Sodom ve Gomore, Tevrat’tan aldığımız bilgiye göre, Lût ve İbrahim devrinde Filistin diyarının türlü ahlâk bozukluklarıyla Tanrı’nın gazabına uğramış iki büyük şehridir ve Tekvin’in on sekizinci bölümünde onların bahsi geçer: “Ve Rab, Sodom ve Gomore’nin feryadı çoğalıp onların günahı pek büyük olduğu için şimdi yere inip bana gelen feryada göre hareket edip etmediklerini göreyim, etmediler ise bileyim, dedi. O zaman İbrahim yaklaşıp iyileri de kötülerle beraber helak edecek misin? Belki şehrin içinde elli atmış iyi kimse bulunur. İmdi elli atmış iyi için o mahalli affetmeyip de helak eder misin? Hâşâ ki sen iyi ile kötüyü bir arada öldüresin.” İşte İstanbul düşman işgali altında iken romanın yazarına böyle görünmüştü.
İşte Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun muhteşem romanı Sodom ve Gomore bu cümlelerle başlıyor. Kitap bundan daha önce okuduğum Hüküm Gecesi’nin devamı niteliğine haizdir. Kitabı okuduğunuzda bunu fark ediyorsunuz. Hüküm Gecesi’nde İttihat ve Terakki Partisi’nin hüküm sürdüğü günleri, muhalif gazetecilerin öldürülmesini ve bir de Ahmet Samim ile Samiye arasında geçen münasebetleri resmediyordu. Sodom ve Gomore’deyse, 16 Mart işgali ile İstanbul’a giren İtilaf birliklerinin İzmir’e dökülmesine kadar geçen süreci anlatıyor. Gerçi İzmir’e dökülenler Yunan birlikleri, sınır dışına çıkmaya mecbur durumda kalanlar İngiliz, Fransız askerleridir. Eskişehir-Afyon hattının doğusuna kadar çekilme emrini alan Türk askerleri, düşmana saldıracak zamanı kazanarak büyük bir hamleyle “üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk” olan İngiltere’ye, sömürülecek toprak arayan Fransa’ya ve İngilizlerin kuklası olan Yunanistan’a ağzının payını vermiştir. Roman savaştan ziyade İstanbul’a gelen İtilaf zabitleri ile İstanbul yerlileri arasındaki ilişkileri konu edinmektedir. Bir tarafta İtilaf birliklerinin eğlence dolu müsamereleri, diğer tarafta düşman askerleriyle savaşan askerlerimizin şahit olunmamış azmi… Ve roman İtilaf Devletleri açısından hüsranla, Türkler, yani mağdur durumda olanlar, açısından büyük bir sevinçle neticeleniyor. İtilaf Devletleri kendilerine büyük bir sille inmiş gibi sarsılıyorlar. Yazarın bu süreci anlattığı satırlardan Türk milletine hayranlık beslediğini anlıyoruz.
II. Mahmut’la başlayan Batı’yı özenme girişimleri günümüze kadar uzanan bir süreçte devam etmektedir. Zira özellikle cumhuriyetin getirildiği dönemden hemen önce ve sonra yazılan kitaplarda “alafranga” tipleri hemen her romanda kolaylıkla göze çarpmaktadır. Batı’ya hayranlık besleyen bu tipler, züppeler kendi değerlerini hakir görmüş, kendi değerlerini yok etme savaşını vermişler ve böylece kimlik bunalımına duçar olmuşlardır. Her şeyi Batı’dan özümsemeden, benimsemeden, tartışmadan alma girişimleri hem kültürüyle hem de hukuku, ticaretiyle vs. II. Mahmut’tan beri izlenen bir yol olmuştur. Tanzimat Fermanı ile bu yolun şekli şemali belirlenmiş, belge niteliğine bürünmüştür. Yakup Kadri bu romanıyla Batılılara özenen karakterleri irdelemiştir. Ve aynı zamanda bunlara zıt bir karakter de ortaya çıkartmıştır. Bu tezat, anti alafranga karakterin ismi Necdet’tir. Necdet koyu İngiliz aleyhtarlığı ile tanınır. Necdet İngiliz askerlerini gördükçe deli olmaktadır. Bu Necdet’in bir de alafranga tipli bir sevgilisi var, adı Leylâ. Necdet’i epey sinirlendiren hadise Leylâ’nın evine daimi olarak İngiliz Captain Jackson Read’in gelmesidir. Bu Leylâ denilen kız gece eğlencelerine, tantanalı yaşama pek düşkündür. O yüzden zengin Batılı arkadaşlarıyla vakit geçirmesini bir zevk olarak addetmektedir. Onun işi gücü gösteriş yapmaktır. Sosyeteden biri gibi davranmaya çalışmakta, sosyetenin içinde yer almaya heveslenmektedir, fakat bu heves geçici bir heves olacaktır. İtilaf Devletleri’nin İstanbul’dan defolup gitmesiyle Leylâ yalnız kalacak, sosyetenin etrafından birer birer gittiğine şahit olacaktır. Necdet’in gönlünü fetheden Leylâ, sosyete İstanbul’dan ayrılmazdan önce Necdet’in nadiren yanına uğruyor ve onunla aşk yapmaktan çekinmiyordu. Zavallı Necdet İngilizlere düşmanlığı ile Leylâ’ya olan sevdası arasında sıkışıp kalmıştı. Leylâ’ya olan sevgisi yüzünden Leylâ’nın İngilizlerle olan münasebetlerine çok da laf edemiyordu, fakat öfkesi içten içe bir cehennem kızgınlığına dönüşüyordu. Neyse ki bu kızgınlık Yunanlıların İzmir’de denize döküldüğü haberinin kendisine ulaşmasından sonra kızgın suya atılan yağ gibi çözülüvermişti. Fakat bu çözülme Leylâ’yı es geçmişti. Çözülme Leylâ için değil, İtilaf Devletleri’ne kanıtlanan Türklerin heybeti içindi. Leylâ bin pişman bir vaziyette Necdet’ten tekrar medet umar hale geldiğinde vakit çoktan geçmişti. Necdet’in eskisi gibi gönlünde fırtınalar kopmuyordu, kalbi Leylâ için atmıyordu. Başka bir sevinci vardı, o da, güneş batmayan imparatorluğa indirilen bir darbenin mutluluk tezahürüydü. İçi içine sığmıyordu Necdet’in. Türk milletinin kim olduğunu cümle âleme kanıtlamıştı Kurtuluş Savaşı. Düşmanlar büyük bir hayal kırıklığı içinde, Atatürk’ün deyişiyle, geldikleri gibi gidiyorlardı.
İtilaf Devletleri İstanbul’dan ayrılmazdan evvel Leylâ tanıdığı, kodaman bir matmazelin tertiplediği müsamereye kendisini çağırmamasına bozulup, bu işin kastî olup olmadığını öğrenme vesilesiyle yaşadığı evde gece eğlencesi düzenleme hazırlıklarına başlar. Leylâ hem çalgılı hem içkili bir ortam hazırlar. Kodaman, kendisinin arzu ettiği ortamlarda bulunan kişilerin hepsine bir davetiye gönderir. Yalnız, beklenen ilgiyi göremeyince daralır, sıkılır, daha da fazlası kafayı üşütür. Leylâ sinir krizleri geçirir; o kadar ki uzunca bir süre odasından dışarı adım atmaz. Kısacası Leylâ’nın halet-i ruhiyesi sosyetik olmak isteyip de olamayan bir zavallı, para/şan/şöhret meraklısı seviyesindedir.
Her edebiyat eserinde abartı olur, ancak her edebiyat yazarı kalemini tutarken gerçeklerden yola çıkar. O devirde böyle insanların var olduğu açıkça söylenebilir. Ki günümüzde de bu tarz insanlardan yok değildir. Ekonomik olarak başka uluslara bağlı milletler, o ulusların kültüründen bir şeyler kaparlar. Çünkü para ile birlikte kültürü de satın alırsınız. Daha doğrusu parayı aldığınızda kültür de kendiliğinden gelir yerleşir. Çünkü ekonomi bakımından ileride olan milletlere her zaman gıptayla bakılmıştır. Bugün AB, IMF gibi içinde olduğumuz veya bağlanmak zorunda kaldığımızı hissettiğimiz Batılı kurumların Doğu ile bağdaşmadığı apaçık ortadadır. Kapitalist sistem üzerine kurulu Batı dünyası küreselleşme adı verilen bir kavramla tüm dünyayı “global bir köy” haline getirmeye çalışmaktadır. Tam bu sırada Medeniyetler Çatışması gibi kitaplar, adı üstünde, medeniyetlere işaret etmekte ve zannımca Doğu’yu Batı’ya eklemek üzerine kurgulanmıştır. Böyle ortamlarda her zaman sürüncemede kalan ve züppe tipli insanlar yeşerecektir.



