Cengiz Özakıncı’yla Türkiye ve dünya siyasetine, solcuların ve İslâmcı yazarların dalaverelerine yolculuk yapan ben,
siyaset okumaktan sıkılarak farklı bir kitap okuma arayışına teveccüh ettim, çünkü siyaset ya da herhangi bir alan üzerinde üst üste benzer eserleri okuyunca sıkılıyor, bunalıyorum. Aslında doğru olan da budur. Geniş düşünebilmek, beyni tek bir alanla doldurmamak ve farklı bir yöne çekmek için sadece tek bir konu üzerinde değil, farklı alanlar üzerinde durmalıyız. Bu hem kafamızı dinlendirmek hem de sığlaştırmamak için gereklidir. İşte bu yüzden siyasetten bir müddet kopup değişik bir alana sıçradım. Kitabın ismi: “Yeni Çağda İçsel Kıyamet ve Değişim Zamanı”. Beni büyüleyen kitabın ön kapağı ve arka kapağındaki özeti oldu. İlk baskısı Şubat 2006’da yapılan kitabın müellifi Metin Albasan. Yazar 1957 yılında İzmir’de doğmuş. Yazarın Karate ve Taekwon-do derslerine başlaması onun ilk ruhsal bilgilerle tanışmasına sebep olmuş. Uzun yıllar süren Taekwon-do eğitmenliği ve hakemliği boyunca bu tarz çalışmalar içsel bilgilerinin açılımına etkili olmasına rağmen kendisine sınırlı seviyede katkıda bulunuyormuş. Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneği ile karşılaştıktan sonra ruhsal bilgileri daha derinlemesine incelemeye başlamış. Parapsikoloji, ezoterizm, medyomsal çalışmalar, neospiritüalizm, ufoloji ve kendini bilmek uygulamaları alanlarında çalışmış. Kitapta yazar hakkında verilen bilgilerin bir kısmı böyle. Karate ve Taekwon-do dersi alıp, sonradan yazar olan bir kişiyle ilk defa karşılaşıyorum. Yalnız, şunu söylemeliyim ki okunmaya değer bir eser kaleme almış Metin Albasan.
Kitap piyasadaki kişisel gelişim kitaplarına benzemiyor. Daha çok kişinin iç dünyasını anlamaya ve irdelemeye yönelik olarak yazılan bu kitap birçok konuda verdiği bilgilerle okuru aydınlatıyor, okurun uykusundan uyanmasını sağlıyor. İç dünyanızda bir keşif gezisi yaptırıyor yazar.
Kitabın olumsuz bir yönü yabancı kelimelere ağırlık vermesi ve bu yabancı kelimelerin Türkçe anlamlarının parantez içinde verilmemesidir. Mesela inisiyasyon, şakra kelimelerinin anlamlarını bilmiyorum. Maalesef birçok yerde bu kelimelerle karşılaştım.
Kitap Yeni Çağ’da- gerçi tarih kitaplarında Yeni Çağ “Ortaçağ’ın bitiminden Fransız Devrimi’ne kadar olan süreyi kapsıyor” diye geçiyor, oysa burada yazarın Yeni Çağ demesinden kasıt içinde bulunduğumuz 21. yüzyıldır- her bireyin kendisini tanımlayacağı, tanıyacağı; cemaatler, dinler gibi oluşumların ve felsefe, metafizikte yer alan öğretilerin etkisini kaybedeceği; her bireyin içsel dünyasında bir keşfe çıkacağı ve kendisini bulacağı bir arayış içerisinde olacağı savlanmakta; bireyselliğin daha ön plana çıkacağı ve her insanın içinde var olan Tanrı’nın güzel ve iyi yanlarını çıkartmasının doğru olacağı gibi daha birçok mesaj verilmektedir. Kitabın “kurumsallaşmış dinlerin etkisini kaybedeceği” savını ortaya atmasından ateizm veya dinsizliği savunuyor gibi anlaşılmasın. Dinlere toptan bir eleştiri de getirmiyor kitap, sadece okuru iç dünyasında bir keşfe çıkarıyor, içimizde bulunan altını aramaya ve bulmaya davet ediyor, insanların inancına müdahale etmiyor. Bu çağda bireyin kendisinin varlığının farkında olmasını, kendisini tanımasını ve hiçbir gruba bağlı olmamasını savunuyor. Kısaca içimizdeki sesi dinlememizi istiyor yazar. Peki, bunlar nasıl olacak? Kitapta her bölümün sonunda pratik egzersiz yer alıyor. Yazar bu egzersizleri sıralıyor, bize sorular soruyor. Yalnız, ben bu egzersizlerin hiçbirini yapmadım. Kitabın verdiği mesajı alıp, ufkumu genişletmeye odaklandım sadece.
Kitap bizi aşama aşama içsel yolculuğa sürüklüyor. Duygusal arınmadan yeniden canlanmaya kadar ruhsal dünyanızı nasıl keşfedeceğiniz, nelere odaklanmanız gerektiği anlatılıyor. “Yeniden Canlanma” bölümünde ise fiziksel, ruhsal, duygusal, zihinsel yeniden canlanmanın nasıl olacağı maddeler halinde okuyucuya sunuluyor. Bunlardan birinin eksik kalması insanın bütün olarak gelişimine ket vurabilir. Mesela insan fizikî yeniden canlanmada spora, yürüyüşe ağırlık vermeli; duygusal yeniden canlanmada sanat ve güzellikle ilgilenerek bunlara tepki göstermeli, bunlarla ilgili yorumlar yapmalı veya başka insanlarla tanışmaya gayret göstermeli; zihinsel yeniden canlanmada iyi kitaplar okumalı, başka insanlarla ciddi ve yapıcı tartışmalara girmelidir. İnsan bunları yaptığı takdirde kendi bilincinin ve varlığının farkında olacak, kendi hedefleri uğruna azimle ve sebatla mücadele etmeyi öğrenecektir.
Kitapta daima bize telkin edilen bir başka unsur, hayatımızda meydana gelen negatif olayları pozitife dönüştürebilmemizdir. Başımıza gelen her olayı olumsuz bir olay olarak değil, olumlu bir olay olarak görmeliyiz. Çünkü çektiğimiz acılar bizi güçlendirir. Biz acılardan ne kadar kaçarsak kişiliğimizde o kadar korkak veya ürkek hale gelir. Önemli olan nokta, karşılaştığımız bedbaht olaylardan ders çıkarıp bu olayları gelecekte önümüzü aydınlatan ışıklar olarak görmektir. İnsanlar genelde kazık yemeden akıllanmaz. Bir insana siz ne kadar çok şey anlatırsanız anlatın, o yine kendi bildiğini okuyacaktır. Kazığı yediğinde ise yanlış yaptığının farkına varacaktır. Oysa iş işten çoktan geçmiştir. Arkadaşına gidip, “Sen haklıymışsın be birader.” gibi laflar edecektir. Oysa yanlışı tekrar ettiğinde gerçekten aptal olduğunu sonunda anlayacaktır. Akıllı bir insan yaptığı hataya tekrar düşmez. Akıllı insan karşılaştığı her türlü olaydan ders çıkarmasını bilen insandır.
İnsanın üstün bir ideali olması gerektiğinden bahsediyor yazar kitabın birçok sahifesinde. Bu asil ideal ne olabilir? Kişiden kişiye değişir bu ideal. Biri bir yönetici pozisyonunda bulunmak isterken, diğeri çöpçü veya simitçi olabilir. Burada çöpçüyü veya simitçiyi hakir gördüğüm anlaşılmasın. Nasıl ki toplumun bir yöneticiye ihtiyacı varsa, çöpçü ve simitçiye de ihtiyacı vardır. Her insan toplum içinde kendi yerini bulacaktır. Taşlar yerli yerine oturacaktır. Yalnız bizim gibi sınava dayalı ülkelerde öğrenciler rüzgârda savrulan bir yaparak gibi bir oraya bir buraya yalpalayacaktır. Ki ÖSS’ye hazırlanan öğrencilere sorduğunuzda çoğunun hangi bölüme gitmek istediğinden emin olmadığını göreceksiniz. Yazar üstün bir idealin yanına faal ve gelişmiş bir iradeyi koyuyor. Yani hem asil bir amacınız olacak hem de bu amaca ulaşabilmeniz için faal ve gelişmiş bir iradeye sahip olacaksınız. Ülkemizde maalesef gençlerin çoğu karşı cinsleriyle çıkıp beraber olmayı hayatlarının tek amacı gibi görüyorlar. Hâlbuki benim gözümde bir kızla beraber olmak hayatın asil amacı değil, bir yan amacıdır. Her zaman ikinci plana atılacak bir durumdur. Çünkü ilk başta “ben”, vardır, daha sonra biz gelir. Eğer “ben” diyemiyorsanız, koyun sürüsünün içinde kaybolmaya mecbur kalırsınız. Onun için kesinlikle ilk başta kendimizi düşünüp karar vermemiz, sonra başkalarıyla beraber olmayı seçmemiz gerekiyor. İşte bu yüzden insanın ilk başta hedefleri olmalıdır. Bu hedeflere ulaşmak için insanın tutkuları olmalıdır. Yazar Metin Albasan diyor ki, “Güçlü bir tutku (…) aynı zamanda hem geleceği görür, hem de kördür; hem katılımcı hem de benmerkezcidir. Ulaşmak istediği hedefe ulaşmak için gereken her şeyi algıla, ancak hayatın ve diğer insanların tüm diğer meselelerine karşı kör, sağır ve duyarsızdır. Yapıcı olabileceği gibi yıkıcı da olabilir. Yoktan yeni bir sanayi ve parti kurabileceği gibi bir aileyi, bir topluluğu hatta bir ulusun tamamını yok edebilir. Dünyaya yeni eserler kazandırabileceği gibi kasırga olup her şeyi yıkabilir (Aklıma Hitler geldi.) (…)Öyleyse tutku lânet olabilecek kadar tehlikeli bir güçtür.” Dolayısıyla tutkularımızı kontrol etmesini öğrenmeliyiz.
Yazar Metin Albasan “ne ekersen, onu biçersin” felsefesini de işlemiş kitabında. Ayrıca kitabın birçok yerinde Balık Burcu Çağı’ndan Kova Burcu Çağı’na geçtiğimiz vurgulanarak, kitaba bir astroloji havası verilmiştir.
Kitabın bana göre en önemli cümlesini sizlerle paylaşmak istiyorum: “Gerçek ille de istenen şey değildir.” Bu söz üzerine sayfalarca yazı yazılabilir. Zaten yaşayarak, yapmak zorunda kaldıklarımızdan dolayı ve bize dayatılanlarla gerçeğin her zaman bizim istediğimiz gibi şekillenmediğini anlıyoruz. İlk başta bunu kafamıza yerleştirmeliyiz, kavramalıyız. Ondan sonra ne yapmamız gerektiği ile ilgili düşünmeliyiz. Mesela en basit bir örnek üzerinden yola çıkarsak, ebeveynimizi bizim seçebilme şansımız yoktur. E bu noktada “keşke şu olsaydı”, “keşke şu bayandan doğursaydı beni” gibi yaklaşımlar bizi ilerletmeyeceği gibi geriye de götürebilir. Akıllı bir birey olanlardan çok, olması gerekenler üzerine düşünür. Dert yanıp, ağlayıp sızlamanın kime faydası vardır!



