İnsan olarak yaşlanmaya bakışımız biraz da yaşamaya bakışımızdır. Yaşlanmak bir bitiş midir, yok oluş mudur yoksa hayata anlamlı bir nokta koyabilmek midir? Yaşam, elbette biz uzadığını sanarken kısalan bir olgudur. Ve bu yüzdendir ki bizi ölüme yaklaştırdığı için yaşanılanların tüm ağırlığını üzerimizde hissederek yaşlanmaktan uzaklaşmaya çalışırız. Evet, bir yandan iç hesaplaşma ve muhakeme dönemidir fakat diğer yandan yaşlanmanın çökmek, genç kalmanın da marifet olarak tanımlandığı bir bakış açısı yerleşmiş durumda.
Oysa filmi en başa sarıp bir hatırlayalım… Küçükken büyümek için çırpınırız, daha büyük görünebilmek uğruna gizli deneyimler yaşarız. Biraz büyüyüp gençlik çağlarına adım atınca da olgunlaşmak, ayakları yere sağlam basan bir yetişkin olmak için çabalarız. Ama 30’ lara gelince iş tersine döner, zamanın akışıyla kavgamız başlar. Bu yaşlar özellikle milat alınır inişe geçiş için; biz de çarkı tersine çevirmek isteriz.
30’ lardan sonra zamanın yıpratıcılığına karşı sağlam bir direniş başlar. Özellikle kadınların gençleşme, daha doğrusu daha genç görünebilme uğruna giriştikleri mücadele ve atlattıkları badireleri anlamak mümkün değil. Bu elbette kadın ruhuna ve yaratılışına has bir şey değil. Fakat “yaşlanmaya karşı” verilen savaşın meydanı, kadın bedeni ve bunu görünür kılmak için en iyi araç. İşte insanın bedenen yok olmaya karşı duyduğu bu derin korku ve endişe, en acımasız şekilde tüketim dünyasının malzemesi haline gelmiştir.
Özellikle milyarlarca dolarlık paraların döndüğü ve dünyada müthiş şekilde yayılmış olan kozmetik dünyası “sağlıklı yaşamı” da içine katarak yaşamı ve bedeni her parçasıyla pazarlayabilen koca bir sektör olmuştur. Kozmetik sektörü parçalara ayrılmış her türlü piyasasıyla bize pek belli etmeden, içine mümkün olduğunca çok ürün yani pazarlanabilir meta alma çabası içinde insan yaşamının her alanına saldırmış durumda. En korkuncu ise, bunu kendine misyon edinmiş ve bize “ulaşılmak istenen bir hedef” olarak sunuyor.
Bize sunulanlardan aklımıza bir sürü ürün gelebilir: Kırışıklık önleyici kremler, yaşlanmayı geciktirici karışımlar, beyazları mükemmel kapatan boyalar, fazla kilolardan kurtulmayı sağlayan kapsüller ve daha niceleri… Nasıl görünmemiz gerektiğiyle ilgili bize geniş bir referans çerçevesi sunan bu ürünler yaşlanmanın berbat, çökertici, mahvedici bir süreç olduğuna da bizi inandırmış durumda. Evet, yaşlanmaya böyle bakmalıyız çünkü yaşlandıkça tercihlerimiz köreliyor, zevklerimiz daralıyor, satın alma gücümüz azalıyor ve makul birer tüketici olma konumumuzu yitiriyoruz. Elbette bu, tüketim dünyası için kabul edilebilir bir durum değildir.
Peki aklımıza şu soru gelmiyor mu: Yaşlanmaya karşı verdiğimiz tüm mücadele ve akıttığımız onca servet sonrasında yaşlanmayı, bu doğal süreci durdurabiliyor muyuz? Çok güvenerek aldığımız, klinik testlerden geçmiş, müthiş bilimsel buluşların eşsiz sonucu olan bu kozmetik harikalarının bir sonraki hedefi ne olacak acaba? Ölümsüzlüğü keşfetmeye yönelik bir gidişat mı başlayacak? Dünya var olduğu sürece bu başarılamadığına göre, sanırım bundan sonra da olamayacaktır. O halde, yaşlanmayı geciktirmek, bu süreci kendimizce yavaşlatmaktan başka bir şey değil.
Yaşlanmanın bir hastalık gibi sunulduğu kozmetik dünyasında, bu kavram sadece fiziksel görünümle ilişkili ve imgesel bir yıpranmadan bahseder. Oysa o müthiş onarıcı-besleyici kremlerin ne bedenimizin iç yüzeyine ne de hayatta kalmamızı sağlayan organlarımızın yıpranmasına ya da zihinsel yaşlılığımıza yapacakları en ufak bir şey yoktur
Açıkcası bu yönde bir çabaları da olamaz çünkü bu işin görünmeyen ve ölçülemeyen tarafıdır. Peki ya amansızca verilen yaşlanma karşıtı mücadelenin yorgunluğuyla çöken iç dünyamıza, psikolojik durumumuza herhangi bir çözüm sunuluyor mu? Hayır. Çünkü bunlar maddesel değil, tinsel şeyler. Ve tüketim dünyası bu görünmez oluşumlarla uğraşmaz. Çözüm üretseler bile nasıl sergileyebilirler, nasıl sahneleyebilirler ki? Korkunç derecede görselleştirilen dış dünya bizleri de içine çekerek beden üzerinden anlam üretiyor. “En güzel giysiniz cildiniz!” sloganlarıyla vücudumuzu kaplayan dokusal canlı yapıyı ürün boyutuna indirgeyip moda endüstrisinin canlı malzemesi haline getiriyor.
Neden daha genç kalmak zorundayım? Neden daha gergin yüzlü olmalıyım? Saçlarımda beyazlar olsa korkunç mu görüneceğim? Bu soruları bize sordurtmak istemez çünkü ideal tüketici olmaktan çıkarız. Gereklilikleri belirleyenler, tercihleri de bizim adımıza yapıyorlar. Zaten olması gereken budur diyerek bizi tek bir gerçeğe sıkıştırıyorlar. Tüm bu maddesellikler, cilalanmış paketlerle sunulan hayatlar gerçek varoluşumuzu parçalayıp yok ediyor. Bizi ait olmadığımız bir dünyaya hapsediyor. Benliğimizi zihnimizin en derin kuytu köşesine atıp gerçekliğin içeriğini yeniden dolduruyorlar. Ve en mantıklı, en makul seçenek buymuş gibi önümüze koyuyor. Bize de en doğru gözüken bu oluyor ; çünkü başka seçeneklerin varlığından haberdar değiliz/edilmiyoruz ya da buna inandırılıyoruz. Tüm sahtelikleriyle hakikata aykırı da olsa bir şekilde kabul etmiş görünüyoruz çünkü hakikatın da oldukça uzağındayız….



