Deneme Yazıları



DY | üyelere özel



| Kaydol | Parolam?

DY | reklam

DY | sen de dene!

DY | kitapyurdu

DY | facebook resmi sayfası

DY | haberler

I'm listed in Personal

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk İmamı Âzam Ebu Hanîfe adlı eserinde hiç karşılaşmadığımız bir benzetmeyle baş başa bırakıyor bizi. Türk Cumhuriyet Devrimi’nin İmamı Âzam’la Zihniyet Paralelliği başlığı altıdaki her konuda Yaşar Nuri Öztürk Mustafa Kemal ile hak mezheplerden biri olan Hanefi mezhebinin kurucusu İmamı Âzam Ebu Hanîfe’yi karşılaştırıyor. İlk defa böyle bir benzetişe şahit olduğumu söyleyebilirim. Yaşar Nuri, kitabının son kısmına aldığı bu bölümdeki karşılaştırmalarla eserine farklı bir yön veriyor. Atatürk’ü namaz kılmıyor, içki içiyor diye dinsiz gösterenlere de gerekli cevabı veriyor. Mustafa Kemal- İmamı Âzam- Mehmet Akif üçgenini de Bedir Savaşı hakkında yazılanlardan dolayı ortak bir potada eritiyor. Şimdi bunları tafsilatıyla izah etmeye gayret edelim.

Yaşar Nuri “Tarihin Diyalektiği Nasıl İşler?” sorusuyla başlıyor işe. Burada yaratıcı ve teşkilatçı dehalardan bahsediyor. Ona göre İmamı Âzam yaratıcı dehalardan biridir, ancak teşkilatçı deha değildir. Teşkilatçı deha görevini Mustafa Kemal üstlenmiştir. Gerçekten kitabı bütün olarak okuduğumuzda İmamı Âzam’ın örgütlenmekten ziyade fikirleriyle, ilmiyle ön plana çıktığını görüyoruz. İmamı Âzam Mustafa Kemal gibi savaşmak için yaratılmamıştı, bir kanaat önderiydi o. Oysa Mustafa Kemal’in hayatının nerdeyse yarısı savaş alanlarında tükendi. Mustafa Kemal Suriye’de örgütlendi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üyesiydi, kısaca Mustafa Kemal her zaman bir mücadele içerisindeydi. Elbette asker olmasının böyle bir mücadele içinde olmasındaki payı büyüktür. İmamı Âzam Arapçılıkla mücadele etti, Arapçılığın önüne tam olarak geçemedi teşkilatçı deha olmadığı için. Oysa Mustafa Kemal saltanata, hilafete tamamıyla son vermişti. Mustafa Kemal teşkilatçı bir deha olmasaydı bunları kesinlikle başaramazdı. Şöyle diyebiliriz: İmamı Âzam bir rehberdi, Mustafa Kemal ise kendi yönünü kendi çizen bir dahiydi ve toplumu şekillendirendi.

Bedir Savaşı’na gelince. Yaşar Nuri, Mustafa Kemal’in Bedir Savaşı hakkındaki görüşlerini bir sayfaya yansıtmış. Aynen aktarıyorum: “Onun hak peygamber olduğundan şüphe edenler Bedir destanını okusunlar. Hz. Muhammed’in bir avuç imanlı Müslüman’la kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedri meydan muharebesinde kazandığı zafer, fâni insanların kârı değildir. Hz. Muhammed’in peygamberliğinin en kuvvetli delili Bedir Savaşı’dır.” Atatürk böyle demiş. Yaşar Nuri’nin Ebu Zehre’nin kitabından aktardığına göre, Hz. Ali’nin evlatlarından Zeyd bin Zeynelâbidîn Emevî halifesi olan Hişam bin Abdülmelik’e karşı ayaklandığında İmamı Âzam bu isyanı Hz. Muhammed’in Bedir Savaşı’na benzeterek destek vermiş. Yaşar Nuri Mehmet Akif’i Türk Kurtuluş Savaşı’nın İmamı Âzam’ı olarak nitelendiriyor. Akif’in Çanakkale’de şehit olan askerlerimizi ölümsüzleştiren şu şiiriyle yukarıda belirtilenler arasında bir birlik kuruyor Yaşar Nuri: Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi/ Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi. Akif Bedir’in arslanları ile Çanakkale’deki şehitleri aynı kefeye koyarak, asıl amacın imanı kurtarmak olduğunun altını çiziyor. Burada bir parantez açmakta yarar var. Fatih Altaylı’nın programına katılan türbanlı hanımefendiye göre Atatürk olmasaydı dinimizi daha güzel, doğru, tam(!) olarak yaşayabilecekmişiz. Bize saldıranlar hoşgörülü milletlermiş.  Sanırım o türbanlı şehitlerimizin kanıyla sulanan Çanakkale’de boşuna kan döküldüğünü de üstü kapalı bir şekilde düşünüyor. E, o zaman bu hanımefendinin Akif ve Mustafa Kemal’i hiçbir şekilde anlayamadığını söyleyebiliriz. Başka söze ne hacet!

Yaşar Nuri, devlet başkanının seçimle iş başına gelmesi konusunda İmamı Âzam ile Mustafa Kemal’in hem fikir olduğunu belirtiyor kitabında. Yine Ebu Zehre’den alıntılayarak şöyle yazıyor Yaşar Nuri: “ Ebu Hanîfe’ye göre hilafet ancak Müslümanların önceden seçimiyle olur. Hilafet vasiyetle, tavsiyeyle olmaz. Müslümanlar üzerine bir oldubitti ile kendini halife gösteren kimse, boyun eğip onu kabul etseler bile, halife sayılmaz. Hilafet, o makama geçmeden önce hür bir seçimle bir baş tayin etmektir.” Bu konuyu kısa kesmiş Yaşar Nuri Öztürk. Oysa çok önemli konulardan biri bence bu. Osmanlı devleti Sünni kimseler oluşuyordu çoğunlukla. Sünni bir hâkimiyet altında yaşıyordu Osmanlı toplumu. E, Sünni denince akla ilk olarak İmamı Âzam’ın mimarı olduğu ve hak mezheplerden biri olan Hanefî mezhebi geliyor. Müslümanların çoğu da bu mezheptendir. Alevi yazarlar Alevilerin Osmanlı’da hor görüldüğünü, dışlandığını belirtiliyorlar. Bu yargı da Osmanlı’nın Sünni anlayışla yönetildiğini gösteriyor. Buradan Osmanlı devletinin Sünni olduğu apaçık ortaya çıkıyor. Peki, böyle bir devlette İmamı Âzam’ın kurallarının geçerli olması beklenmez miydi? Yukarıda Ebu Hanîfe’nin devlet başkanının- o zamanki adıyla halifenin- nasıl seçilmesi gerektiğini Ebu Zehre’nin ağzından dinledik. Öyleyse Osmanlı’da padişahların seçimle iş başına gelmesi gerekirdi. Hele hilafeti Mısır seferinden sonra Osmanlı’ya kazandıran Yavuz Sultan Selim’den sonra… Peki, gerçek böyle mi? Yavuz’dan sonra halife seçimle mi iş başına geldi? Tarihin böyle bir soruya verdiği cevap hayırdır. Yavuz’dan önceki döneme bir göz atalım şimdi. Yavuz’dan önceki padişahlar da seçimle gelmiyordu iş başına. Değişen sadece İslâm’ın öncüsünün, bayraktarlığını yapanın Osmanlı devletine geçmesiydi Yavuz sayesinde. Osmanlı padişahları ne derse, tüm İslâm dünyasında kabul görmesi beklenecekti. Osmanlı padişahının kara dediğine ak demeyeceklerdi Müslümanlar. Ya da ak dediğine kara demeyeceklerdi. Halifelik makamının Osmanlı’ya geçmesi devlet başkanının, yani padişahın, seçiminde hiçbir değişiklik meydana getirmedi. Padişahların oğulları baba öldükten sonra tahtı ele geçirmek için birbirlerini yiyorlar, hatta katlediyorlardı. Padişah oğullarından biri kardeşlerinin kellesini uçurarak zafer tacını takıyor, hasretini çektiği makama yerleşiyordu. Bu burnunda tüten tahta oturan padişahlardan biri olan Fatih Sultan Mehmet bir yandan Peygamber efendimize atfedilen “İstanbul’u fetheden komutan ne güzel komutandır, İstanbul’u fetih uğrunda ölenler ne güzel askerlerdir.”hadisini hayata geçirirken, diğer yandan tarihe Fatih Kanunnamesi olarak geçen bir kanunname çıkartarak kardeş katlini mubah kılmıştır. Rahmetli İlhan Selçuk’un 12 Nisan 1997 tarihli yazısında o önemli madde aynen şu şekilde geçiyor: “ Her kimesneye evladından saltanat müyesser ola( nasip ola) karındaşların(kardeşlerin) nizam-ı âlem için katletmek vaciptir.” Nizam-ı âlem, dünya düzeni demektir. Kimesnenin yanlış yazıldığını düşünmeniz doğaldır, ancak kimesne eskiden kullanılan bir kelimedir ve kimse demektir. Vacip sözcüğünün TDK’da iki anlamı olduğu görülüyor. Bunlardan biri “yapılması gerekli olan”dır; diğeri, “Müslümanlıkça yapılması gerekli olan”dır. Fatih Sultan Mehmet’in dine bir hüküm koyduğu ve bu hükümle tahtına meşru bir zemin kazandırdığı anlaşılıyor. (Dincilerin bu yazdığıma sinirlendiğine eminim.) Vacip kelimesi hafızalarda yer ettiği biçimiyle dinle alâkalı olan bir kelime olduğuna göre Fatih Sultan Mehmet’in bir din adamıymış gibi hüküm vermesi yadırganacak bir husus değil midir? Gerçi bu şekilde şeyhülislam bile fetva verse yadırganır, çünkü Müslümanlıkta ya da Kur’an-ı Kerim’de kardeş katlinin mubah olacağına dair bir hüküm yoktur. Yargı’nın KPSS kitabında padişaha ulemanın onayı ile “kardeşini katletme” hakkı verildiği yazıyor. Kaldı ki bir Müslüman’ın dindaşını bir makam uğruna katletmesi olacak şey değildir.  Ki İmamı Âzam’ın görüşlerini yukarıda belirtmiştik. Kısaca seçimle iş başına gelinir diyor İmamı Âzam. Bu buyrukla yola çıkılması gerekmiyor muydu? Burada benim amacım Fatih Sultan Mehmet’i kötülemek değildir, ancak düşünme melekesine sahip olanlar apaçık bir şekilde dinin kullanıldığını görürler. Osmanlı devleti için şeriat hükümleriyle yönetilen bir devletti diyorlar. Ben Osmanlı devletinin kendine özgü şeriatıyla yönetildiğini düşünüyorum. Unutulmamalıdır ki Osmanlı devleti şeyhülislamla yönetilmiyordu, örf denilen kurallar da devlet yönetiminde önemliydi. Ancak fetva ile örfün ters düştüğü noktalarda neye öncelik verildiği konusunda hiçbir bilgim yok. Yine de padişah ne derse o olduğunu düşünüyorum. Ama şeyhülislamın kararlarına tam zıt bir karar verilmemiştir her halde. ( Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Habertürk’te yayımlanan ve 3 saat 48 dakika süren Teke Tek Özel programı; Murat Bardakçı, Fatih Altaylı, Yaşar Nuri Öztürk; ama yukarıda yazdıklarımın bu programla ilgisi yok, çünkü programı izlemedim. Ancak bu konu üzerinde tartışıldığını biliyorum. Osmanlı devletinin dine bakış açısına farklı bir noktainazarla yaklaşıp ufkumu açan değerli arkadaşım Orçun’a teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim.)

Osmanlı devletinin kendine has şeriatıyla yönetildiği düşüncesine örneklerle devam ediyorum. Geçenlerde okuyup bitirdiğim İhsan Özkes’in “Siyasallaştırılan Din Dinleştirilen Siyaset” kitabının 241. sahifesinde İslâm’da din devletinin olamayacağının altı çiziliyor. Ve şöyle deniyor: “…İslâm’da Müslümanları idare eden devletler olur. Ama din devleti olamaz. Çünkü Allah adına yönetme yetkisi kimsede yoktur. Bu sebeple asırlardır halifelere ‘Halifeyi Ruyu Zemin’(Allah’ın Yeryüzündeki Vekili) ve ‘Zıllullah fil âlem’( Allah’ın Dünyadaki Gölgesi) gibi unvanlar verilmesi İslâm dinine aykırıdır. Bu durum iktidarın kutsallaştırılması ve dinin ideolojiye dönüştürülmesi olgularını getirdi. Siyasi otoritenin keyfiliği ve sorgulanamazlığı başladı. Hutbeler Halife adına okunmaya başladı. Bazı halifeler hutbelerde kendi siyasî mesajlarını veriyor, muhalefete ağır suçlamalarda bulunuyordu. Muaviye döneminde Hz. Ali aleyhindeki hutbeleri dinlememek için halk Cuma namazını kılar, hutbeyi dinlemeden çıkardı. Bunu önlemek için Hz. Muhammed dönemindeki önce namaz sonra hutbe değiştirilerek önce hutbe sonra namaz geleneği getirildi.”  Bu görüşleri İhsan Özkes Yrd. Doç. Dr. Erkan Yar’ın “Dinin Siyasallaşması ve Dinsel Bürokrasi” başlıklı yazısından ve Prof. Dr. Süleyman Ateş’in Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri adlı kitabından alıntıladığını dipnot olarak düşmüş sayfanın sonuna. Buradan da anlaşılacağı gibi Hz. Muhammed’den sonra dinden siyasal bir araç olarak istifade edilmiş. Bunlar dile getiriliyor getirilmesine, ama uygulama hiç de istenildiği veya arzulanıldığı gibi değil günümüzde. Şu anda AKP iktidarı ele geçirmiş durumda Türkiye’de, İran’da Şiiler yönetimi ele geçirmiş vaziyetteler 1979’dan beri, Ortadoğu’nun birçok ülkesi din kurallarıyla yönetiliyor vs. E, o zaman nerede kaldı dinin siyasallaşmaması? Okudukça daha çok öğreniyorum ki olması gereken ile olan çoğu zaman çatışma halinde. Din siyasete alet olmasın dedikçe, dini siyasete alet edenler iş başına geçiyor. Ya bu kitapları yazanlarda sorun var ya da hayatın içinde olanlarda! Hele din konusunda kimse “en doğrusu”nu söylediğini iddia etmesin bu saatten sonra. Ama insan yanlış yapmamak için her zaman “en doğrusu”nu arıyor.

Taht kavgalarının önüne geçme düşüncesi I. Ahmet’te hayat bulmuştur. 150 yıl( Fatih Sultan Mehmet[1451-1481] ve I. Ahmet[1603-1617]) boyunca hüküm süren tahta geçmek ve Osmanlı devletinin dağılmasını önlemek için kardeşleri boğdurmak, öldürtmek düşüncesinin yerine ekber ve erşed yasası getirilmiştir. Ekber, en büyük; erşed-reşitten geliyor- olgun demektir. Böylece geç de olsa kardeşlerin öldürülmesinin önüne geçildiği söylenebilir. Osmanlı devletinin son nefesini verdiği zamana kadar bu kadar geçerliliğini korumuştur. Geç olsun, ama güç olmasın derler. Bu kural kardeş katline göre çok daha uygundur. Demek ki kardeş katlinin önüne geçebilmek için 150 yıl boyunca bir yöntem geliştiremedi Osmanlı devleti. I. Ahmet sağ olsun. Yine İmamı Âzam’ın görüşünün dışına çıkıldığı görülüyor. Ama bu görüş kardeş katlinden bin kat daha iyidir. İmamı Âzam’ın “Halife Müslümanların seçimiyle iş başına gelir.”görüşü nedense bir türlü uygulamaya sokulmamıştır. Bunun içindir ki Yaşar Nuri, ülkemize “seçim” sözcüğünü getiren Mustafa Kemal ile İmamı Âzam’ı “devlet başkanlığı seçimi” hususunda aynı kefeye koymuştur. İmamı Âzam’ın yapamadığını ve yaptıramadığını Mustafa Kemal yapmış ve yaptırmıştır.

Mustafa Kemal ile İmamı Âzam’ın benzer yönlerine devam ediyoruz. “Onur, İsyan ve Bağımsızlık” başlıklı bölümde Yaşar Nuri Öztürk her iki önderin de onurlarına, bağımsızlıklarına düşkün ve mevcut düzene karşı olduklarını anlatmaya çalışmış. Yaşar Bey Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’yi başlatmak için Samsun ve Erzurum’da ortaya koyduğu tavır ile İmamı Âzam’ın halifelere karşı ortaya koyduğu tavrı birbirine benzetiyor. Yani, ikisinin de mevcut düzene karşı bir isyan ateşi var ellerinde, vicdanlarında. Yaşar Nuri’nin aktardığında göre, İmamı Âzam’ın çektiği çilenin asıl sebebi onun Arapçılık saltanatlarına karşı “cihadın en büyük farz” olduğu yolundaki fikrî ve fetvasıymış. İmamı Âzam’ın en yakın arkadaşları İbn Şübrüme ise Arapçı saltanatlara karşı çıkılmasını önlemek için cihadın farz olmadığı yolunda bir fetva vermiş. Yaşar Nuri, İbn Şübrüme ile Osmanlı’nın son dönemindeki şeyhülislam Dürrîzâde ve şeyhülislam Mustafa Sabri’yi Arapçılığa karşı isyan edenlere muhalefet ettikleri için aynı kefeye koyuyor. Peki, İbn Şübrüme’yi tanıdık da diğerleri kim oluyor? Bunlar Kurtuluş Savaşı’nın öncülerine ölüm fetvası hazırlamışlar, hazırlatmışlardır. Yaşar Nuri bunlara çok ağır laflarla saldırmaktadır: “…Kurtuluş Savaşı öncülerini eşkıya ilan edip ‘katli vaciptir’ fetvasıyla takiplerini sağlayan bu iki hain şeyhülislam sadece Türk tarihinin değil, bütün İslâm tarihinin ender rastlanan kahpeleri arasında sayılmalıdır.” ( s. 492-493)  Böyle düşünen zihniyetler günümüze de taşınmıştır. Bunlar Mustafa Kemal’i, Yaşar Nuri’nin dediği gibi, rakı içtiği, namaz kılmadığı, şeriatı halkın gözünden uzaklaştırmaya çalıştığı için kâfir ilan etmekten çekinmezler ve onun emperyalizme karşı mücadelesini hep ikinci plana iterler Sevr uygulansaydı Müslümanlığımızı daha iyi, dopdolu yaşayacakmışız gibi.

Yaşar Nuri Riyadan Uzaklık adlı bölümde Mustafa Kemal’in de İmamı Âzam’ın da riyadan uzak hayatlarının olduğunun altını çiziyor. Ebu Zehre’nin İmamı Âzam hakkında anlattıklarıyla Atatürk’ün “Ya istiklal, ya ölüm.”parolasını birbirine benzetiyor. Yaşar Nuri’ye burada bir eleştirim var. Mevlana’nın meşhur “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.”sözünü bu yazısında Mustafa Kemal ve İmamı Âzam için kullanıyor. Ebu Zehre’den aktarıldığı kadarıyla İmamı Âzam riyakâr bir şahsiyet değil, ama aynı şeyi iktidara gelmeden önce farklı davranıp iktidara geldikten sonra farklı davranan Atatürk için söyleyebilir miyiz? Bize bunca yıl okutulan tarih kitaplarında, “Atatürk Milli Mücadele’de dindarları yanına çekmeye çalıştı.”diye yazmıyor muydu? İktidara gelmeden önce Atatürk “Saltanat ve hilafeti kaldıracağım.”dedi mi hiç? Bunu hep saklı tuttu. Ne zaman ki Lozan görüşmelerine İstanbul Hükümeti de çağrıldı, işte o zaman saltanat kaldırıldı; ne zaman ki hilafet makamının demokrasiye ve cumhuriyete ters olduğunu saptadı, işte o zaman hilafet makamı lağvedildi. Milli Mücadeleye yardım eden dindarlar ve din adamları Atatürk’ün hilafet makamını kaldırıp laiklik getireceğini, dinin tamamen devlet işlerinden çıkarılacağını, kişinin vicdanına bırakılacağını duysalardı veya öğrenselerdi Milli Mücadele’ye yardım ederler miydi? Büyük ihtimalle etmezlerdi. Mustafa Kemal’e kötü gözle bakmazlar mıydı? Bence köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı dendi. Zaten bir kuraldır ki gücü elinde tutmak isteyenler her zaman birilerine eyvallah demiştir. Yalnız, burada Atatürk’ün başka seçeneğinin de olmadığını söylemek zorundayım. Yapılması gerekiyordu ve yapıldı. Yoksa Milli Mücadele’de birlik sağlanamazdı kesinlikle. Ve yabancı devletlerin ülkemizi işgal etmesi kolaylaşırdı. Son tahlilde Atatürk’ün olduğu gibi görünen bir şahsiyet olduğunu söylememiz zor. (Bu arada şu sıralar okuduğum Paradigmanın İflası, bana bu eleştiriyi yazmama vesile oldu. Atatürk’e ve onun devrimlerine farklı bir gözle bakmak isteyenlere bu kitabı öneririm.) Yaşar Nuri Mustafa Kemal’in riyakâr olmadığını anlatan, gösteren onlarca olay ve anekdot var diyor ve bunları Mustafa Kemal’in hayatını anlatacağı bir eserinde yazacağını belirtiyor. Bakalım yazdıklarımı çürütecek mi Yaşar Nuri?

Yaşar Nuri’nin benzetmeleri devam ediyor. Ben yazımı burada noktalıyorum. Size farklı bir bakış açısı kazandırdıysam ne mutlu bana!

Okumaya Bunlarla Devam Et:

  • İmamı Âzam Savunması
    [caption id="attachment_6097" align="alignright" width="200" caption="Bu kitabı satın almak için kap...
  • Dindar Atatürk
    Mustafa Kemal Atatürk, askeri ve siyasi kişiliğinin yanı sıra, ahlakı ve İslam dinine verdiği önemle...
  • Paradigmanın İflası
    [caption id="" align="alignright" width="200" caption="Bu kitabı satın almak için kapağa tıklayın."]...
  • Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği
    Tanıdığım Nâzım Hikmet kitabıyla tanıdığım Orhan Karaveli’nin “Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği” adlı ...
  • Atatürk ile Allah Arasında
    Sinan Meydan’ın 2009 yılında İnkılâp Kitabevi’nden çıkan “Atatürk ile Allah Arasında” başlıklı kitab...
- Yazının başına dön!


Sen ne düşünüyorsun?