Komünist Çin’in Zulüm Politikası ve Doğu Türkistan kitabının müellifi bir zamanlar mehdi olduğunu iddia eden Adnan Oktar-basından bildiğimiz kadarıyla Adnan Hoca- eserin 87. sayfasına kadar Türk-İslâm Birliği ülküsüne genişçe yer ayırmış. Kedisiyle yapılan televizyon ve radyo programlarından bazılarını yayımlamış. Adnan Oktar ve bazen Harun Yahya ve Cavit Yalçın adları altında yayımlanan 300’den fazla eseri bulunan Türk-İslâm Birliği savunucusunun mefkûresinin özünü ve içeriğini anlatmaya çalışacağım sizlere.
Yukarıda adının verdiğim kitabın onuncu sahifesinde “Akan Kanı Ancak Türk-İslâm Birliği Durdurur” diye bir başlıkla karşılaşıyoruz. Akabinde Türk-İslâm Birliği’nin ne demek olduğu okurlara anlatılıyor 87. sayfaya kadar. Akan kan lafından az çok mürekkep yalamış kimseler ne denmek istendiğini bilirler. Filistin’de akan sular(kan) durulmuyor. Müslüman kardeşlerimiz tepeme bir bomba düşecek endişesiyle yaşıyorlar. Keza İsrail’de de Filistin kadar çok endişe duyulmasa da Hamas örgütünün atacağı füzelerden, bombalardan çekiniliyor. Dolayısıyla Filistin topraklarında huzur ve barış şu an için icra edilmemiş gözüküyor. Ve maalesef üzücü olan şey, bu çatışmaların huzura doğru kıvrılacağı izlenimi meydana getirmemesidir. Kısa süreli barışlar, ateşkes sağlansa bile uzun vadeli huzur tesis edilemeyecektir. Basından gördüklerim, okuduklarım bende bu yargıyı iliklerime kadar kökleştirdi. Irak da yaşanan olaylar da üzüntü vericidir. Üçü de Müslüman olan Şiî, Sünnî ve Türkmenler üç ayrı bölgede konumlanmışlar ve ayrı ayrı yaşamaktalar. Maalesef bu üç cenah birbirleriyle kırdırılmaktadır, bu üç cenah arasında sürekli çatışma çıkmaktadır. Türkiye’de PKK, İran’da PEJAK terör örgütleri Müslümanların canına kast etmektedir. Keza Afganistan da daima çatışma yaşayan ülkeler arasındadır. ABD 11 Eylül saldırılarının sorumlusu olarak El Kaide örgütünü- birçok devlet bu örgütü “terör” örgütü olarak nitelemektedir- işaret etmiş ve o günden bu güne Afganistan’a rahat bir nefes vermemiştir. NATO birliklerinin artırılması yönünde bir talep söz konusu olmaktadır ABD tarafından sürekli olarak. Sırf NATO’ya üye olduğumuz için Türk askerleri ABD’nin bekçiliğini yapmaktadır. Aynı şekilde Pakistan’ın da derin sarsıntılar geçirdiğini üzülerek görmekteyiz. Bölge şeriat isteyenler ve istemeyenler olarak ikiye ayrılmış vaziyette. Hatta yanlış hatırlamıyorsam bir mahallede sadece şeriat kuralları geçerliymiş. Zaten Benazir Butto’nun suikast sonucu öldürülmesiyle gerginlik daha derin boyutlara ulaşmıştı. Keza Doğu Türkistan halkı da Çinlilerden dert yanmaktadır, bıkmış usanmışlardır. Komünist Çinliler Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerine rahat bir nefes aldırtmamaktadırlar. Müslüman kardeşlerimiz yok olma tehlikesiyle yüz yüzedir. Doğu Türkistan’ın nüfusu mütemadiyen azalış göstermektedir. Doğu Türkistan’a devlet politikası sonucunda Çinliler yerleştirilmektedir. Doğu Türkistan nüfusu 1950’lerden bu yana eriyip gitmektedir. Benim aklımdaki zulüm gören ülkeler bunlar. Ve daha kim bilir kaç tane Müslüman ülke eziyet çekiyor zalimler tarafından. Genel bir çerçeveyle anlatmaya çalıştığım şu ki bugün kan dökülen her yerde Müslümanların izine rastlıyoruz. Özellikle Ortadoğu bölgesi kan revam içinde bugün. Ortadoğu’da yaşananlar her gün ekranlara yansımıyor mu? Hemen hemen bir gün bile yok ki patlama ve sonucunda ölüm, yaralı haberi gelmesin Ortadoğu’dan! Ortadoğu cayır cayır yanıyor her gün. Hassasiyetleri olan bir Müslüman olarak gözlerim yaşarmıyor değil bazen, çünkü manzara korkunç, ürpertici, kanı dondurucu, yüreği sızlatıcı. Peki, her ülkede mi durum aynı? Hayır. Aklıma gelenlerden Türkiye, İran ve Suudi Arabistan diğer Müslüman ülkeler gibi değil. Ancak Türkiye PKK belasıyla uğraşıyor ve bu uğurda her gün can veriyor. İran ise PEJAK terör örgütü ile çatışıyor. Ama bizim kadar şehit verip vermediklerini bilmiyorum. ABD güdümünde olan Suudi Arabistan’da ise şu ana kadar ne bir çatışma haberi duydum ne de bir ölüm haberi. Anlaşılan o ki petrolün ballı kaymağını yiyen ve ABD’ye yediren Suudi kralların keyfi yerinde. Bu bilgiler ışığında Türk-İslâm Birliği’ni anlatmaya çalışacağım.
Bu birlik hem Müslümanlara hem dünyaya huzur getireceğini vaat ediyor. Dünyada olan tüm karışıklıkların, çatışmaların, huzursuzlukların ortadan kalkacağına; yerine sevgi, huzur, kardeşlik, anlayış, merhamet, fedakârlık, yardımseverlik, uzlaşı, hoşgörü gibi kulağa hoş gelen kavramların içinin doldurulacağına, inşa edileceğine inanıyor. Medeniyetler çatışması senaryolarının aksine bu birlik medeniyetleri birbirine yakınlaştıracaktır deniyor. “Terörist faaliyetler kökünden kazınacak, teröre tevessül edenler karşılarında Türk-İslâm Birliği askerî paktını bulacaklardır.” iddiasında bulunuluyor.
Türk-İslâm Birliği Atatürk’ün laiklik çizgisinde olacağını belirtmesine rağmen hilafet kurumunu ağzına alarak insanlarda şüpheye yol açmaktadır. Oysa Atatürk saltanat ve hilafeti kaldırmıştı. Şimdi hilafet nereden çıktı? Bir kere laikliğin olduğu bir yerde hilafet olur mu? Şeriat devletini önlemenin tek yolu laiklik olduğuna göre, laikliğin ortadan kalkması demek şeriatla birlikte hilafetin gelmesi demektir. Bu arada Türk-İslâm Birliği savunucuları Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı’na nasıl bakmaktadır? Hilafet makamı kurulduğunda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın âkıbeti ne olacaktır? Kitabın 26. sayfasında şöyle buyruluyor: “Türk-İslâm dünyasının dört bir yanında birbirinden son derece farklı dinî yorumlar, görüşler ve modeller hâkimdir. Neyin gerçekten İslâm’a uygun neyin de aykırı olduğunu belirleyecek, bu konuda dünya Müslümanlarının geneline yön verecek, onları uzlaştırabilecek bir merkez de yoktur. Örneğin Katoliklerin Vatikan’ı, Ortodoks Hıristiyanların Patrikhaneleri bulunurken, Türk-İslâm dünyasında dinî ve sosyal konularda birlik oluşturacak bir merkez bulunmamaktadır. Oysa İslâm ahlakının özünde birlik vardır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in vefatının ardından, İslâm dünyası hep Hilafet makamı tarafından yönlendirilmiştir, bu makam Müslümanların sosyal ve dinî konulardaki yol göstericisi olmuştur. Günümüzde de Türk-İslâm dünyasına rehberlik edecek, güncel sorunların çözümünde etkili olacak çağdaş bir merkeze şiddetle ihtiyaç vardır. Demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü prensibine dayanan karar alma mekanizmalarının oluşturulması ancak Türk-İslâm Birliği’nin sağlanmasıyla mümkün görülmemektedir.” Bu yazıda Müslümanların bir çobana ihtiyacı olduğu anlatılmaya çalışılıyor. Müslümanların bir merkezi vardı da ne oldu sanki? Birinci Dünya Savaşı’nda padişahın Cihad-ı Ekber çağrısına Araplar uydu mu? Uymadı. Aksine, İngilizlerle el ele verip Osmanlı ordularını arkadan vurdular. Hilafet makamının zaten o an çöktüğü anlaşıldı. Mustafa Kemal de hilafet makamının çürüdüğünü anlayıp, makama Cumhuriyet ile son verdi. Şimdi de kalkmış Türk-İslâm Birliği hilafeti yeniden getirmeye uğraşıyor. Hiç inandırıcı değil. En basitinden, Şii ile Sünni gruplar arasındaki dağ kadar farkı nasıl kapatacaksınız? Bırakın bu grupları, İslâm’da onca mezhep ortaya çıkartılmış. Bu mezheplere tek bir merkezden nasıl söz geçireceksiniz? Bir de bu işin lideri, öncüsünün inşallah Türkiye olacağından dem vuruluyor. Türkiye laik bir ülke olduğuna göre bu işin öncülüğünü üstlenmek demek, laikliği tasfiye etmek demektir. Her ne kadar Türk-İslâm Birliği savunucuları hilafet gelse bile Türkiye’nin laik kimliğine halel gelmeyeceğini iddia etse de ben hilafetin olduğu yerde laikliğin olamayacağını düşünüyorum. Zaten hilafetin gelmesi bu ülkeyi şeriata götürmez mi? Bu konuya daha ziyade açıklık kazandırılması lazım gelir.
Türk-İslâm Birliği’ne gönülden bağlananlar bu işe Atatürk’ü karıştırarak Atatürk bu birliğe onay veriyormuş gibi bir hava estiriyorlar. Mesela sayfa 49’da Atatürk’ün ağzından çıkan şu sözlere yer verilmiş: “Bütün İslâm âleminin manen olduğu kadar maddeten de bir birlik içinde ve müttefik hale gelmesinden sadece sevinç duyarız. Bunun için de bizim kendi hudutlarımız içerisinde bağımsız olduğumuz gibi, Suriyeliler ve Iraklılar da milli hâkimiyete dayalı bağımsız bir güç olarak ortaya çıkabilmelidirler.” Erbakan ne demişti, “Atatürk bugün yaşasaydı milli görüşçü olurdu.” Her halde Türk-İslâm Birliği’ne gönül verenler de “Atatürk yaşasaydı, Türk-İslâm Birliği destekleyicisi olurdu.”deyip, Atatürk’ü kendilerine mal edecekler! Atatürk’ün burada dediği en önemli tema, bağımsız olmaktır. Oysa bugün Irak bağımsız mıdır, hatta Türkiye bağımsız mıdır? Müslüman ülkelerin çoğu dış güçlerin şemsiyesi altında değil midir? Atatürk’ün bağımsızlık lafını doğru anlamak gerekiyor bence. Bu birlik ancak ABD’nin istediği doğrultuda hayat bulur. Yani olursa Türk-İslâm-ABD Birliği olur adı. Başka bir şekilde hayat bulacağını sanmıyorum. Çünkü ABD hâlâ süper güç olarak dünyadaki yerini muhafaza ediyor.
Değerli yazar Cengiz Özakıncı Türk-İslâm Birliği’ne farklı bir açıdan bakıyor. Türkiye’nin Siyasi İntiharı kitabında o, Yeni Osmanlı tuzağından bahsediyor. Onlarca örnek vererek Türkiye’nin nasıl Yeni Osmanlı’ya doğru adım adım gittiğini belgeliyor. Türk-İslâm Birliği nazariyesi de Cengiz Bey’in Osmanlılaştırma çabasının bir ürünü olarak gördüğü konulardan biridir. Kitabın 518. sayfasında Türk-İslâm Birliği dergisinin amblemi verilerek, derginin yayın amacından bir kesit sunuluyor. Kitaptan alıntılayarak devam edelim: “ Mirasçısı olduğumuz Osmanlı İmparatorluğu adalet ve şefkat üzere kurulmuş böyle bir birliğin tarihteki en güzel örneğidir. Dünyanın büyük savaşlarla ve terörle mücadele ettiği günümüzde de Osmanlı’nın yönetim anlayışı örnek alınarak tüm Türk-İslâm devletlerinin ortak gayretleriyle insanların dostça ve kardeşçe yaşayabildiği, barış ve güven dolu bir ortam yeniden oluşturulabilir.” Evet, gördüğünüz gibi Türkiye’yi geçmişe geri göndermeyi amaçlayan bir nazariyedir Türk-İslâm Birliği.
Türk-İslâm Birliği’nin Pantürkizm ve Panislâmizm karışımı bir birlik olduğu söylenebilir. Oysa bu iki politik akım geçmişte dumura uğramış, işe yaramamıştı.
Türk-İslâm Birliği’nin elimde iki reklâmı var. Bu iki reklâmın Yeniçağ gazetesinde birer sayfa olarak yer işgal etmesi pek şaşırtıcı geldi bana. Her halde Türk adı geçince Türk-İslâm Birliği’nde Yeniçağ hemen el atmıştı olaya. Bunda bir iş var diye düşünürken, imdadıma Soner Yalçın’ın son kitabı olan Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor kitabı yetişti. Kitabın 66 ve 67. sayfalarında MHP’nin Türk-İslâm çizgisine ne zaman kaydığı, başörtüsü konusunu gündeme taşıyanların MHP’liler olduğu yazıyor. Mitinglerde kanımızı aksa da zafer İslâm’ın sloganı atılıyormuş. Ayrıca 1970’li yıllarda üniversitelerde başörtüsünün bayraktarlığını yapanlar MHP’li Asenalarmış. Aynen şöyle diyor Soner Yalçın: “Başörtüsünü üniversitelere, kamusal alana, mitinglere, yürüyüşlere sokan ülkücü Asenalardı.” MSP bile o yıllarda başörtüsü üzerinden siyaset yapmıyorken MHP başörtüsünü gündeme taşımıştı. Mesela Necmettin Erbakan 10 Ocak 1967’de başı açık olan Nermin Hanım’la evlenmiş. Şunları yazarak konuyu kapatacağım: “Başörtüsü meselesini dergi ve gazetelerde ilk başlatanlardan biri Necip Fazıl Kısakürek değil miydi? AKP kurucusu Cüneyt Zapsu’nun annesi Gaye Uzel’i genç kızlara ‘Türk Müslüman kadın portresi’ olarak gösterip Büyük Doğu dergisinde kapak yapmadı mı? Dikkat edin Necip Fazıl hiç Milli Görüş çizgisinde olmadı. Kendisine en yakın parti MHP idi. (…) İmam-hatiplere giden ilk kız öğrenciler de MHP’li ailelerin çocuklarıydı.” Bütün bunlardan çıkardığım sonuç şu: Yeniçağ gibi MHP’nin basın kanadı olan bir gazetenin Türk-İslâm Birliği ilanlarının tam sayfa vermesinin altında yatan sebep MHP’nin 1970’li yıllarda Türk-İslâm çizgisini benimsemesidir. Bu ilanlar bizi tâ 1970’li yıllara götürmektedir. Dolayısıyla her halükarda Adnan Oktar’ın milliyetçilerden destek gördüğü söylenebilir. Durum iyice karıştı. MHP’lilerin hilafet makamını geri getirmek için uğraşan bir birliğin yanında ne işi vardır?
Sonuç olarak Müslüman kardeşlerimize yapılan zulme üzülmüyor değilim, ama Türk-İslâm Birliği gibi bir ideolojiye inanacak kadar da saf değilim. Hem Türkiye laik olduğu için Araplar tarafında sevilmiyor. Bu birliğin başı nasıl Türkiye olacak? Türkiye Müslüman devletler içinde en güçlü devlet, ama acaba Türkiye’nin Türk-İslâm Birliği lideri olmasını hangi Müslüman devletler istiyor? Diyelim ki bu birlik sağlandı. Peki, bu birlik tam bağımsız olacak mı, olamayacak. İran ile nasıl bağlantı kuracaksınız? ABD’nin güdümünde olacağını düşündüğüm bu birliğe şu anda sıcak bakmıyor, birliği gerçekçi bulmuyorum. Bu birlik hayat bulsa bile, birliğin daha çok yolu var çok!



çok biliyorsun sen çook.
Anlayamadım Mert Bey ne demeye çalıştığınızı. Dalga mı geçiyorsunuz, yoksa gerçekten çok mu bildiğimi düşünüyorsunuz?