<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Deneme Yazıları &#187; azizkan86</title>
	<atom:link href="http://www.denemeyazilari.com/yazar/azizkan86/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.denemeyazilari.com</link>
	<description>&#34;Tür: Deneme. Konu: Her şey!&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 05 Sep 2010 13:28:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Derin Yahudi</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/derin-yahudi.html</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/derin-yahudi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Aug 2010 07:00:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>azizkan86</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[cengiz özakıncı]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[darwinizim]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[iblisin kıblesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5746</guid>
		<description><![CDATA[Cengiz Özakıncı’nın kitaplarını okumaya devam ediyorum. Bu seferki durağım Derin Yahudi- Siyon Türk Zelda. Cengiz Özakıncı’nın okuduğum yedinci eseridir Derin Yahudi. Her eseri birbirinden değerli olan yazarın İslâm’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü, İblisin Kıblesi, Türkiye’nin ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="http://static.ideefixe.com/images/287/287274_2.jpg" alt="" width="270" height="390" />Cengiz Özakıncı’nın kitaplarını okumaya devam ediyorum. Bu seferki durağım Derin Yahudi- Siyon Türk Zelda. Cengiz Özakıncı’nın okuduğum yedinci eseridir Derin Yahudi. Her eseri birbirinden değerli olan yazarın İslâm’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü, İblisin Kıblesi, Türkiye’nin Siyasi İntiharı, Neveser, Euro-Dolar Savaşı, Dolmakalem Savaşları adlı kitapları araştırmacı kimliğini gösteren eşsiz eserlerdir.</p>
<p>Okuduğum her kitabı şaşırtıyor beni. Kolay kolay bulamayacağınız belgeler, fotoğraflar, resimler Cengiz Özakıncı’nın eserlerini diğer kitaplardan farklı kılarken, hem okurların dikkatini çekiyor hem de hafızalarında yer etmesini sağlıyor. Çünkü görsellik, yazıya göre daha çok akılda kalıyor. Bir metni okuduğunuzda metinden aklınızda kalanlar ile o metnin sesli videosunu izlediğinizde aklınızda kalanlar arasında uçurum olacağına eminim. İkincisi birincisine göre daha kalıcıdır, görsellik hafızlarda daha fazla yer tutar hiç şüphesiz. Bu yöntemi Cengiz Özakıncı da kullanıyor ve okurların daha fazla ilgisini çekiyor. Mesela İblisin Kıblesi’ndeki Zbignew Brzezinski’nin Usame Bin Ladin’e silah verirken çekilen fotoğrafı görmeden bu olay hakkındaki yazılanları okumak fotoğrafı görerek açıklamaları okumaktan daha az etkilidir.</p>
<p>Aynı zamanda, Dolmakalem Savaşları’nın ikinci sayfasında yazdığına göre, görsel sanatların resim, grafik ve sanatsal fotoğraf dallarında eserler veren ve sergiler açan yazarın niye görselliğe önem verdiği çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Cengiz Özakıncı’nın hem bulduğu fotoğraflarla, resimlerle hem de yazdıklarıyla, çıkarsamalarıyla, her şeyin bir sebep-sonuç ilişkisine bağlamasıyla hiçbir yazara benzemeyen bir yapısı var. O yüzden Cengiz Özakıncı’yı hep “değerli bir yazar” olarak görüyorum. O yüzden elimde olan kitaplarının hepsi orijinal. Bu kadar değerli gördüğüm bu münevveri onun içindir ki üç kez aradım. Ve aramaya devam edeceğim. Yoksa değerli görmediğim bir yazarı niye arayayım ki! İslâm’ı yok sayan ve her daim inkâr eden, Darvinci olmakla övünen, maymundan geldiğimize kör kütük inanmış aydınların tersine Cengiz Özakıncı ilahiyatçı olmasa da Arapça öğrenerek ve araştırma yoluyla İslâm’ın doğrusunu kitlelere öğretmeyi amaç edinen, amaçlarından biri budur desek daha doğru olur, bir aydındır. Ve aydın tanımı Cengiz Özakıncı’da vücut bulmuştur. Çünkü aydın dediğimiz kişi inkâr eden değil, doğruları öğreten, yanlışları düzeltendir. Ki bu doğru son din ve Allah’ın kıyamete kadar koruyacağı din olma iddiasında olan İslâm ve ülkemizdeki insanların yüzde 90’ının Müslüman olduğu gerçeği ise, dini inkâr etmenin hiç de elle tutulur bir yanı yoktur. Ki böyle bir tanım içinde olan aydın değildir bana göre, yarı “aydın”dır.</p>
<p>Şimdi diyeceksiniz ki her aydının dini inkâr etmesi hakkı değil mi? Hıristiyan bir ülkede yaşayan bir Hıristiyan olsaydım ve Hıristiyanlığın tahrif edilmiş bir din olduğu gerçeğine bir şekilde ulaşsaydım, elbette her aydının bir dini tanımasının şart olmadığını düşünürdüm. Oysa biz gelmiş geçmiş en kapsamlı din ve son din olan İslâm dininden bahsediyoruz. O zaman durup düşünmek gerekmiyor mu? Ve Türkiye’de tam bir aydın olmak için İslâm’ı direk silmenin tersine onu okuyup, anlamaya çalışmak ve hurafelerden arındırmak bir aydının aslî vazifesi değil mi? İşte Cengiz Özakıncı’yı gözümde diğerlerinden farklı kılan yanı budur. İlhan Arsel’in Aydın ve “Aydın” adlı kitabını aldığımda daha çok bilgilenerek bu konuyu derinlemesine irdeleyeceğim.</p>
<p>Derin Yahudi 381 sayfadan mürekkep bir roman. Gerçi bu kitaba roman demek doğru olmaz. Roman değil bu, kitabın arka kapağında geçtiği şekliyle, roman ötesi. Tam yerinde bir tabir kullanmışlar. Çünkü romanda her şey kurgudur, yazarın kaleminin gücü romanı gerçekmiş gibi algılatmasına bağlıdır. Kurgu, ama gerçekmiş hissi uyandıran kurgu. Yalnız, her halükarda romandır bu. Oysa gerçekle kurguyu bir arada tutan romanlar farklı bir yapıya sahip. İşte bu yüzden “roman ötesi” tabiri çok mantıklı ve uygun. Kendisini aradığımda Cengiz Özakıncı “Bu kitap bütün roman türlerini içinde barındırarak yazılmış bir kitaptır.”demişti. Aynen böyle bir kitap bu.</p>
<p>Ezber bozan yazar Cengiz Özakıncı’nın bu eseri serinin üçüncü kitabı olma niteliği taşıyor. Daha da arkası gelecek, diyor yazar. Serinin birinci kitabı Neveser, ikincisi Münevver’dir. Münevver’i okumaya daha fırsat bulamadım. Yalnız şunu biliyorum ki Derin Yahudi’de Neveser ve Münevver’de izler var. Sonraki kitaplarda da bu üçünden izler olacağından şüphem yok. Cengiz Özakıncı yeni bir roman türü olduğunu belli etmek için Neveser adını vermiş serinin ilk kitabına. Çünkü New- Eser, yani Yeni- Eser. Ve kelime oyunu yaparak Neveser’de karar kılmış yazarımız. Serinin diğer kitaplarını merakla bekliyorum. ( Kitap okumaya başladığım günlerde Jean Christophe Grange ve Dan Brown’un; bu yazarlardan sıkılmaya ve roman okumaktan bıkmaya başlayınca Nihat Genç’in; Nihat Genç’i yeterince okuyup onun fikirlerini, görüşlerini kavrayınca Cengiz Özakıncı’nın eserlerine merak saldım. Bakalım Cengiz Özakıncı’dan sonra hangi yazarı keşfedeceğim.)</p>
<p>Cengiz Özakıncı çok akıcı bir üslup kullanıyor kitabında. Ama kitabı okurken zorlanıyorsunuz, bazı cümleleri birkaç kez okumak zorunda kalıyorsunuz, çünkü o kadar çok bilgi var ki kitabın içinde hepsi birbirine karışıyor. Bence bu kitap yazarın en ağır- ağdalı diyemeyeceğim, çünkü yalın bir dili var- kitabıdır. Yazar fazla bilgi yüklüyor okuyucuya. Diğer dört kitabı fotoğraflı olduğundan, yazar görselliği kullanarak anlatmaya çalışıyordu meramını. Oysa bu kitapta çok az görsellik kullanılmış. Böyle olunca da anlamakta epey güçlük çektim.</p>
<p>Cengiz Özakıncı’yı telefonla aradığımda henüz bu kitabı bitirmemiştim. “Cengiz Bey” dedim; “Kitabı okurken ürettiğiniz her karakterin, yaşanan her olayın gerçek olduğu hissine kapıldım. Neyin gerçek, neyin kurgu olduğunu nasıl ayırt edeceğiz.”dedim. Aslında neyin gerçek olduğunu biliyordum, ama kurgu bazen gerçekle karışıyordu. “İşte bir yazarın başarısı.”diye cevap verdi Cengiz Özakıncı ve on dakika gerçeklikle kurgu arasındaki ilişki üzerine konuştu. Aslında bu konuyu kısa tutsaydı, daha farklı konular üzerinde konuşabilirdik. Saygımdan dolayı da sözünü kesmedim yazarın. Yazar birçok benzetmeyle anlatmaya çalıştı bu ilişkiyi. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle belirtmişti: “Bir tiyatro sahnesi düşün. Oyunculardan biri gazete almış eline, okuyor. Sahnedeki gazete gerçektir, ama oyuncuların hal ve hareketleri kurgudur, oyundur.” Dekor gerçektir, ama oyuncular, adı üstünde, oyun oynar. İşte Derin Yahudi oyuncularıyla, dekoruyla bir “roman ötesi”dir.</p>
<p>Bu özeti yarısını yazdıktan bir gün sonra Cengiz Özakıncı’yı rüyamda gördüm. Yine özetin yarısını yazdığım gün Merdan Yanardağ’ın sunduğu 5. Boyut programına katılan Cengiz Özakıncı’nın İblisin Kıblesi kitabını anlattığı iki saatlik videoyu internetten indirmiştim. Demek ki hem Derin Yahudi, hem de video bilinçaltıma iyice yerleşmiş. Rüyama gelince… Akla ziyan diyebilirim. Dört kişi bir masada oturuyoruz. Amca, teyze ve ben kola içiyoruz; Cengiz Özakıncı şarap içiyor- Derin Yahudi’de de şarap içiyordu. Buradan aklımda kalmış olsa gerek. Bu arada bu teyze ve amca bana şarap içmemem konusunda kaş göz işareti yapıyor. Ben zaten içmeyecektim. Neyse… Cengiz Özakıncı kolanın üstüne şarap döküyor ve bardak tam dolmadan şarap tükeniyor. Şarapla kolayı karıştıran bu yazar bana “Git şarap al gel.”diyor ve cebindeki bütün bozuk paraları çıkartıyor. “Üstünü ben tamamlarım.”diyorum. Tam devamını merak ederken, annem beni uyandırıyor İzmir’de halletmem gereken işler olduğu için. Ve devamı çok merak ettiğim rüya böylece yarım kalıyor. Belki birgün bilinçaltım bu rüyanın devamını görmeyi nasip eder bana.</p>
<p>Cengiz Özakıncı şu sıralar okuduğum Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, gibi ezber bozan bir yazar. Ezberlerinin bozulmasından endişe edenler hiç okumasınlar onun kitaplarını. Baştan söyleyelim.</p>
<p>Derin Yahudi içinde barındırdığı, işlediği konular bakımından ağır bir kitap. Daha çok ırk temeli üzerinden yazılanlar şekilleniyor. Hazar Türklerinin sonradan Yahudi ve şimdiki Siyonistlerin Hazar Türklerinden olduğu tezi üzerinde sayfalarca tartışıyor Cengiz Özakıncı Siyon-Türk Zelda’nın amcası İzak ile. Bu tartışmalar okuyucuyu bilgilendirmek için yazılmış tartışmalardır. Bu tartışmalar kitabın yarısından fazlasını kaplıyor. Bunları okurken İzak gerçekte varmış gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Oysa İzak karakterini oluşturan yazarın kendisi. İzak’tan bir şeyler öğreniyor, hâlbuki yazarın kendisi bir şeyler öğretiyor. Yazar kendisiyle çatışıyormuş, kapışıyormuş gibi yazıyor yazılarını. Bu kitap yazarın zaman zaman özeleştiri yaptığını da sezdiriyor bize.</p>
<p>Kitabın eksik gördüğüm yanlarından biri deyim ve deyiş sözcüğünün karıştırılmasıdır. Deyim farklı, deyiş farklı anlamdadır. Kitabın arkasında şöyle bir ifade var: “Doğru deyim: Roman ötesi” Burada kullanılması doğru olan sözcük “deyiş”tir, çünkü her deyim bir deyiş değildir. Deyimler kalıplaşmıştır ve her yazılan deyim olmaz; deyişler kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu yanlış sadece bu kitap için geçerli değildir. Okuduğum yazarların birçoğu deyim ile deyiş kelimelerini birbirine karıştırmaktadır. Ne… ne… bağlacını soktukları cümledeki yüklemi olumsuz hale getirip bilgisizliklerini açığa çıkarttıkları gibi… Bunlara ek olarak kitabın 318. sayfasında “tavşana kaç tazı tut” deyiminin eksik yazıldığı göze çarpıyor. Doğrusu “tavşana kaç, tazıya tut” olacak. Benden hatırlatması. Belki bu satırlar okunur ilgili kişiler tarafından ve bir sonraki baskılara bu yanlışlar taşınmaz.</p>
<p>Cengiz Özakıncı kitabın ön kapağındaki fotoğrafa 800$ ödediğini söyledi bana. İblisin Kıblesi’nin ön kapağında yer alan fotoğrafa da aynı ücreti ödemiş. Çünkü kullanılan fotoğraflarının telif hakkı ödenmesi gerekiyormuş, yoksa fotoğrafı çekenin fotoğrafı izinsiz kullananı dava etme hakkı varmış. Yazar daha sonra ortaya çıkabilecek bir sorunu kökten halletmek için fotoğrafların telif ücretlerini ödeme yolunu seçmiş. Bu yüzden yazarın kitaplarında kullandığı fotoğrafların, resimlerin hepsi belgelidir. Yazar, işini şansa bırakmadığını gösteriyor.</p>
<p>Girilen sitede fotoğrafın üzerinin damgalı olduğu görülüyormuş Sonra internet vasıtasıyla fotoğrafın parası ödendiğinde fotoğrafın sansürsüz olanı gönderiliyormuş. Hâlbuki ben Google’a girdiğimde bu fotoları hemen indirdim hem de damgaları kaldırılmış olarak. Demek ki Cengiz Özakıncı eşeğini sağlam kazığa bağlamak istemiş.</p>
<p>Derin Yahudi’deki “derin” konulara başka bir yazımda değineceğim. İyi okumalar…</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5746&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/derin-yahudi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yaşar Nuri&#8217;nin Benzetmeleri Üzerine</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/yasar-nurinin-benzetmeleri-uzerine.html</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/yasar-nurinin-benzetmeleri-uzerine.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Aug 2010 13:50:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>azizkan86</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[ebu hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri Öztürk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5744</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk İmamı Âzam Ebu Hanîfe adlı eserinde hiç karşılaşmadığımız bir benzetmeyle baş başa bırakıyor bizi. Türk Cumhuriyet Devrimi’nin İmamı Âzam’la Zihniyet Paralelliği başlığı altıdaki her konuda Yaşar Nuri Öztürk Mustafa Kemal ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="http://www.kitapturk.com/images/book/092009/60092.jpg" alt="" width="200" height="304" />Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk İmamı Âzam Ebu Hanîfe adlı eserinde hiç karşılaşmadığımız bir benzetmeyle baş başa bırakıyor bizi. Türk Cumhuriyet Devrimi’nin İmamı Âzam’la Zihniyet Paralelliği başlığı altıdaki her konuda Yaşar Nuri Öztürk Mustafa Kemal ile hak mezheplerden biri olan Hanefi mezhebinin kurucusu İmamı Âzam Ebu Hanîfe’yi karşılaştırıyor. İlk defa böyle bir benzetişe şahit olduğumu söyleyebilirim. Yaşar Nuri, kitabının son kısmına aldığı bu bölümdeki karşılaştırmalarla eserine farklı bir yön veriyor. Atatürk’ü namaz kılmıyor, içki içiyor diye dinsiz gösterenlere de gerekli cevabı veriyor. Mustafa Kemal- İmamı Âzam- Mehmet Akif üçgenini de Bedir Savaşı hakkında yazılanlardan dolayı ortak bir potada eritiyor. Şimdi bunları tafsilatıyla izah etmeye gayret edelim.</p>
<p>Yaşar Nuri “Tarihin Diyalektiği Nasıl İşler?” sorusuyla başlıyor işe. Burada yaratıcı ve teşkilatçı dehalardan bahsediyor. Ona göre İmamı Âzam yaratıcı dehalardan biridir, ancak teşkilatçı deha değildir. Teşkilatçı deha görevini Mustafa Kemal üstlenmiştir. Gerçekten kitabı bütün olarak okuduğumuzda İmamı Âzam’ın örgütlenmekten ziyade fikirleriyle, ilmiyle ön plana çıktığını görüyoruz. İmamı Âzam Mustafa Kemal gibi savaşmak için yaratılmamıştı, bir kanaat önderiydi o. Oysa Mustafa Kemal’in hayatının nerdeyse yarısı savaş alanlarında tükendi. Mustafa Kemal Suriye’de örgütlendi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üyesiydi, kısaca Mustafa Kemal her zaman bir mücadele içerisindeydi. Elbette asker olmasının böyle bir mücadele içinde olmasındaki payı büyüktür. İmamı Âzam Arapçılıkla mücadele etti, Arapçılığın önüne tam olarak geçemedi teşkilatçı deha olmadığı için. Oysa Mustafa Kemal saltanata, hilafete tamamıyla son vermişti. Mustafa Kemal teşkilatçı bir deha olmasaydı bunları kesinlikle başaramazdı. Şöyle diyebiliriz: İmamı Âzam bir rehberdi, Mustafa Kemal ise kendi yönünü kendi çizen bir dahiydi ve toplumu şekillendirendi.</p>
<p>Bedir Savaşı’na gelince. Yaşar Nuri, Mustafa Kemal’in Bedir Savaşı hakkındaki görüşlerini bir sayfaya yansıtmış. Aynen aktarıyorum: “Onun hak peygamber olduğundan şüphe edenler Bedir destanını okusunlar. Hz. Muhammed’in bir avuç imanlı Müslüman’la kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedri meydan muharebesinde kazandığı zafer, fâni insanların kârı değildir. Hz. Muhammed’in peygamberliğinin en kuvvetli delili Bedir Savaşı’dır.” Atatürk böyle demiş. Yaşar Nuri’nin Ebu Zehre’nin kitabından aktardığına göre, Hz. Ali’nin evlatlarından Zeyd bin Zeynelâbidîn Emevî halifesi olan Hişam bin Abdülmelik’e karşı ayaklandığında İmamı Âzam bu isyanı Hz. Muhammed’in Bedir Savaşı’na benzeterek destek vermiş. Yaşar Nuri Mehmet Akif’i Türk Kurtuluş Savaşı’nın İmamı Âzam’ı olarak nitelendiriyor. Akif’in Çanakkale’de şehit olan askerlerimizi ölümsüzleştiren şu şiiriyle yukarıda belirtilenler arasında bir birlik kuruyor Yaşar Nuri: Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi/ Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi. Akif Bedir’in arslanları ile Çanakkale’deki şehitleri aynı kefeye koyarak, asıl amacın imanı kurtarmak olduğunun altını çiziyor. Burada bir parantez açmakta yarar var. Fatih Altaylı’nın programına katılan türbanlı hanımefendiye göre Atatürk olmasaydı dinimizi daha güzel, doğru, tam(!) olarak yaşayabilecekmişiz. Bize saldıranlar hoşgörülü milletlermiş.  Sanırım o türbanlı şehitlerimizin kanıyla sulanan Çanakkale’de boşuna kan döküldüğünü de üstü kapalı bir şekilde düşünüyor. E, o zaman bu hanımefendinin Akif ve Mustafa Kemal’i hiçbir şekilde anlayamadığını söyleyebiliriz. Başka söze ne hacet!</p>
<p>Yaşar Nuri, devlet başkanının seçimle iş başına gelmesi konusunda İmamı Âzam ile Mustafa Kemal’in hem fikir olduğunu belirtiyor kitabında. Yine Ebu Zehre’den alıntılayarak şöyle yazıyor Yaşar Nuri: “ Ebu Hanîfe’ye göre hilafet ancak Müslümanların önceden seçimiyle olur. Hilafet vasiyetle, tavsiyeyle olmaz. Müslümanlar üzerine bir oldubitti ile kendini halife gösteren kimse, boyun eğip onu kabul etseler bile, halife sayılmaz. Hilafet, o makama geçmeden önce hür bir seçimle bir baş tayin etmektir.” Bu konuyu kısa kesmiş Yaşar Nuri Öztürk. Oysa çok önemli konulardan biri bence bu. Osmanlı devleti Sünni kimseler oluşuyordu çoğunlukla. Sünni bir hâkimiyet altında yaşıyordu Osmanlı toplumu. E, Sünni denince akla ilk olarak İmamı Âzam’ın mimarı olduğu ve hak mezheplerden biri olan Hanefî mezhebi geliyor. Müslümanların çoğu da bu mezheptendir. Alevi yazarlar Alevilerin Osmanlı’da hor görüldüğünü, dışlandığını belirtiliyorlar. Bu yargı da Osmanlı’nın Sünni anlayışla yönetildiğini gösteriyor. Buradan Osmanlı devletinin Sünni olduğu apaçık ortaya çıkıyor. Peki, böyle bir devlette İmamı Âzam’ın kurallarının geçerli olması beklenmez miydi? Yukarıda Ebu Hanîfe’nin devlet başkanının- o zamanki adıyla halifenin- nasıl seçilmesi gerektiğini Ebu Zehre’nin ağzından dinledik. Öyleyse Osmanlı’da padişahların seçimle iş başına gelmesi gerekirdi. Hele hilafeti Mısır seferinden sonra Osmanlı’ya kazandıran Yavuz Sultan Selim’den sonra… Peki, gerçek böyle mi? Yavuz’dan sonra halife seçimle mi iş başına geldi? Tarihin böyle bir soruya verdiği cevap hayırdır. Yavuz’dan önceki döneme bir göz atalım şimdi. Yavuz’dan önceki padişahlar da seçimle gelmiyordu iş başına. Değişen sadece İslâm’ın öncüsünün, bayraktarlığını yapanın Osmanlı devletine geçmesiydi Yavuz sayesinde. Osmanlı padişahları ne derse, tüm İslâm dünyasında kabul görmesi beklenecekti. Osmanlı padişahının kara dediğine ak demeyeceklerdi Müslümanlar. Ya da ak dediğine kara demeyeceklerdi. Halifelik makamının Osmanlı’ya geçmesi devlet başkanının, yani padişahın, seçiminde hiçbir değişiklik meydana getirmedi. Padişahların oğulları baba öldükten sonra tahtı ele geçirmek için birbirlerini yiyorlar, hatta katlediyorlardı. Padişah oğullarından biri kardeşlerinin kellesini uçurarak zafer tacını takıyor, hasretini çektiği makama yerleşiyordu. Bu burnunda tüten tahta oturan padişahlardan biri olan Fatih Sultan Mehmet bir yandan Peygamber efendimize atfedilen “İstanbul’u fetheden komutan ne güzel komutandır, İstanbul’u fetih uğrunda ölenler ne güzel askerlerdir.”hadisini hayata geçirirken, diğer yandan tarihe Fatih Kanunnamesi olarak geçen bir kanunname çıkartarak kardeş katlini mubah kılmıştır. Rahmetli İlhan Selçuk’un 12 Nisan 1997 tarihli yazısında o önemli madde aynen şu şekilde geçiyor: “ Her kimesneye evladından saltanat müyesser ola( nasip ola) karındaşların(kardeşlerin) nizam-ı âlem için katletmek vaciptir.” Nizam-ı âlem, dünya düzeni demektir. Kimesnenin yanlış yazıldığını düşünmeniz doğaldır, ancak kimesne eskiden kullanılan bir kelimedir ve kimse demektir. Vacip sözcüğünün TDK’da iki anlamı olduğu görülüyor. Bunlardan biri “yapılması gerekli olan”dır; diğeri, “Müslümanlıkça yapılması gerekli olan”dır. Fatih Sultan Mehmet’in dine bir hüküm koyduğu ve bu hükümle tahtına meşru bir zemin kazandırdığı anlaşılıyor. (Dincilerin bu yazdığıma sinirlendiğine eminim.) Vacip kelimesi hafızalarda yer ettiği biçimiyle dinle alâkalı olan bir kelime olduğuna göre Fatih Sultan Mehmet’in bir din adamıymış gibi hüküm vermesi yadırganacak bir husus değil midir? Gerçi bu şekilde şeyhülislam bile fetva verse yadırganır, çünkü Müslümanlıkta ya da Kur’an-ı Kerim’de kardeş katlinin mubah olacağına dair bir hüküm yoktur. Yargı’nın KPSS kitabında padişaha ulemanın onayı ile “kardeşini katletme” hakkı verildiği yazıyor. Kaldı ki bir Müslüman’ın dindaşını bir makam uğruna katletmesi olacak şey değildir.  Ki İmamı Âzam’ın görüşlerini yukarıda belirtmiştik. Kısaca seçimle iş başına gelinir diyor İmamı Âzam. Bu burukla yola çıkılması gerekmiyor muydu? Burada benim amacım Fatih Sultan Mehmet’i kötülemek değildir, ancak düşünme melekesine sahip olanlar apaçık bir şekilde dinin kullanıldığını görürler. Osmanlı devleti için şeriat hükümleriyle yönetilen bir devletti diyorlar. Ben Osmanlı devletinin kendine özgü şeriatıyla yönetildiğini düşünüyorum. Unutulmamalıdır ki Osmanlı devleti şeyhülislamla yönetilmiyordu, örf denilen kurallar da devlet yönetiminde önemliydi. Ancak fetva ile örfün ters düştüğü noktalarda neye öncelik verildiği konusunda hiçbir bilgim yok. Yine de padişah ne derse o olduğunu düşünüyorum. ( Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Habertürk’te yayımlanan ve 3 saat 48 dakika süren Teke Tek Özel programı; Murat Bardakçı, Fatih Altaylı, Yaşar Nuri Öztürk; ama yukarıda yazdıklarımın bu programla ilgisi yok, çünkü programı izlemedim. Ancak bu konu üzerinde tartışıldığını biliyorum. Osmanlı devletinin dine bakış açısına farklı bir noktainazarla yaklaşıp ufkumu açan değerli arkadaşım Orçun’a teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim.)</p>
<p>Taht kavgalarının önüne geçme düşüncesi I. Ahmet’te hayat bulmuştur. 150 yıl( Fatih Sultan Mehmet[ 1451-1481] ve I. Ahmet[1603-1617]) boyunca hüküm süren tahta geçmek ve Osmanlı devletinin dağılmasını önlemek için kardeşleri boğdurmak, öldürtmek düşüncesinin yerine ekber ve erşed yasası getirilmiştir. Ekber, en büyük; erşed-reşitten geliyor- olgun demektir. Böylece geç de olsa kardeşlerin öldürülmesinin önüne geçildiği söylenebilir. Osmanlı devletinin son nefesini verdiği zamana kadar bu kadar geçerliliğini korumuştur. Geç olsun, ama güç olmasın derler. Bu kural kardeş katline göre çok daha uygundur. Demek ki kardeş katlinin önüne geçebilmek için 150 yıl boyunca bir yöntem geliştiremedi Osmanlı devleti. I. Ahmet sağ olsun. Yine İmamı Âzam’ın görüşünün dışına çıkıldığı görülüyor. Ama bu görüş kardeş katlinden bin kat daha iyidir. İmamı Âzam’ın “Halife Müslümanların seçimiyle iş başına gelir.”görüşü nedense bir türlü uygulamaya sokulmamıştır. Bunun içindir ki Yaşar Nuri, ülkemize “seçim” sözcüğünü getiren Mustafa Kemal ile İmamı Âzam’ı “devlet başkanlığı seçimi” hususunda aynı kefeye koymuştur. İmamı Âzam’ın yapamadığını ve yaptıramadığını Mustafa Kemal yapmış ve yaptırmıştır.</p>
<p>Mustafa Kemal ile İmamı Âzam’ın benzer yönlerine devam ediyoruz. “Onur, İsyan ve Bağımsızlık” başlıklı bölümde Yaşar Nuri Öztürk her iki önderin de onurlarına, bağımsızlıklarına düşkün ve mevcut düzene karşı olduklarını anlatmaya çalışmış. Yaşar Bey Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’yi başlatmak için Samsun ve Erzurum’da ortaya koyduğu tavır ile İmamı Âzam’ın halifelere karşı ortaya koyduğu tavrı birbirine benzetiyor. Yani, ikisinin de mevcut düzene karşı bir isyan ateşi var ellerinde, vicdanlarında. Yaşar Nuri’nin aktardığında göre, İmamı Âzam’ın çektiği çilenin asıl sebebi onun Arapçılık saltanatlarına karşı “cihadın en büyük farz” olduğu yolundaki fikrî ve fetvasıymış. İmamı Âzam’ın en yakın arkadaşları İbn Şübrüme ise Arapçı saltanatlara karşı çıkılmasını önlemek için cihadın farz olmadığı yolunda bir fetva vermiş. Yaşar Nuri, İbn Şübrüme ile Osmanlı’nın son dönemindeki şeyhülislam Dürrîzâde ve şeyhülislam Mustafa Sabri’yi Arapçılığa karşı isyan edenlere muhalefet ettikleri için aynı kefeye koyuyor. Peki, İbn Şübrüme’yi tanıdık da diğerleri kim oluyor? Bunlar Kurtuluş Savaşı’nın öncülerine ölüm fetvası hazırlamışlar, hazırlatmışlardır. Yaşar Nuri bunlara çok ağır laflarla saldırmaktadır: “…Kurtuluş Savaşı öncülerini eşkıya ilan edip ‘katli vaciptir’ fetvasıyla takiplerini sağlayan bu iki hain şeyhülislam sadece Türk tarihinin değil, bütün İslâm tarihinin ender rastlanan kahpeleri arasında sayılmalıdır.” ( s. 492-493)  Böyle düşünen zihniyetler günümüze de taşınmıştır. Bunlar Mustafa Kemal’i, Yaşar Nuri’nin dediği gibi, rakı içtiği, namaz kılmadığı, şeriatı halkın gözünden uzaklaştırmaya çalıştığı için kâfir ilan etmekten çekinmezler ve onun emperyalizme karşı mücadelesini hep ikinci plana iterler Sevr uygulansaydı Müslümanlığımızı daha iyi, dopdolu yaşayacakmışız gibi.</p>
<p>Yaşar Nuri Riyadan Uzaklık adlı bölümde Mustafa Kemal’in de İmamı Âzam’ın da riyadan uzak hayatlarının olduğunun altını çiziyor. Ebu Zehre’nin İmamı Âzam hakkında anlattıklarıyla Atatürk’ün “Ya istiklal, ya ölüm.”parolasını birbirine benzetiyor. Yaşar Nuri’ye burada bir eleştirim var. Mevlana’nın meşhur “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.”sözünü bu yazısında Mustafa Kemal ve İmamı Âzam için kullanıyor. Ebu Zehre’den aktarıldığı kadarıyla İmamı Âzam riyakâr bir şahsiyet değil, ama aynı şeyi iktidara gelmeden önce farklı davranıp iktidara geldikten sonra farklı davranan Atatürk için söyleyebilir miyiz? Bize bunca yıl okutulan tarih kitaplarında, “Atatürk Milli Mücadele’de dindarları yanına çekmeye çalıştı.”diye yazmıyor muydu? İktidara gelmeden önce Atatürk “Saltanat ve hilafeti kaldıracağım.”dedi mi hiç? Bunu hep saklı tuttu. Ne zaman ki Lozan görüşmelerine İstanbul Hükümeti de çağrıldı, işte o zaman saltanat kaldırıldı; ne zaman ki hilafet makamının demokrasiye ve cumhuriyete ters olduğunu saptadı, işte o zaman hilafet makamı lağvedildi. Milli Mücadeleye yardım eden dindarlar ve din adamları Atatürk’ün hilafet makamını kaldırıp laiklik getireceğini, dinin tamamen devlet işlerinden çıkarılacağını, kişinin vicdanına bırakılacağını duysalardı veya öğrenselerdi Milli Mücadele’ye yardım ederler miydi? Büyük ihtimalle etmezlerdi. Mustafa Kemal’e kötü gözle bakmazlar mıydı? Bence köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı dendi. Zaten bir kuraldır ki gücü elinde tutmak isteyenler her zaman birilerine eyvallah demiştir. Yalnız, burada Atatürk’ün başka seçeneğinin de olmadığını söylemek zorundayım. Yapılması gerekiyordu ve yapıldı. Yoksa Milli Mücadele’de birlik sağlanamazdı kesinlikle. Ve yabancı devletlerin ülkemizi işgal etmesi kolaylaşırdı. Son tahlilde Atatürk’ün olduğu gibi görünen bir şahsiyet olduğunu söylememiz zor. (Bu arada şu sıralar okuduğum Paradigmanın İflası, bana bu eleştiriyi yazmama vesile oldu. Atatürk’ ve devrimlerine farklı bir gözle bakmak isteyenlere bu kitabı öneririm.) Yaşar Nuri Mustafa Kemal’in riyakâr olmadığını anlatan, gösteren onlarca olay ve anekdot var diyor ve bunları Mustafa Kemal’in hayatını anlatacağı bir eserinde yazacağını belirtiyor. Bakalım yazdıklarımı çürütecek mi Yaşar Nuri?</p>
<p>Yaşar Nuri’nin benzetmeleri devam ediyor. Ben yazımı burada sonlandırıyorum. Size farklı bir bakış açısı kazandırdıysam ne mutlu bana!</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5744&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/yasar-nurinin-benzetmeleri-uzerine.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Büyük Uyanış</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/buyuk-uyanis.html</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/buyuk-uyanis.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 23:00:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>azizkan86</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[IMF]]></category>
		<category><![CDATA[oktay sinanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5596</guid>
		<description><![CDATA[Siz hiç 26 yaşında bir profesör gördünüz mü, duydunuz mu? Normalde Türkiye’deki bir üniversite mezunu 26 yaşında yüksek lisansını anca bitirebiliyorken o, Amerika’daki Yale Üniversitesi’nde, kendisi üniversite yerine “evrenkent” tabirini kullanır, 26 yaşında Batı’nın son ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Siz hiç 26 yaşında bir profesör gördünüz mü, duydunuz mu? Normalde Türkiye’deki bir üniversite mezunu 26 yaşında <img class="alignright" src="http://lisanskimya.balikesir.edu.tr/~f10644/oktay.jpg" alt="" width="272" height="204" />yüksek lisansını anca bitirebiliyorken o, Amerika’daki Yale Üniversitesi’nde, kendisi üniversite yerine “evrenkent” tabirini kullanır, 26 yaşında Batı’nın son 300 yıldaki en genç profesörü unvanını kazandı. Kimdi bu dâhi adam, Nobel Ödülü’ne iki kez aday gösterilen bu şahsiyet kimdi? Kimdi bu kadar İngilizce bilmesine rağmen Türkçe üzerine düşünen, bir Türkçe sevdalısından daha ziyade Türkçe aşığı olan, Türkçenin Türkiye’deki temel eğitim dili olmasını savunan, İngilizceye “Tarzanca” diyen, dünya sorunlarına ve Türkiye’deki temel sorunlara duyarlı, sorunlara çeşitli çözüm önerileri getiren şahsiyet kimdi? Bu vatandaşı televizyon programlarında mankenleri gördüğünüz kadar göremezsiniz. Çünkü bu adamları her televizyon kanalında konuşturmazlar. Nihat Genç’i konuşturmadıkları gibi… Ancak ART TV gibi aykırı televizyon kanallarında görebilirsiniz böyle insanları. İşte bu pek görünmeyen şahıslardan biri de Oktay Sinanoğlu.</p>
<p>1953’te Ankara’daki TED’in Yenişehir Lisesi’ni birincilikle bitirmiş Oktay Sinanoğlu. Sonradan “kolej” olan lisenin eğitim dili o tarihe kadar Türkçeymiş. Takviyeli yabancı dil dersleri varmış lisede. Eğitim dili İngilizce olmayan bir lisede okuyup, takviyeli İngilizce dersleriyle eğitim dili İngilizce olmadan da Amerika’da Berkeley Kimya Mühendisliği’ni birincilikle bitirebilen ve ardından Amerika’daki Yale Üniversitesi’nde 26 yaşında profesör olan bir kişi olarak beynimizin sınırlarını zorluyor Oktay Bey. Demek ki eğitim dili İngilizce olmadan da Amerika’da profesör olunabiliyormuş dedirtti Oktay Bey.</p>
<p>Oktay Sinanoğlu’nu ilk olarak Bye Bye Türkçe kitabıyla tanıdım. Üniversitedeki Türk dili hocamız bu kitaptan sınavda sorumlu tuttuğu için kitabı okumak zorunda kaldık. Benim için zor olmadı, ama arkadaşlarım için zor oldu kitabı bitirmesi. Bye Bye Türkçe kitabında Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, bazı yabancı dilden dilimize geçmiş ve hatta zamanla Türkçeleşmiş kelimelerin Türkçe karşılıklarını bulmaya çalışmış. Bu gayretten başka, o kitabında Oktay Sinanoğlu Türkiye’deki eğitim dilinin Türkçe olması gerektiğini anlatıyor, yabancı dille eğitime “hayır” diyordu. ODTÜ’deki eğitimin Türkçe olması için uğraş veren Oktay Sinanoğlu İngilizce öğrenilmesine karşı olmadığını, ancak yabancı dille eğitimin, şu benzetmeyi yaparak anlatacak olursak, bir dilin bağrına saplanmış bir hançer olduğunu belirtiyordu. İnsanların fiziğin, kimyanın Türkçesini zor anladığını ve bu tür kolay anlaşılmayan derslerin İngilizce anlatılmasını “saçma” buluyordu. Ve kitabın son bölümünde Japonlar ile Türkler arasındaki benzerliklere dikkat çekiyordu.</p>
<p>Oktay Sinanoğlu’nun Büyük Uyanış kitabında dikkatimi çeken asıl unsur üslubu oldu. Yazarın Türkçeye çok hâkim olduğunu fark ettim. Deyimleri, atasözleri çok yerine kullanıyor; çok güzel cümleler kuruyor. Yazarın diline imrendim doğrusu. Yazara dil bahsinde katılmadığım tek konu dilimize mal olmuş yabancı kelimelere Türkçe karşılıklar bulma çabası içine girmesidir. Kitabı okurken bunları not aldım, sizlerle paylaşmak istiyorum. İnternet yerine örütbağ, turist yerine gezmen, turizm yerine gezim, üniversite yerine evrenkent, koordinat yerine konsayı, ideoloji yerine ülkülem, psikiyatri yerine ruhiyat, terörist yerine tedhişçi, rektör yerine başmüderris, süper yerine ülken, jet yerine tepkili, biyoloji yerine dirilbilim, muhakeme yerine uslamlama… Yazar bir de bazı kelimeleri başka türlü yazmaktan yana olduğunu şu sözcüklerle örneklendiriyor: Film yerine, filim, kral yerine kıral. Oktay Sinanoğlu’nun çabasına saygı duyuyorum, ama dilimize mal olup Türkçeleşmiş kelimelere başka kelimeler bulunmasını doğru bulmuyorum. İnternet yerine örütbağı, üniversite yerine evrenkenti kim kullanıyor ya da bu sözcükleri millete nasıl aşılayacaksınız? Bu çaba o yabancı kelime ülkemize girerken gösterilmelidir. Mesela mortgage kelimesine çok sonradan Türkçe karşılık bulundu. O da “yapsat” dı. Yapsat tam anlamıyla “mortgage”ı karşılamıyor zaten. Karşılasa bile İngilizce kelime insanların beynine kazınalı çok olmuştu. Tabir-i caizse; iş işten geçmiş, atı alan Üsküdar’ı geçmişti. TDK daha evvel davranıp yabancı kelimeler dilimize yerleşmeden o sözcüklere Türkçe karşılık bulmaya çalışmalıdır. TDK’nın bir görevi de bu değil midir? Bu mevzuda gazetelere de büyük iş düşüyor. Bunlar Türkçesi bulunan kelimeleri kullanmaya özen göstermeliler, dikkat etmeliler.</p>
<p>Oktay Sinanoğlu bir dil bilimci, bir dil profesörü değil. Bu bakımdan haddini aştığını düşünüyorum. O sözcükleri kullanarak bir kitap yazsa kimse bir şey anlamaz. Yalnız, şunu da ifade etmekte yarar var: Süleyman Demirel Üniversitesi’ndeki Türkçe Topluluğu otobüslerdeki “Batı Kampusu”, “Doğu Kampusu” yazılarını Batı Yerleşkesi, Doğu Yerleşkesi olarak değiştirme girişiminde bulundu ve bunu başardı. “Doğu Yerleşkesi” yazısını ilk gördüğümde millî duygularım kabardı, sevindim. Güzel bir gelişme bence, çünkü kampus-kampüs değil bu arada, kampus. Bu da ayrı bir konu- İngilizce bir kelimedir. Yerleşke tam yerine oturuyor. Tamam, güzel bir gelişme, ama şunu merak ediyorum asıl: “Aman canım, kampus yerine yerleşke olsa ne olacak, ne değişecek diye soranlara nasıl cevap verilecek?” Bu tür insanlar nasıl ikna edilecek? İnsanlarda bu bilinci oluşturmanın zor olduğunu düşünüyorum. Bu, insanın içinden gelmesi gereken bir şey. Türkçeci ol, demekle kimse Türkçeci olmaz. Vatan, millet sevgisi gibi… Vatanını sev, deyince insanlar vatanını mı seviyorlar sanki! İnsanın derinliklerinden gelmesi gereken bir duygudur bu.</p>
<p>Oktay Sinanoğlu’nun kitabı muhtelif televizyon kanallarında yayımlanan söyleşilerden, köşe yazısı mahiyetinde yazdığı yazılardan ve ona gelen mektuplar ve iletilerden mürekkep. Mektuplar ve iletiler kısmında övgülere ağırlıklı olarak yer ayrıldığı gibi yazarı eleştirenlerin görüşlerinde de yer verilmiş. Bu da bizi yazarın yazılarına, fikrilerine farklı bir açıdan bakabilmemize olanak sağlıyor.</p>
<p>Oktay Sinanoğlu Büyük Uyanış kitabında, ağırlıklı olarak, eğitim dilinin ne olması gerektiği konusuna değinirken, Türkiye ve dünya ile ilgili sorunlara da temas ediyor. Mesela ilginç görüşlerinden bazılarını sıralayabildiğim kadarıyla sıralayayım:</p>
<p>1-) Türkiye’nin Kıbrıs sorunu yoktur; Yunanistan’ın Batı Trakya’da yaptığı bu mezalimin, alçaklığın, insan dışı davranışların meydana getirdiği bir sorun vardır.</p>
<p>2-) Bu eğitim sistemiyle ezberci beyinler yetiştirildiğinden millette sorgulama yeteneği köreltilmiştir.</p>
<p>3-) Türkiye’de sağ-sol çatışmasını çıkaran Amerika’dır. Sahte sağ-sahte sol da onun sayesinde çıkmıştır.</p>
<p>4-) Avrupa Birliği Gümrük Anlaşması ile milyarlarca dolar zarara uğramıştır. Bunu Recep Tayip Erdoğan’ın kendisi de söylemiştir.</p>
<p>5-) Türkiye’nin borç paraya ihtiyacı yokken, IMF para verdi Türkiye’ye ve ABD ile Türkiye çeşitli antlaşmalar imzaladılar. Ülkemiz ABD’ye bağımlı hale getirildi. Ülkemizin iç işlerine müdahale etmeye başladılar.</p>
<p>6-) Biz ilk önce Tarzanca eğitimi bitirelim de ondan sonra Kürtçe eğitimini konuşalım.</p>
<p>7-) Ermenistan’ın niyeti bellidir. Dış çevreler Ermenî palavralarını çıkarları gereğince desteklemektedir.</p>
<p>8-) ABD’deki başkanlık seçimlerinde Ermenilerden de oy alınması için onların söylemleri dinlenmeliymiş. Bu da palavradır. ABD’de 350-400 bin Ermeni yaşamaktadır. Bir avuç kadar Ermeni’den oy almak için mi sözde Ermeni soykırımı dayatılmaktadır? Bunun altında bir bit yeniği vardır, bunlar büyük oyunun bir parçasıdır.</p>
<p>Oktay Sinanoğlu daha bir sürü soruna temas ediyor, ama benim aklımda bu kadarı kaldı. Daha başka ayrıntılarla kitabı anlatmaya devam edeceğim. Şimdilik özetimi burada noktalıyorum. Büyük uyanışı gerçekleştirmek için kitabı alıp okumanızı tavsiye ederim.</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5596&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/buyuk-uyanis.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Musafahayı ve Modernliği Sorgulayalım</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/musafahayi-ve-modernligi-sorgulayalim.html</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/musafahayi-ve-modernligi-sorgulayalim.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Jul 2010 07:00:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>azizkan86</dc:creator>
				<category><![CDATA[YAŞAM]]></category>
		<category><![CDATA[buhari]]></category>
		<category><![CDATA[forum]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[zina]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5541</guid>
		<description><![CDATA[Üniversitede okuyan bir genç olarak gözlemlediğim kadarıyla üniversite öğrencilerinin çoğunun dinden imandan habersiz olduğunu söyleyebilirim. Birçok konuda tek başıma kaldığımı fark ettim. İşte bu yazımda bunlardan biri olan zina konusuna değineceğim ve arkadaşlarımın kendilerini haklı ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="http://www.abvizyon.com/img/haber/universite_ders.jpg" alt="" width="343" height="257" />Üniversitede okuyan bir genç olarak gözlemlediğim kadarıyla üniversite öğrencilerinin çoğunun dinden imandan habersiz olduğunu söyleyebilirim. Birçok konuda tek başıma kaldığımı fark ettim. İşte bu yazımda bunlardan biri olan zina konusuna değineceğim ve arkadaşlarımın kendilerini haklı çıkarma sebeplerini anlatmaya çalışacağım.</p>
<p>Konuma ilk olarak İsra Suresi’nin 32. ayetini alıntılayarak başlamakta yarar görüyorum: “Zinaya yaklaşmayınız. Şüphesiz o büyük bir hayâsızlıktır.” Bu ayeti kendim Kur’an-ı Kerim’i okuyarak öğrenmedim, polis olan arkadaşımdan öğrendim. Konu üniversitede okuyan gençlerin çoğunun karşı cinsleriyle beraber aynı evde ve hatta aynı odada kalmasıydı. Şayet ben gençlerin burada böyle yaşadığını, bunun sorun olmadığını ifade ettim. Arkadaşımın bana tokalaşmanın bile günah olduğunu söylemesinin akabinde buna inanmamın zor olduğunu, üzerinde araştırma yapılması gerektiğini anlattım. Bu arkadaşımın Kur’an’da böyle bir ayet olduğunu söylemesi bile beni ikna etmedi. Tam olarak ayeti söyleyemediği için tereddütte kaldım. Bir dahaki sefere bu konuyu araştırıp, daha ayrıntılı konuşmak üzere telefonları kapattık.</p>
<p>İnternetteki yaklaşık otuz siteye baktım. Çoğunda aynı şeyler yazılıydı. Önüne gelen herkesin forum sitesi açtığı günümüzde forum sitelerine yazı yazanların kopyala-yapıştır mantığıyla başka sitelerden bulduklarını aynen kopya ettiklerine şahit oldum. Ziyaret ettiğim sitelerin içinde elle tutulur gözle görülür, dişe dokunur birkaç yazı yayımlanmıştı. Bu yazılardan aldığım notlar kadarıyla bir demet sunmak istiyorum. Burada önemli olan hangi sitelerden yararlandığım değil, tezat görüşlerin varlığıdır. Bunlardan biri şu: “Erkek kendisiyle caiz olan bir kadınla tokalaşırsa ahirette avucunun içine kızgın demir veya cıva eriği konarak cezalandırılacağını ifade eden söz hadis değil uydurmadır.” Uydurma hadislerin varlığından haberdarım, fakat hangi hadislerin uydurma, hangisinin doğru olduğunu kavrayacak kadar dinî bilgiye sahip değilim. Yaşar Nuri’den okuduğuma göre yaygın kanaat Kur’an ile çelişen hadislerin doğru kabul edilemeyeceğidir. Bir de Yaşar Nuri hadis ve fıkıh alanında otorite addedilen Buhari’yi İmam-ı Âzam Ebu Hanîfe adlı geniş kapsamlı çalışmasında “kabul edilebilirlik” açısından birinci sıraya değil, dördüncü veya beşinci sıraya yerleştirmiş. Peygamberler dışında bir insanı “tartışılamaz” kabul etmek her halde düşünce melekesini yitirmemiş insanların başvuracağı bir yol değildir.  Bu bakımdan Buhari’yi “tartışılmaz” fakih saymak her halde akla uygun olamaz. Yine bu kitaptan öğrendiğimize göre Buhari’nin Hanefî mezhebinin kurucusu Ebu Hanîfe ile arası bozuktur. Buhari Ebu Hanîfe’ye birçok ithamda bulunmuştur, onu dinden çıkmakla itham etmiştir. Yaşar Nuri’nin bu yüzden Buhari’yi “otoriteler” sıralamasında orta sıralara koyduğu iddia edilebilir.</p>
<p>Yukarıda uydurma olarak nitelenen hadiste bir korku salındığı apaçık. Ben bu tür hadislerin insanları İslâm dinine yaklaştırmaktan ziyade uzaklaştıracağını, bu dinden soğutacağını düşünüyorum. Korku salarak bir insanı dine çekemezsiniz. Evde korku salan baba, sevilir mi hiç çocuk tarafından? Hitler’i hangi insan tasvip edebilir, onun hayranı olabilir günümüzde? İnsan yapması gerektiği için yapmalı bazı şeyleri. Mesela farzları yapması gerektiği için yerine getirmeye çalışmalı elinden geldiğince. Oysa bunun tersini yapanları mütemadiyen cehennemle korkutmak sanırım dinimizin tasvip edeceği bir davranış olamaz. Biz insanlara Hz. Muhammed’in güzel ahlakını, dinimizin güzelliklerini anlatmalıyız. Ancak insanın az da olsa yine de öte dünya ile ilişkin korkuları olmalı. Çünkü din bize bu dünyanın fani olduğunu, öte dünyayı düşünerek bu dünyada yaşamamızın, sınırlarımızı bilerek hareket etmemizin doğru olacağını öğütlüyor. Bu korkunun dozunu iyi ayarlamalıyız.</p>
<p>Tokalaşma konusunu internette araştırırken bu hususta birbirinden tamamen zıt iki farklı görüşün olduğunu öğrendim. Bunlar şu şekilde tasnif ediliyor: Tokalaşmayı mubah kabul edenler ile mubah kabul etmeyenler. Gel de işin içinden çık. Vahdettin’i vatan haini ilan edip etmeme konusuna ne kadar da benziyor. İşin özünde tarih veya geçmiş olunca insan işin içinden bir türlü sıyrılamıyor. Birisinin ak dediğine, diğeri kara diyebiliyor. İnsan bu boşlukta ne kadar tarafsız kalmaya çalışırsa çalışsın bir görüşün kurbanı olabiliyor ister istemez. Şimdi aklıma geldi: Kur’an-ı Kerim’den iki veya üç tane olsaydı, kim bilir nasıl bir tartışmanın içinde bulurduk kendimizi. Biri diyecek benimki doğru, öteki diyecek benimki doğru; kim kendi inandığının yanlış veya asılsız olduğuna inanmak ister ki! Şöyle bir görüntü de çıkabilirdi ister istemez: İslâm dünyası şu anda bir kargaşa içerisinde. Sünni Şii’yi, Şii Sünni’yi katlediyor. Daha bugün(02.06.2010) ekranlarda Pakistan’daki Sünni ve Şiilerin kutsal olarak gördüğü merkezde üç canlı bombanın kalabalığa dalarak dehşet meydana getirdiği gösteriliyordu. İnfialde 40 küsura yakın kişi ölmüş ve onlarca yaralı bulunuyormuş. Camilere bombalar atan Hizbullah, El Kaide terör örgütü gibi örgütler bu gruba giriyor. Herkesin “En iyisini ben bilirim.”dediği, hoşgörünün olmadığı yerde başka ne bekleyebilirsiniz ki! Buradan laikliğe geçebiliriz. Ancak sözü fazla uzatmayalım. Diyeceğim o ki tek mukaddes kitaba inanan, Sünni olsun Şii olsun, Müslümanlar ellerinde dört temel İncil’e sahip olan Hıristiyanlardaki gibi birden fazla kitaba sahip olsalardı, kim bilir İslâm dünyası nasıl karışacak, cehenneme dönecekti! Yazık, utanıyorum halimizden, Müslümanların düştüğü bu durumdan! Birden fazla kitaba inanan Hıristiyanlar bile bu kadar kavga etmezken, tek ve son kitaba sahip olan Müslümanların düştüğü vaziyete bakın. İnsan Müslümanlığından utanacak neredeyse! İnsan öldürüyorlar; insanları öldürmekten ziyade “kardeşlerini” öldürüyorlar. Ne yazık robotlaşmış insanlara! Allah kimseye dondurulmuş, kalıplaşmış, robotlaşmış, taşlaşmış bir beyin vermesin.</p>
<p>Tokalaşma konusuna geri dönelim. Buharî’den nakledildiğine göre Hz. Aişe validemiz şöyle buyurmuşlar: “Allah Resulü’nün mübarek eli hiçbir yabancı kadının eline kesinlikle değmedi.” Buharî hadis alanında otorite kabul edilen bir zat. Yazıya geçirdiği hadislerin doğru olduğuna inanılıyor İslâm dünyasında büyük çoğunlukla. Şimdi de buna istisna teşkil eden bir rivayeti anlatayım size. Girdiğim internet sitesinde aynen şöyle yazıyor: “Hind’in biat esnasında gelip Peygamber’in elini tutup ona dehalet etmesi ve Peygamber’in ona engel olmaması musafahanın haram olmadığını gösterir.” Şimdi bu iki ayrı görüşten hangisini seçeceğiz? İlk başta mukaddes, eşsiz kitabımıza bakmakta yarar var. Orada eğer “Erkekler evlenmediği kadınların elini tutmasın.”diye yazıyorsa, bu konuda başka söze gerek yok. Demiyorsa kimin dediğine inanacağız? Akıl yürütelim. Hind’in Peygamber’in elini tutmasının ne şekilde gerçekleştiğini bilmiyoruz. Bildiğimiz sadece ellerin birbirine değmesi. Oysa bu bir istisna teşkil etmiş olabilir. Biz deriz ya, “İstisnalar kaideyi bozmaz.”diye. Buradaki bir ihtimal Hind’in Peygamber efendimizin elini zorla tutmasıdır. Ki bu davranışa bakıp musafahanın haram olmadığını söylemek doğru olmaz. Ancak Buharî’nin Hz. Aişe’den naklettiği sözün tam olarak doğru olup olmadığını da bilmiyoruz. Din adına hüküm vermek istemem, ama tokalaşma mevzuunda kesin hüküm vermekten kaçınmanın doğru olduğuna inanıyorum. Yoksa din adına aldatan biri olup Allah ile aldatanlar sınıfında yer alırız, belli mi olur!</p>
<p>Tokalaşma faslını müsamaha düzeyine indirgeyerek çözebiliriz. Toplumumuza baktığımda türbanlı veya tesettürlü olanların tokalaşmaktan kaçındığını müşahede ediyorum. Elimi uzatıp, ortada aptal gibi kaldığım anlar oldu. Sinir olmadım da değil. İnsan hoşgörülü olamıyor o an. İçimden kızıyorum. Bence şunu sorgulamak lazım: İnsan neden el uzatmaktan kaçınır? Bir, hayvanî isteklerini azdırmamak için; iki, bulunduğu ortamlarda böyle bir gelenek olmadığı için&#8230; Bir insan başkasının elini tutmaktan zevk alabilir mi? Böyle sapıklar var mı bilmiyorum. Fakat bu imkânsız gibi bir şey. Peki, o zaman musafaha neden haram olsun? Burada bir türbanlının el uzatmamasını çağ dışılık olarak nitelendirmek istemiyorum. Saygı duymayı, insanların dinî hassasiyetlerine hoşgörülü bakmayı öğrendim, ama “Neden elini uzatmıyorsun?”diye sorduğumda türbanlıların bana ne cevap vereceklerini merak ediyorum.</p>
<p>Buradan başka bir konuya geçelim. Bazı arkadaşlarım modern olmadığını düşündüğü İslâm’a modernlik iddiasıyla karşı çıkıyorlar. Onlara göre bir erkek evlenmeden önce milli olmalı. Zinaya karşı olduğumu söyleyince beni çağ dışılıkla itham ettiler. Kendileri çokbilmiş bu arkadaşlarım milli olmayı bir marifet sayarak, düşük beyinli olduklarını kanıtlıyorlar. Bir defa konunun dinî boyutunun dışına çıkalım. Bir erkek evlendiği karısının bakire olmasını mı ister, olmamasını mı Türkiye’de? Olmasını diyeceksiniz, değil mi? Peki bir erkek evleneceği bayanın bakire olmasını istiyor da niye kendisinde evlenmeden önce bir bayanla yatma hakkı görüyor? Erkeğin bakir kalması eşi olacağı bayanın bir hakkı değil mi? Erkek bu hakkı kendinde görüyor da niye karşısındakinde görmüyor? Kendisine gelince “iyi, hoş”, başkasına gelince “Dur orada.” İşte erkek egemen toplumun saçmalıklarından biri budur. Erkeğe mubah, ama kadına değil. Yok öyle yağma. Neymiş efendim, erkeğin deneyime ihtiyacı varmış. Ben bu kadar abes bir laf işitmedim. Erkeğin deneyime ihtiyacı var da kadının yok mu? Bu işte deneyim mi olurmuş? İki sevgili gerdek gecesinde öğrenecekler her şeyi. Hem bu çok mühim bir şey mi ki deneyim kazanalım? Deneyimli olunca ne olur; puanın mı artıyor, kaliten mi yükseliyor? Daha mı insan oluyorsun? Zinayı savunan ve de başka bir erkeğin alacağı kızı bozan bu geri kafalılara daha başka ne denebilir ki? Bir de kalkmış bunlar bana modern ol diyerek İslâm’ın geri bir din olduğunu ima ediyorlar. Oysa bunların kafaları geri. Ama bunun farkında değiller ne yazık ki. Kur’an-ı Kerim’i bir kez olsun okumamış, bir kez olsun cuma namazına gitmemiş insanlar benim dinimi eleştirseler kaç yazar! Onların söylediklerine kulak verir miyim hiç! Çağ değişiyor diye İslâm değişmez. Bu sebepledir ki İslâm’da reform olmaz. Bunlar resmen İslâm’da reform yapmaya kalkışıyorlar. Çağa İslâm’ı değil, İslâm’ı çağa uyduracaklar akıllarınca. Milli olmamayı sorun addeden zavallılar. Birisi diyor ki, “Milli olmadan ölürsen ne olacak?” Allah’ım soruya bak! Bunun söyleyen bir üniversite öğrencisi. Kafaya taktığı şeye bak! Bunlara dedim ki ben, “Sizin ‘sorun’ olarak gördüğünüzü ben sorun olarak görmüyorum. Siz aklınıza milli olmayı yerleştirmişsiniz. Oysa bu bir sorun değildir. İnsan bir şeyi ne kadar çok kafasına takarsa, o kadar çabuk gerçekleştirmek ister.” Evet, bir insan çevrenin etkisiyle veya başka şeylerin etkisiyle sorun olarak ortaya çıkarttığı ve kendisinde gördüğü eksikliği çözmeye çalışır. Bana tâ ortaokulda milli olup olmadığımı soruyorlardı arkadaşlar. O zaman beri milli olacağım diye bir derdim olmadı. Ama ben bunu büyütüp sürekli kafaya taksaydım, sorunu kökten çözmeye çabalardım. Çevremdeki arkadaşlar ilişkiye girmenin bağımlılık yaptığını söylüyorlar uyuşturucu gibi. Bir kez ilişkiye girdin mi kolay kolay bırakamıyormuşsun. Bu bağımlılığı ortadan kaldırmak için en iyisi evlenmeden önce ilişkiye girmemek. Ve zina sadece vajinayla penisin birleşmesi demek değildir. İsra Suresi’nin adı geçen ayetindeki kıstas, zinaya yaklaşmamaktır, zina yapmamak değildir. Yani, bizi azdıran, şehvetlendiren şeylerden uzak durmaya çalışacağız. Bizim gözümüzü döndüren her şeye sırtımızı çevireceğiz. Sadece erkekler değil, kızlar erkeklerin nefsine hâkim olması konusunda erkeklere yardımcı olmalı. Açık saçık kıyafetler giymekten kaçınmalılar, adabına uygun giysiler giymeyi tercih etmeliler. Türbanlılar daracık pantolonlar giyip, vücut hatlarını sergilemekten vazgeçmeliler. Sadece kafayı örtmekle “Müslümanlık derecesi yükselmiş” Müslüman ya da dindar olunmayacağını anlamalılar.</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5541&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/musafahayi-ve-modernligi-sorgulayalim.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bazı Düşünürlerin Tutarsızlıkları</title>
		<link>http://www.denemeyazilari.com/bazi-dusunurlerin-tutarsizliklari.html</link>
		<comments>http://www.denemeyazilari.com/bazi-dusunurlerin-tutarsizliklari.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Jul 2010 09:00:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>azizkan86</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[cengiz özakıncı]]></category>
		<category><![CDATA[nietzsche]]></category>
		<category><![CDATA[ömer hayyam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.denemeyazilari.com/?p=5490</guid>
		<description><![CDATA[Araştırmacı yazar Cengiz Özakıncı İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü adlı eserinde kendilerini tanrıtanımaz olarak tanıtanların düştükleri çelişkilere değiniyor, tanrıtanımaz olarak kendilerini ilan edenlerin başka güçlere taparak, aslında, illa ki kendilerinden üstün bir varlık kabul etme ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="http://www.alternatiforum.com/uploads/36/c%C3%B6.gif" alt="" width="171" height="127" />Araştırmacı yazar Cengiz Özakıncı İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü adlı eserinde kendilerini tanrıtanımaz olarak tanıtanların düştükleri çelişkilere değiniyor, tanrıtanımaz olarak kendilerini ilan edenlerin başka güçlere taparak, aslında, illa ki kendilerinden üstün bir varlık kabul etme almayışı içinde olduklarını anlatıyor. Bu konuda Ömer Hayyam’dan, Jean Meslier’den, Joseph Dietzgen’den, Turan Dursun’dan, Friedrich Nietzsche’den örnekler veriyor, bu düşünürlerin düştükleri yanılgılara parmak basıyor.</p>
<p>Çelişkiye düşen düşünürlerin ilk sırasında Ömer Hayyam yer alıyor. 1047’de doğduğu ve 1122’de öldüğü tahmin edilen Ömer Hayyam, &#8220;Rubai’leri&#8221; (dörtlükler) ile tanınır. Yazdığı en önemli eser budur. Bu rubailerde genel olarak Ömer Hayyam’ın şarap içmeyi yasaklayan Hz. Muhammed’e sitemi konusu işleniyor. Şairin birçok dörtlüğü şarapla ilgili (Hatta bir şiirinde Hz. Muhammed’e, yanlış hatırlamıyorsam, “Ayran içmeyi yasaklamazsın da şarap içmeyi niye yasaklarsın?” diye isyankâr bir tavır takınıyor.) Cengiz Özakıncı’dan öğreniyoruz ki Ömer Hayyam’ın rubailerinin hepsini kendi yazdığını söylemek doğru değildir. Çünkü Hayyam yaşadığı dönemde İslam Halifesi’nce ve Müslüman Selçuklu Sultanı’nca yönetim görevlerine getirilmiş, toplum içinde adı “Huccet ül-Mülk”e (yöneticileri kılavuzuna) çıkmış saygın bir bilgindi. Böyle bir bilginin Allah’ı reddederek bu unvanı alması ihtimal dışıdır, gerçekçi değildir. Rubailer Hayyam’ın yaşadığı dönemden bir süre sonra kitap haline getirilmiştir. Cengiz Özakıncı Hayyam’ın dörtlüklerinin bazılarını kitabına yansıtmış. Bu dörtlüklerden biri, Ömer Hayyam’ın Allah’ı reddettiği fikrine karşı gelerek, bildiğimiz Hayyam meşrebine aykırı duruyor. Dörtlük şöyle:</p>
<p>Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden</p>
<p>Melekler bu bedenin duyuları hep birden</p>
<p>Yerde gökte canlı cansız ne varsa birer uzuv,</p>
<p>Budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen.</p>
<p>Bu dörtlükten anlaşılacağı üzere Ömer Hayyam, Allah’ı varlığını, birliğini kabul etmekle birlikte, meleklere de inanıyor. Yalnız bu dörtlükten Ömer Hayyam’ın Hz. Muhammed’e itaat ettiğini çıkaramayız bana göre. Şiire göre Ömer Hayyam Allah’ın birliğine(vahdaniyet) şartsız şurtsuz inanıyor. Mesela panteistler tevhit inancına kanidir, ancak Allah’ın kitaplarına, peygamberlerine inanmazlar. Allah’ın bu dünyayı yarattığını, yarattıktan sonra bu dünyadan elini eteğini çektiğini düşünürler. Yani, anlatmak istediğim şudur ki her Allah’a inanan Allah’ın bütün kurallarını koşulsuz kabul ediyor diye bir şart yok. Ömer Hayyam’da bu tür insanlardan olabilir, ama aldığı unvan ve her rubainin ona ait olmadığı hakikati bizi farklı düşünmeye itiyor. “Belki de” diyor Cengiz Özakıncı, “yoğun dinsel baskı altında bulunan bir takım kökten din karşıtı ozanlar kendi eğilimlerini kendi adlarını vermeksizin çoktan ölmüş olan Hayyam’ındır diyerek, kendilerini dinsiz diye öldürülmekten korumuşlardır. Bizi böyle düşünmeye iten, Hayyam’ındır denilen dörtlüklerin bir bölümü dini yadsırken, bir bölümünün dini ve Tanrı inancını yüceltmesidir.” Ömer Hayyam’ın yazdığı dilden dile dolaşan, ama büyük ihtimalle Hayyam’ın olmadığı varsayılan yukarıdaki dörtlüğe ters düşen dörtlüklerden kitapta epey mevcuttur. Konunun daha iyi anlaşılması açısından bu dörtlüklerden ilgimi çeken ikisini buraya almakta yarar var.</p>
<p>Putların, kabenin istediği; kölelik.</p>
<p>Çanların, ezanların dileği; kölelik.</p>
<p>Mihraptı, kiliseydi, tespihti, salipti:</p>
<p>Nedir hepsinin özlediği kölelik.</p>
<p>Bu dörtlükte her dinin kölelik düzenini yaşatmayı amaçladığı fikri telkin edilmektedir. Hayyam’ın yazıp yazmadığı konusunda bizi tereddüde düşürten bir diğer dörtlük şudur:</p>
<p>Seccadeye tapanlar eşek değil de nedirler?</p>
<p>Küfelerle riya çamuru yüklenirler, gezerler.</p>
<p>İşin kötüsü din perdesi altında bunlar</p>
<p>Müslüman geçinirken gâvurdan beterdirler.</p>
<p>“Eşek” lafını Müslümanlara çok hakaret edici bulduğumu, ancak şiirin “din perdesi altında” lafından sonrasının okunmaya ve üzerinde düşünülmeye değer olduğunu belirtmek isterim.</p>
<p>Ömer Hayyam’ın şiirlerinde tam bir tenakuz görülmekle birlikte, şiirlerin Ömer Hayyam’a ait olup olmadığı konusunda bilinmezlik sürüyor. Ancak Jean Meslier’in içine düştüğü bunalım bize kesin çizgilerle tenakuza düştüğünü anlatıyor. Jean Meslier 1664’te doğup, 1729’da vefat eden bir köy papazı. Hıristiyanlığa aykırı düşünce ve davranışlarıyla tanınan Meslier, düşüncelerini Vasiyetname adını verdiği eserinde topluyor. Meslier dinlere cephe alıyor ve hepsini gerici olarak itham ediyor. Ona göre dinler, yeryüzünde iyi ve güzel olan ne varsa tümünü yıkmaktadır. Cengiz Özakıncı, Jean Meslier’in kitabını almış, okumuş ve yazılanların bir kısmını bizimle paylaşmış. Meslier Bon Sens(Sağduyu) adlı eserinde dinlere ve tanrı inancına şöyle saldırıyor(sf.108,109,110): “&#8230; Tanrıların tümünün kaynağı kıyıcılıktır. Bütün dinler dipsiz bir bilisizlik, uydurma söylence, kan dökücülük ve delilik anlatır.(&#8230;) Dinsel geleneklerin tümünde salaklık ve yabanıllık şöleni vardır.(&#8230;) Bütün dinler hoşgörüsüzdür, hiçbir din inanç ve düşünce özgürlüğünü kabul etmez ve dolayısıyla bütün dinler iyiliğin ve güzelliğin yıkıcısıdır.(&#8230;) Erdemli olmak için Tanrı’ya inanmak gerekmez( İnanılmasının gerekip gerekmeyeceğini İnsanı Daha Yükseğe Çıkarma Problemi adlı yazımda işledim)(&#8230;) Bir tanrıtanımaz iyi davranmak, tavır ve davranışlarında doğru olmak için, Tanrı’ya inanan birinde daha çok sebeplere sahiptir.(&#8230;) Dinin yerine felsefe geçseydi, evrende çok mutlu ve çok büyük devrimler gerçekleşirdi.(&#8230;) Din bir “Pandora Kutusu”dur ve bu uğursuz kutu açılmıştır.</p>
<p>Tıpkı Ömer Hayyam’ın dörtlüklerinde gördüğümüz bariz çelişkiyi Meslier’in kendisinde de görüyoruz ve Meslier illa ki usuna(aklına) uygun düşen bir Tanrı arayışı içine giriyor ve Güneş’i Tanrı belleyip, ona tapılması gereken bir varlık olarak bakıyor. İşte Meslier’in kitabından alıntılar: “Madem toplumlara Tanrı gerekliydi, birçok toplulukların taptığı güneşi Tanrı belleterek bu iş görülebilirdi&#8230; O güneş ki bütün varlıklara ışık, sıcaklık ve yaşam verir; o güneş ki varlığıyla doğayı coşturur, gençleştirir ve yokluğu doğayı üzünç ve bitkinliğe boğar. Güneşe tapmak bile Tanrı’ya tapmaktan daha usa uygundur.”</p>
<p>Kendisiyle çelişenlerden bir diğeri de Joseph Dietzgen’dir. 1828–1888 yılları arasında yaşamış bir Alman olan Joseph işçi düşünürüdür, yani Marx’çıdır. Bu şahıs Marx’ın yapıtlarını okumadan Marksist düşünceyi kendi başına bulmasıyla tanınıyormuş. Cengiz Özakıncı F.Engels ile K.Marx’ın yazdığı Din Üzerine kitabından alıntı yaparak, bize Engels’in Joseph hakkında ne düşündüğünü aktarıyor: “Materyalist diyalektik ne dikkate değer bir şeydir ki, yalnızca bizim(Marx ile Engels) tarafımızdan değil, ayrıca bizden bağımsız, hatta Hegel’den bile bağımsız olarak Joseph Dietzgen adlı bir Alman işçisi tarafından yeniden bulundu.” Komünistlerin unutulmaz lideri, öncüsü V.I.Lenin ise “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” isimli eserinde Joseph’i şöyle tanıtıyor: “J. Dietzgen, bilimsel yanı materyalist bilgi teorisini dinsel inanca karşı evrensel bir silah olarak görüyordu. Papazların o ünlü alışılmış ve sıradan dinine karşı değil, aynı zamanda karışık kafalı idealistlerin en incelmiş, yücelmiş, profesörlere özgü dinine de karşıdır.” Yine Lenin’den Joseph Dietzgen’in kendi düşüncelerini öğreniyoruz: “Profesörler ve doçentler, kendisine filozof diyen herkes, boş inanlara, gizemciliğe kapılır ve gerici bir yığın oluştururlar.(&#8230;) Dinsel ve felsefî saçmalıkların etkisine kapılmadan şaşırmamak için felsefe okuyup öğrenmek gerekir.” Dinlerin tanımladığı Allah’ı reddeden Joseph, tıpkı güneşi Tanrı telakki eden Jean Meslier gibi, bir yaratıcıya ihtiyaç duyuyorsak onun madde olması gerektiğini vurguluyor: “Bütün, parçayı; madde zihni yönetir. Bu anlamda maddeyi “ilk neden”(yaratılmamış yaratıcı) olarak, yerin ve göğün yaratıcısı olarak sevebilir ve yüceltebiliriz.” Yani, Joseph de diğerleri gibi bir “ilk yaradan” aramaktan kendini alıkoyamıyor, materyalist felsefe uygun olarak “madde”yi kutsallaştırıyor. Yine bir tatminsizlik, yine bir “yoktan var eden ya da ezelden beri var olan” arayışı söz konusu. Buradan da illa ki insanoğlunun kendi fikirlerine, savunduğu görüşlere mantıklı gelen bir “ilk neden” arayışına teveccüh ettiği, bundan kurtulmanın mümkün olmadığı sonucunu çıkartıyoruz. Şimdi merak ettim. Acaba dinsiz olduğunu cümle âlem bilen Aziz Nesin de bir Tanrı arayışına yönelmiş miydi, yoksa yukarıda adı zikredilenlerden farklı bir çizgide mi ilerliyordu? Doğrusu merak ettim(Keşke Aziz Nesin’le Söyleşi adlı eseri kaçırmasaydım)</p>
<p>Çelişkiye düşenler sadece yabancılar değil. Bu grupta bir Türk de bulunuyor. Adı Turan Dursun. 1934–1990 yılların arasından yaşamış Turan Dursun, yandaşlarında Türkiye’nin Jean Meslier’i olarak nitelenmiş. İşi ilginç tarafı bu zatın müftülükten ayrılmış olmasıdır. Diğer ilginç bir husus da Turan Dursun’un yazdıkları sebebiyle öldürülmesidir. Cengiz Özakıncı Turan Dursun’un kitabından alıntılayarak, bizi görüşleriyle baş başa bırakıyor: “Dinlerin insanlığa ettiği kötülüğü düşünerek dinsizliğimle övünüyor, onur duyuyorum. Dinler ne yaptı ve ne yapmakta? Bir din öbür dinle, bir mezhep öbür mezheple anlaşamaz&#8230; Tarih boyunca da, günümüzde de “din”ler hep kan, gözyaşı, ölüm getirmiştir.(&#8230;) Din insanlığa çok şey yitirtmiştir.(&#8230;) İslam’ın kendisi baştanbaşa terör mekanizmasıdır.(&#8230;) İnsanların özgürlükleri, insanca yaşamaları büyük ölçüde dinden arınmış olmalarına bağlıdır. “Din”in, “inanç dünyası”nın alanı başkadır; “bilim”in alanı başkadır. “Din” hep karanlık kesimdedir; “bilim” ise aydınlık kesimde.”</p>
<p>Görüleceği üzere, Turan Dursun dinleri gerici olarak nitelendirmiş, ilerlemenin önüne ket vuran bir çit olarak görmüştür. Turan Dursun’un İslam hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı görülmektedir. İslam’ın Altın Çağını yaşadığı devirlerde Hıristiyanların ve Yahudilerin bilime bakış açılarını Cengiz Özakıncı belgeleriyle ortaya koymuştur. Belgelere göre, bu dinler gericiyken, bilim adamlarını yakarken, İslamî bilim adamları birçok buluşla çağa damgalarını vurmuşlardır. Yalnız, zaman hep Müslümanların lehine işlememiştir. Bilim Doğu’dan Batı’ya kaymıştır. Batı bugünkü gelişmişliğini İslam’a borçlu olduğunu unutmamalıdır. Zemini Müslümanlar hazırlamış, ilmi Batılılar Müslüman bilim insanlarının üstüne bina etmişlerdir. Yani, zemin katı Müslümanlar hazırlamış, apartmanı Yahudi-Hıristiyan bilim insanları tamamlamıştır. Ayrıntılı bilgi almak isteyenler mutlaka Cengiz Özakıncı’nın kitabını okusunlar.</p>
<p>Turan Dursun da diğer tanrıtanımazlar gibi putları yüceltmiştir. Ona göre, Mekke’deki putlar sanat ürünüydü, simgeydi. Araplar putlara taptıkları yıllarda İslam döneminden daha ileri bir uygarlığa sahiptiler( Aynı düşünceyi bir arkadaşımın babası daha dün dile getirmişti. Allah’a inanan, ancak O’nun peygamberlerine ve kitaplarına inanmayan bu panteist amcam, insanların putlara tapmasının bile zekâ ürünü olduğunu ileri sürüyordu. Mukabele ederek, Allah’ın kendisini bilmemizi istediği için bizi yarattığını anlattım. Allah kendi varlığının tanınmasını, bilinmesini istiyordu. Amca uzaylılara değindi. Uzaylıların varlığının kanıtlandığı iddia etti. “Peki, bunlar nereye gidecek?” dedi, “cennete mi cehenneme mi?” Bu konuda hiçbir bilgim olmamakla birlikte, Araf’ta kalabilirler diye aklımdan geçirdim. Bilemiyorum valla, öğrenmek lazım. Yalnız, İslam dinini duyan birisinin bu dini öğrenmekle mükellef olduğunu birçok kaynaktan okudum. Yani, İslam’dan bihaber olanlar doğrudan cehennemle cezalandırılmayacaklar. Yalnız bilip de kulak ardı edenler kendilerini mahşer gününe hazırlasınlar.) Bu düşünürler illa ki bir şeye tapacaklar. Niyeyse Allah’ın varlığını reddetmekte hiçbir sakınca görmüyorlar.</p>
<p>Gelgelelim Friedrich Nietzsche’ye. 1844–1900 yılları arasında yaşamış bu Alman filozof, kendini “ilk dinsiz”, diğer anlamıyla “ilk töresizci” olarak ilan etmiştir. Başta Hıristiyanlık olmak üzere bütün tektanrıcı dinlere saldırmış, Böyle Buyurdu Zerdüşt’te “Tanrı öldü” diyecek kadar dinleri eleştiri yağmuruna tutmuştur. Cengiz Bey Nietzsche’nin Ecce Homo adlı kitabından bazı bölümleri iktibas etmiş: “ Hıristiyan töresi yalan isteminin en hayınca biçimidir.(&#8230;) Tanrı kavramı kişinin yeryüzünde özgürce yaşamasına karşıt bir kavram olarak uydurulmuş; özgür yaşam için zararlı, ağulu(“ağı gibi” olmalı), karaçalıcı&#8230; Özgürce yaşamanın can düşmanı ne varsa hepsi “Tanrı kavramı”nda ürkünç bir birlik olmuştur!(&#8230;) Gövdesel sağlık yerine ruhun kurtuluşu, yani tövbe çırpınmaları ve kurtuluş isterisi arasında gidip gelen bir delilik nöbeti.” Cengiz Bey, üstte adı geçenlerin peygamberce(peygambervari) bir söylemle dile getirdikleri düşünceleri karşı tarafı öykünerek oluşturduklarını göstermesi bakımından ilgi çekici buluyor. Nietzsche’nin de çelişkisi üzerinde duruluyor. Ona göre, Yunanlıların Tanrı anlayışları ilerici, tüm tektanrıcı dinler gericidir. Yine bir şeye tapma saplantısı söz konusudur. Cengiz Özakıncı kendince Nietzsche’yi şöyle çürütüyor: “&#8230; Nietzsche’nin eski Yunan tutkusu, eski Yunan uygarlığının ve düşüncesinin Yunanlıların kendi yaratımları olmadığı, Hitit, Fenike ve Eski Mısır’dan devşirme olduğu; eski Yunanlıların tüm bilimsel bilgilerini, düşüngülerini ve tanrılarını Hitit, Fenike ve eski Mısır’dan aldıkları konusundaki bilgisizliğini ele vermektedir.” Şeytancılık aslı kitabında Nietzsche’nin din adına insanlığa reva görülen kahpeliğin maskesini yırttığı belirten Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, filozofun gerçek ahlak ve dini aramak yerine sahtelerine sövmekle ömür defterini kapattığı belirtiyor. Dolayısıyla Nietzsche’nin hak dini hakkında pek de bilgisi olmadığını söyleyebiliriz. Bana göre Nietzsche, Hıristiyanlık için reva gördüğü eleştirileri tüm dinleri kapsayacak şekilde genişletme hatasına bulaşmıştır.</p>
<p>Sonuç olarak kendilerini dinsiz olarak ilan edenler, kendileri için bir put bulma konusunda o kadar da dinsiz gözükmemektedirler. Ya adam gibi dinlere inanmadığınızı belirtip, evrenin tesadüfler sonucu oluştuğunu kabul edersiniz ya da bu evrenin bir yaratanının olduğuna, yoktan var edildiğimize inanırsınız. Eğer inanmıyorsanız, kendinizden daha üstün bir gücü niye arıyorsunuz? Bu da insanın kendi sorularına kendince mantıklı cevaplar bulmasının bir neticesidir.</p>
<img src="http://www.denemeyazilari.com/?ak_action=api_record_view&id=5490&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.denemeyazilari.com/bazi-dusunurlerin-tutarsizliklari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
