Deneme Yazıları



DY | üyelere özel



| Kaydol | Parolam?

DY | reklam

DY | sen de dene!

DY | kitapyurdu

DY | facebook resmi sayfası

DY | haberler

I'm listed in Personal

Apaçık Delilleriyle Amerikancılık adlı denememde İblisin Kıblesi kitabından aldığım bilgilerle Kanlı Pazar Olayı’nı, bu olayın baş sorumlusu yazılarıyla bilisiz Müslüman gençleri tahrik eden Mehmet Şevket Eygi’yi anlatmış ve değerlendirmiştim. Bu yazımdaysa, yine İblisin Kıblesi adlı kitabı kılavuz alarak, ülkemizde nifak unsuru olarak gündeme gelen ve getirtilen türbanın nasıl siyasî bir simge haline geldiğini anlatmaya çalışacağım.

Bildiğiniz gibi türban, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın yurt dışındaki bir konuşmasında “Velev ki siyasal simge olsa…”diyerek siyasallaştırdığı ve analarımızın, ninelerimizin taktığı başörtüsünün yerine geçerek kurumsal bir boyuta tırmanan siyasallaştırılmış bir ılımlı İslâm modelinin bir parçasıdır. RP başkanlığı dönemiyle tırmanan, aynı zamanda RP’nin kapatılma sebeplerinden birini teşkil eden ve AKP iktidarı ile birlikte tekrar su yüzüne çıkartılan türban başörtüsünden farklı olarak kafa ve saçları tamamen örtmektedir. Ülkemizdeki gazeteler bir dönem “türbanın nasıl takılacağı” konusuyla meşgul olmuşlardı. Yok, boyun altından bağlansın, yok başka yerden bağlansın gibi laflarla gündem epey meşgul edildi türbanla. Tek mesele şekilden ibaret değildi. Türbanın nasıl takılması gerektiğinin yanı sıra kamu alanına ve üniversitelere türbanlıların girmeye hakları olduğu tartışmaları hız kazandı. Bu hakların tek bir dayanak noktası vardı, o da özgürlükler. Özgürlük kavramı günlerce yazıldı çizildi. Türbanıyla üniversitelere ve kamu alanlarına giremeyenler haklarının kısıtlandığını düşünerek “özgürlük” istiyorlardı. Sokaklara döküldüler, eylemler yaptılar. Siyasal bir simgeyi özgür bırakmaya ant içtiler. Bu arada sosyolog Şerif Mardin’in kullandığı “mahalle baskısı” kavramı tartışıldı günlerce. Türban bir mahalle baskısı “aracı” olmuştu. Türban takmayanlar ile türban takanlar arasında “laik-anti laik” düellosu patlak verdi. Bir taraf özgürlüklerim kısıtlanamaz derken, diğer taraf “senin özgürlüğün siyasal bir özgürlüktür, bu özgürlük senin istediğin bir özgürlük değil, başkalarının dayatmasıyla oluşan bir özgürlüktür” dedi. Özgürlükleri savunanlar, türbanı özgürlük bağlamına oturtarak türbana meşru bir zemin kazandırmaya çalışıyorlardı. Bu tartışmaların had safhada olduğu bir dönemde Cumhuriyet gazetesini takip ediyordum. Gazete, okuyanlar bilirler, türbana kat’iyen geçit vermiyordu. Gazetenin başyazarı İlhan Selçuk’un bir yazısını hatırlıyorum. O yazıda İlhan Selçuk, “türbana geçit verenler, aynı hakları görmek isteyen çarşaflılara ne diyecekler” tarzında sesleniyordu okurlara. Gerçekten bunun arkasının çorap söküğü gibi gelmemesi imkânsızdı. Ardından üniversite rektörleri toplanarak türbanı bilim yuvalarına sokmayacaklarını bildirdiler. Ama bazı rektörlerin türbanlılara müsaade ettikleri haberi çıktı gazetelerde. Açık öğretimin sınavlarında bazı kız öğrencilerin türbanla sınava girebildiklerini televizyon ekranları gösterdi bizlere. Akabinde Cumhuriyet Mitingleri tertiplendi birçok şehirde. İzmir bu mitinglerin merkezi konumundaydı. Türban tartışmalarının alevlendiği sırada AKP’nin laik T.C.’yi zedeleyici hamlelerde bulunması mitinglerde tepki gördü. Ayrıca o zamanki Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, internetten bir muhtıra( uyarı yazısı) yayımladı. AKP zarurî olarak türbandan elini eteğini çekmeye razı oldu ve türban receptayyiptartışmalarına ara verildi. Fark ettiyseniz uzun süredir türban ne gazetelerde ne de mecliste tartışılıyor. Cumhuriyet Mitingleri, asker ve rektör çengeline takılan türban, kendisine olan mukavemeti görünce susup kaldı. Yine bu sıralarda Fatih Altaylı türban takan bir grup öğrenciyi ve Atatürk’ü seven, başı açık bir kızı programına konuk olarak ağırladı. Türbanlı bayan, “Atatürk’ü sevmemek suç değilse, Atatürk’ü sevmediğimi söylemek istiyorum.”diyecek kadar ileri gidiyor ve Atatürk’ün yerine koyduğu kişinin İran İslâm Cumhuriyeti’nin devrik lideri, Şah’ı deviren Mollaların başı Humeyni olduğunu göğsünü gere gere belirtmekten çekinmiyordu. Fatih Altaylı da sorularıyla bayanı sıkıştırıyordu. Hiçbir tarih kitabını eline alıp okumadığını söyleriyle belgeleyen bayan, yedi düvele karşı savaş vermiş ve bu savaştan muzaffer ayrılmış ülkemizin başkalarının yönetmesiyle daha özgür kalacağına inanacak kadar cahillik abidesiydi. Öte yandan siyasî girişimler de başlamıştı bizzat CHP tarafından. Mesela çarşaflıları CHP bünyesine kabul ediyordu Deniz Baykal. Baykal, “Onları dışlayarak bir yere varamayız.”diyordu Antalya’da rastladığı vatandaşa cevaben. Oy toplama yöntemi olarak yorumladığım bu girişim türbanlılar için değil, sadece çarşaflılar içindi. Size AKP iktidarı ile ivme kazanan türban manzarasını genel hatlarıyla aktarmaya çalıştım. Oysa türbanın geçmişi 2002’ye değil, 1960’lara uzanıyordu. Yazımın bundan sonraki bölümü İblisin Kıblesi’nden alıntılarla şekillenecek, son bulacaktır.

Cengiz Özakıncı türbanı yaygınlaştırma eylemini ilk başlatanın Kanlı Pazar Olayı’nı kışkırtan Mehmet Şevket Eygi’den başkasının olmadığını belirtiyor. Bugün gazetesinde yazılar yazan Şule Yüksel Şenler de türbana destek çıkan yazarlardandır. Öyle ki Şenler Anadolu’yu gezerek kadınları başlarına türban takmazlarsa cehennemde yanacakları yönünde korkutmaya başlamış( sf.68) Cengiz Özakıncı bu konuda Milliyet yazarı Ercüment İşleyen’in yazısını aktarıyor. Yazının bir kısmı şöyle: “…Başörtüsü saçı ve gerdanı gizlemeli, vücut hatlarını belli etmeyen manto veya pardösü giyilmeli, diyerek tesettürün ana hatlarını çizdi. O günlerde türbanın adı ‘Şule Baş’ oldu.” Kitapta Şule Yüksel Şenler’in Hidayet adlı kitabının kapak fotoğrafları mevcut. Dikkatimizi çeken şu ki “başörtüsü”nden bahseden Şule Yüksel Şenler göze kadar çekilen bir çarşafla karşımıza çıkmıştır. Bu kapağın ne türbanla, ne de başörtüsüyle alakası vardır. Cengiz Bey Alman asıllı türban misyoneri Maria ile Şenler’in yollarının nasıl kesiştiğini Şenler’in yazdığı Hidayet adlı kitaptan alıntılar yaparak anlatıyor. Anladığım kadarıyla Hidayet kitabı gerçeklerden yola çıkılarak yazılmış. Bu kitabın bir hatırat vasfında olduğu söylenebilir. Kitapta Şenler, 1960’lı yıllarda Doğu Almanya’da komünist bir yönetim altında dinsiz bir ana-babanın kızı olarak yaşayan Maria’nın günün birinde Müslüman olup örtündüğünü ve daha sonra Avrupa’da okuyan bir Türk genciyle tanışıp evlenerek 1960’lı yıllarda Türkiye’ye geldiğini anlatıyormuş. Doğu Almanyalı Maria Türkiye’deki bayanları başı açık olduğu için kınıyor, ayıplıyormuş. Maria Müslüman olunca Cemile ismini alıyor. Kitaptaki bir bölümü aktarıyor bize yazar. Bu bölüm gerçekten komikti. Meğer insanlara örtünme çağrıları yapan Şenler ile Cemile’nin beraber katıldıkları konferanslara Cemile altı yaşındaki oğlunu da alıp götürüyor ve bu ufacık çocuk bir gün mikrofonu eline alarak şöyle sesleniyor: “… Dur bana ver onu. Ben bişey söyleyecem şimdi… Sen ey Müslüman! Sen namaz kılmıyoğ? Yazık sana. Sen ey Müslüman! Sen domuz eti yiyoğ? Haram, cehennem! …  Sen ey Müslüman kadın! Sen yüzünü, gözleğini, dudaklağını böyle boyuyoğ, başörtü takmıyoğ, mini etek giyiyoğ, çıplak geziyor. Tuuu! Sana lazım cehennem!” Anlayacağınız Şenler kendi düşüncelerini bir çocuğun ağzından veriyor ve bize gerçek niyetini ifşa ediyor. Kitapta bu bayanların beraber olduklarını kanıtlayan bir fotoğraf yer alıyor. Bu fotoğraf bir konferansta çekilmiş. Konuşmacı Şule Şenler’in hemen sağında mühtedi( sonradan Müslüman olmuş) Alman hanımı Maria oturuyor. Konferansın başlığı ise, “İslâm’da Kadının Yeri ve Mükellefiyetler”. Bu konferanstan çıkan öğrenciler topluca örtünüyorlarmış. Cengiz Özakıncı gazeteden aldığı bir bilgiden yola çıkarak türban hareketiyle Türkiye’nin II. Abdülhamit döneminden bile geriye götürüldüğünü ortaya koyuyordu. Meğer tarih araştırmacısı Cezmi Yurtsever’e göre II. Abdülhamit kimliği gizlediği için kara çarşafı yıllar önce fermanla yasaklamış. “Örtünmediler, öldürdüm.”başlıklı diğer bir haber de tüyler ürpertiyor. Yaşar Önal isimli bir zat örtünmediler diye eşini ve gelinini tabancayla vurmuş ve kızını da yaralamış. Yazar Cengiz Özakıncı Kanlı Pazar Olayı ile Bugün gazetesi yazarı Şule Şenler’in türban propagandacılığına soyunmasını örtüştürmüş. Öyle ki o sıralar dinsiz Rusya’dan korunmanın ve kurtulmanın tek aracı olarak din görülüyordu. Türban tartışmalarının Amerikan 6. Filosu’nun geldiği dönemlere rastlaması aklıselim Müslümanları düşünmeye sevk etmektedir. Şöyle diyor Cengiz Özakıncı: “1950’lerde tek tük görülen türbanın yayılması Amerikan 6. Filo İslamcıları’nın çabalarıyla gerçekleşmişti. Demek ki 1960’ların “türban misyoneri” Şule Yüksel Şenler ile 1990’ların “türban misyoneri” Şule Baş Türban’lı Merve Kavakçı’nın iki ortak yönü bulunuyor: Biri Amerikancılık, bir, türbancılık.” Yüksel Şenler’den sonra bir başka türban misyoneri Merve Kavakçı’yı anlatmaya başlamış Cengiz Özakıncı. Bir fotoğrafta Merve Kavakçı’yı Nakşibendî Şeyhi Nazım Kıbrisi’nin önünde diz çökmüş vaziyette görüyoruz. Cengiz Bey, Türkiye’nin Siyasi İntiharı adlı kitabında- elimde mevut olmasına rağmen daha okumadım- Şeyh Dolayısıyla türbanın sadece yurt içindekilerden değil yurt dışındakilerden de destek bulduğu kanıtlarıyla ortaya konmuş. Cengiz Özakıncı Merve Kavakçı hakkında şu bilgileri veriyor: “Türban misyoneri Merve Kavakçı, ayrıca geçmişte RP’nin CIA ile ilişkilerini yöneten Abdullah Gül’ün de yardımcısıydı. Kapatılan RP’nin uluslar arası ilişkiler sorumlusu olan Abdullah Gül RP’nin CIA ile ilişkilerini yürütüyor, Ağustos 1995’te CIA Başkanı J. Deutch ile görüşerek yönetime geldiklerinde Türk-ABD ilişkilerinde bir değişikliğe gitmeyecekleri güvencesini veriyordu, Merve Kavakçı da CIA görüşmelerinde Gül’ün yardımcısı olarak çalışıyordu.”

Merve Kavakçı TBMM’ye giren ilk türbanlı bayan olma şerefine(!) nail olmuş. Bu zat 1999’da Fazilet Partisi’nden milletvekili seçilmiş. Ayrıca Merve Kavakçı mazbatasını almaya türbanıyla gidecek, milletvekili andını başında türbanıyla içmeye kalkışacaktı. Bu teşebbüs türbana karşı çıkan milletvekillerince durdurulmuştu. Fazilet Partisi milletvekili Bülent Arınç “türbanın siyasal simge olduğunu” resmen doğrular nitelikte bir cümle kuracaktı( Bu konuşma 26 Haziran 1999’da Hürriyet’te yayımlanmış.) Olayın sadece bundan ibaret olmadığını açıklıyor Cengiz Özakıncı. Meğer Merve Kavakçı Amerika’da yaşadığı yıllarda Türklerin “Gel, sen de bizimle birlikte Türkiye’yi savun” çağrılarına kulaklarını tıkadığına dair haberleri basından örneklerle kanıtlıyor. Yine Hürriyet’te çıkan bir haberde Merve Kavakçı’nın “Türkiye’de sözde Müslüman bir devletle mücadele ediyoruz.”cümlesi yer alıyor. Meğer bu türban meselesi irsî olarak intikal etmiş Merve hanıma. Buna örnek olarak, Merve hanımın annesi ve babasının isimleri 1974 sonrası Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde “ilk türban eylemlerini başlatan öğretim üyeleri” olarak geçiyormuş. Cumhurbaşkanı Demirel TRT 1’de yayımlanan Politikanın Nabzı programında Merve Kavakçı’ya ateş püskürmüş.  Demirel bunun günlerdir planlanan bir hadise olduğunu, başını bağlamak isteyen birine kimsenin bir şey demediğini, bunların anane, adet olduğunu belirtip, en sonunda Merve Kavakçı’nın bu yaptığının provokatörlük olduğunu anlatmıştır. Merve Kavakçı’yı ajan provokatöre benzetmiştir. Merve Kavakçı’nın cevabı gecikmemiştir. Merve Kavakçı türban mücadelesinin Amerika’da yıllar önce yaşanan zencilerin insan hak ve özgürlüklerinin elde edilmesi mücadelesi gibi olacağını açıklamıştır. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Fransa’ya gitmeden önce Merve hanımın yabancı ülkelerle bağlantılı olduğunun saptandığını açıklamıştır. O günlerde Merve Kavakçı’nın HAMAS ile dolaylı ilişkisi olduğundan söz ediliyormuş. Birkaç gün sonra Recai Kutan “Merve’nin Süleyman Demirel’den daha vatanperver” olduğunu söylemiş. Kimin vatanperver olduğunu Cengiz Özakıncı irdelemeye devam ediyor. Sıkı durun, Merve Kavakçı’nın bir Amerikan vatandaşı olduğunu öğreniyoruz. Hatta Merve Kavakçı ABD’ye bağlılık yemini bile etmiş. Bu yeminde ABD’nin çıkarlarına ters düşülmeyeceğine dair bir bölüm var. İşin korkunç boyutunu siz düşünün artık. Cengiz Özakıncı Merve Kavakçı’nın Şule Baş Türbanı ile şehit analarının taktığı başörtüsünün bir olmayacağını vurguluyor. Sayfa 91: “…Kur’an’da Maide Suresi’nin 51. ayetinde şu buyruk vardır: ‘Ey Allah ile antlaşanlar, Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velisidirler. Sizlerden her kim onları veli edinirse, o da onlardan olur.’ Siyasal İslamcıların Amerika’ya bağlılık andı içmesini, hem kendi ülkelerine hem de İslâm’a yapılmış bir saldırı olarak değerlendiriyorum.” Müslüman olmadığı için Amerika’ya düşman gözüken sözde din adamlarının nasıl bir siyasetle bizi karşı karşıya bıraktıklarını anlayabiliyor musunuz? İşte Cengiz Özakıncı’nın dediği gibi, “simit satana nasıl simitçi deniyorsa, İslâm’ı satana da İslâmcı denir” tespiti İslâm’ı siyasallaştıranlar için ne kadar da doğru bir saptamadır. İşte bu yüzden Yaşar Nuri’ler Allah İle Aldatmak kitabını kaleme aldılar; işte bu yüzden vatanın sevenler siyasal İslâmcıların kirli çamaşırlarını ortaya döken bir sürü kitap yayımlıyorlar. Bu kadar kitabın yazılması boşuna değildir. Biz bilinçli Müslümanların siyasal İslâm’a karşı daha dikkatli olmamız gerekiyor. Ülkemizi şeriata sürüklemek isteyenler ABD’nin hegemonyası altında daha sıkı denetleyebileceklerini düşünüyorlar her halde. Böyle bir bakış açısının Türkiye’yi Atatürk’ten evvel dönemlere sürükleyeceği muhakkaktır. Zira şu anda din kurallarıyla yönetilen hiçbir ülke gelişmiş ülkelerle baş edebilecek konuma yükselmemiş, örnek bir ülke konumuna gelmemiştir. Dünyada din kurallarıyla idare edilen ülkelerin hemen hepsi bırakın az gelişmişliği, gelişmemiş ülkeler statüsünde yarışmaktadırlar. Eğer Türkiye şeriat devleti olursa, eminim ki bu gruba girecektir. Bunu da ülkesini seven, sayan, laik bir cumhuriyette yaşamaktan memnun olan, laik T.C. ile barışık olan, vatansever herkesin reddedeceğinden şüphem yoktur.

Cengiz Özakıncı Adolf Hitler’i bile örnek Müslüman olarak gösteren Mehmet Şevket Eygi’ye gönderme ve ironi yapıyor. Kur’an’da tapınmak, kulluk etmek anlamına gelen “abd” sözcüğünü siyasal İslâmcılar “ABD” olarak okuyup, Allah’ın “ABD’ye tapının.” emri verdiği manasını çıkartabilirler.

Bu tartışmaya burada nokta koymak istiyorum. Kitapta daha devamı var. Bu kadar bilgi yeter diyorum, sizi bilgiyle yeterince boğdum. Detaylı bilgi almak isteyenler, merak edenler kitabı olup, okusunlar. Kütüphanenize koyabileceğiniz değerde bir kitap olduğunu söylemeliyim.

Okumaya Bunlarla Devam Et:

- Yazının başına dön!


Bu yazıya 2 görüş yazıldı. Sen ne düşünüyorsun?

  • e serpil şimşek diyor ki:

    nur içine yat ecevit meclisten atacak cesaretin vardı şimdi kim atacak?

  • KILIÇ GİBİ :) diyor ki:

    Şuna kızıyorum;Akp’nin kapalı vatandaşların daha daha daha dikkat çekmesine sebebiyet verdirdiği ve hiçbir halta yaramayan bu çıkışları ile bir şey elde ettirememiş kötü politika takip eden bir parti olarak tarihe geçmiştir.

    Doğru taraflarını her zaman söylerim ama yanlışlarından da asla kaçmam.
    Bilgiler oldukça ilginç ama ne kadar doğru merak ettim.Yani belgeli mi bu dedikleriniz? Objektif mi?