Sakin bir otobüs. Sabahın erken saatleri olması nedeniyle normal zamanlara göre daha boş belki de. Birkaç boş, tercih edilmemiş koltuktan, benim için önemi olmayan ‘ herhangi bir ’ koltuğa oturuyorum. Ne de olsa en fazla 20 dakika geçireceğim bir yolculuğun parçası bu koltuk. (Bir koltuktan niye bu kadar bahsettim ki? Sonrasında beynimi dolduran nedenlerden dolayı. Yoksa böyle boş koltukların boş muhabbetinden değil. Her neyse lafı fazla da uzatmayayım.) Daha sonra otobüsün durduğu duraklarda bütün koltuklar doluyor ve boş yer kalmıyor. Oturduğum semtte çok fazla yaşlı insan bulunuyor ve otobüslerde de genelde yaşlılar fazlalıkta oluyorlar.
İnsanlar birbirlerinin üzerine yığılmaya başlıyorlar. Yaşlılar otobüsün orta kısmında ayakta kalanların durması için yapılan bölmeye dizilmeye başladılar. Ben biraz arka taraflarda oturuyordum. Kadınlar çocuklarını tanımadıkları, insanların kucaklarına istemeden emanet ediyorlar ve gençler umursamaz tavırlarla oturuyorlardı. Orta bölmedeki yaşlı amcalardan kendimce en yaşlısını seçip sesleniyorum, yer verdiğim amca teşekkür edip oturuyor. Diğer amcalara ya da teyzelere yer veremediğim için utanıp onların gözlerinin içine bakamıyorum. Sanki bunu kendi ayıbımmış gibi kendi kendime kuruntu yapıp içimde vicdan azabı çekerken, nasıl oluyor da aynı yaşıtta olup bu kadar farklı olabiliyorduk?
Hani şu filmlerde olur ya, bir kahraman çıkar ve herkese dersini bildiren sözler sarf eder ve bir anda o topluluğu kendine getirir. İşte öyle birini bekledim tüm yol boyunca. Uyuyormuş gibi yapan, ya da kulağına taktığı walkman kulaklığının altından duymuyormuş pozlarına bürünen yeniçağ gençlerine dönüp ‘Kendimize karşı bu kadar duyarsız mıyız? Geçmişimize karşı bu kadar uzak, bu denli yabancı mıyız? 15-20 dakikalık yolda ayakta durmaktan aciz, bu kadar basit bir eylemi yapamayacak kadar basit miyiz? Bütün nitelikli sıfatlardan yoksun muyuz? Ya da yoksun musunuz? ’ dese ya da keşke ben diyebilseydim…
Ama düşündüm, ben bu sabah çok mu alınganım? Hasta olmadıkça yaşlılara yer vermemenin mantığını kurmaktan ben mi yoksunum? Ben mi fazla abartıyorum? Yoksa önemli olduğunu düşündüğüm bu değerleri gerçekten kaybediyor muyuz?
Türk milletine atfedilen yardımsever, insancıl, hoşgörülü, sevecen, misafirperver sözlerini artık istemiyoruz, bunlardan sıkıldık, yenilerini arıyoruz da benim mi haberim yok? Teknolojinin içine gire gire, kolaylığa alışa alışa, mekanikleşip duygusuzlaşıyoruz da ben mi geride kalıyorum ve yaşıtlarıma tahammül edemez oluyorum?
Günaydın demekten uzaklaştık, marketçilere teşekkür etmekten vazgeçtik, yaşamın sadeliğini bir kenara ittik ve yozlaşmayı mı seçtik? Dizilerle her türlü ahlaksızlığı meşrulaştırıp, normal kılarken, gündelik hayatımızda küçük değerleri törpüleyerek ileride dizilerde gördüğümüz ‘normal ayıplara’ temel hazırlamayı seçtikte yine ben mi algılayamadım?
Her küçük hamlenin bir yürekte yer ettiğini, düzensizliğin içinde kendi düzenimizi, değerimizi kurduğumuzu kimse göremiyor mu artık yoksa ben mi fazla karamsarlaşıyorum?
Bunların hiç birinin cevabını bilmiyorum. Ama küçükken hepimiz en ayrı şehirlerde, en aynı oyunları, saklambacı, yerden yükseği, deve cüceyi oynarken bu denli farklılaşmayı nasıl başardık? Hepimize aynı kazaklar örüldü, hepimiz bayramları sevinçle bekledik, aynı dersleri gördük, aynı korkuları yaşadık çoğu zaman… Şimdi ayrılaşırken, farklılaşırken yozlaşmayı mı tercih ediyoruz?


sadece yıllar değişiyor ve ” modern ” televizyon ve dergi kültürü, yeni jenerasyonları özenme yöntemiyle dejenere ediyor.
rahat takılmak, kimseyi ” tınlamamak ” , ” cool ” olmuş ya, ahlak kavramını kim ” tınlar ” ?
[bu yoruma cevap ver!]
keşke yıllar değişmese o zaman… rahat takılmanın bu olmadığı anlatılsa, ahlak kavramının en üst tepede ve daimi kılınması sağlansa.
ya da ben değişsemde artık her sabah bu denli sorun olmasa benim için…
[bu yoruma cevap ver!]