Size anlatacaklarım var..! Kırıntıları takip edin! Beni bulacaksınız. Elinizi verin, sizi yukarı çekeyim, buradan her şey daha güzel. Hiç kapanmayacak bir cam ve basamaklar artık daha sağlam…
THE SON

